Düşünce Denizi

Muharrem ve Kerbela Olayı

images-21.jpg

Muharrem ayı Alevi-Bektaşi kültürü için çok önemlidir.
Bu dönemde “Fatıma Ana’nın Susuzluk Orucu” tutulur. Matem dönemidir. Mateme neden olan ise tarihte gerçekleşmiş olan Kerbela olayıdır. Ancak birşeyin günümüz açısından önemi onun çağdaş yorumunu yaptığımız takdirde anlam kazanır. Yani sadece tarihin sararan sayfalarını yeniden okumak eğer günümüze anlam kazandırmıyorsa, yarım kalmış bir eylemdir.

Bektaşiler ve Aleviler her zaman zulme karşı olmuşlardır. Mazlumdan yana yer almışlardır. İnsanın ezilmesi, üzülmesi, eziyet görmesi onları üzer…
Kerbela masum ve iyi niyetli insanların uğradığı bir zulmü anlatıyor. Alevi ve Bektaşiler de zulme karşı tavır alıyorlar… Bunu mazlumlar adına tuttukları “susuzluk orucuyla” güncelliyor, kötülükle savaşmak gerektiğini vurguluyorlar.

Kerbela olayını, Matem’i ve Muharrem ayının önemini en iyi sekilde anlattığını düşündüğüm Prof. Dr. Belkıs Temren’in bu konudaki bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kötülüklerden uzak, iyiliklerle kalın…
Nazenin…

Kitapçığın metnini aynen aktarıyorum:

Bektaşi ve Alevi Geleneklerinde “Muharrem”

Prof. Dr. Belkıs Temren
(Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yayını, Mannheim 2000)

Hicri takvime göre, Muharrem ayı Bektaşiler ve Aleviler için özel bir önem taşır. Muharrem ayını bu denli özel kılan, Bektaşi ve Alevi dünyası için yine çok özel olan, “Kerbela” olayının bu ay içinde meydana gelmiş olmasıdır. Her yıl “Kerbela” olayının yıldönümüne denk gelen dönemde, özel törenler uygulanır. Türkçe karşılığı “tasa” anlamına gelen “kerb” sözcüğünden hareketle olayın gerçekleştiği yere, “Kerb-ü bela” adı verilmiştir. Bağdat’ın 90 km kadar güneybatısındadır. Fırat’a olan uzaklığı ise 25 km.dir. Kerbela olayı sadece Bektaşi ve Alevilerce değil, tüm islam dünyasınca bilinen, anılan ve üzüntü duyulan bir olaydır. Ancak, bu olay, Bektaşiler’de ve Aleviler’de çok derin izler bırakmıştır ve bir “ibret olayı” olarak yaşantılarında, günümüzde de önemli yer tutmaktadır.

Kerbela olayının temelinde iki temel karşıtlığın savaşı yatar. Bu karşıtlıklardın biri “iyi”yi, diğeri “kötü”yü simgeler. Eşit koşullarda bir savaş olmadığı için, diğer bir deyişle taraflardan biri, bir anlamda tuzağa düşürüldüğü için ise , “mazlum” ile “zalim”in savaşıdır ve bir zulmün hikayesidir.

Şimdi tarihin sayfalarında biraz gezinti yaparak bu hazin olayı hazırlayan zemini bulmaya çalışalım. Murat Sertoğlu’nun naklettiğine göre hikaye şöyle başlar:

Bir zamanlar Mekke’de köken olarak aile zinciri Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’e kadar uzanan tanınmış bir aile yaşamaktaydı. Ailenin, Kâbe’nin muhafızlığını yapmak ve burada bulunan “zemzem” suyunun dağıtıcılığını üstlenmek gibi önemli bir görevi vardı. Günlerden birinde, ailenin önemli kişilerinden biri olan Abudu Menaf’ın birbirlerine yapışık iki oğlu dünyaya gelir. Hekimler bu iki çocuğu birbirlerinden ayırmayı başarırlar ve sağlıklı şekilde büyüyen bu çocuklardan birine Amr, diğerine ise Abdu Şems adı verilir.

Hikayemizin devamı bu ikiz kardeşlerin kuracağı ailelere dayanmaktadır. Bunlardan Amr, çalışkandır, zekidir ve Mekke halkı tarafından çok sevilmektedir. Bir kıtlık sırasında, varını yoğunu halka, fakirlere dağıtır. Bu davranışı üzerine ona, “açları doyuran” anlamına , “Haşim” adı takılır. Ailesi bu olaydan sonra, Haşimî’ler olarak anılır.

Diğer tarafta Abdu Şems, yaşamı boyunca Amr’ı imrenerek izler. Ancak Abdu Şems’in oğullarından Ümeyye, amcasına gösterilen sevgiye kıskançlıkla bakmaktadır ve bu arada amcasından aldığı destekle de giderek zenginleşmektedir. Böylece, ikiz kardeşlerin kurdukları ailelerden birinde sevgi ve cömertlik ön plana geçerken, diğerinde kıskançlık ve dünya nimetleri ön planda yerini alır.

Ailelerin gelişimlerini biraz daha izlersek, Haşim ölünce yerine kardeşi Muttalip, ondan sonra da kardeşi Abdülmuttalip aile reisliğini üstlenir. Hz. Muhammed, Abdülmuttalip’in oğlu Abdullah’tan olan torunudur. Dolayısı ile Haşimî ailesinin torunu olarak Hz. Muhammed dünyaya gelmiştir. Vericiliği, paylaşımcılığı ile bilinen bu aile zaman içinde mal varlığı açısından giderek fakirleşmiştir. Abdülmuttalip’ten sonra aile reisliğine geçen Ebu Talip öksüz kalan yeğeni Muhammed’i himayesine almıştır.

Diğer yandan, Ümeyye oğulları ise iyice zenginleşmiştir. Mekke’nin fethinden kısa süre önce müslümanlığı kabullenen bu aile Mekke’nin fethiyle birlikte buradaki itibarları ellerinden gittiği ve çıkarlarını kaybettikleri için Hz. Muhammed’e cephe almışlardır. Aile reislerinden Ebu Süfyan’ın iki oğlundan büyüğü, Yezid bin Ebu Süfyan, küçüğü ise Muaviye’dir.
Muaviye de oğluna Yezid adını koyar. Kerbela olayının aktörlerinden biri olan Yezid de , Muviye’nin oğlu olan Yezid’dir.

Muaviye zeki, kurnaz ve girgin bir insan olarak tanınır. Okuması, yazması vardır. Peygamber’in vahiy katipliğine kadar yükseltilmiştir. Ancak, bir gün gelen bir vahiy’in arkasından devamı imiş gibi bir kısmı anında yazarak “bana da vahiy geldi” diye Peygamber’e gittiğinde, ileride oluşabilecek sakıncalar dikkate alınarak görevinden azledilir. Muaviye’nin Peygamber’e ve onun çok yakınındakilere olan kıskançlığı giderek artar.

Hikayenin devamında, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Muaviye’yi ağabeyi Yezid bin Ebu Süfyan ile birlikte Suriye seferinde görürüz. Bu sefer sonrasında ağabeyi Suriye’ye vali tayin olur, Muaviye de yardımcısıdır. Zamanla Muaviye orduda hakimiyetini arttırır. Bu sırada ağabeyi Yezid bin Ebu Süfyan’ın ölümü üzerine çıkan isyanı Muaviye bastırır ve ağabeyinin yerine Suriye’ye vali tayin edilir. Şam’da büyük bir sarayda yaşamaya başlar ve toplanan vergi ve zekatların büyük bölümüyle zenginliğine zenginlik katar. Parasıyla mevkiini kuvvetlendirir. Artık çok kuvvetli bir orduya da sahiptir.

Bu arada, Hz. Muhammed’in yakınlarından bazıları, Peygamber’in insanlara, “Kuran ve Ehlibeyt’i olmak üzere iki kutsal emanet bıraktığı ve din işlerinde de rehber olarak Hz. Ali’yi tayin ettiği” vasiyetine uyarak kendisinden sonra dinî lider olarak Hz.Ali’nin göreve gelmesi gerektiğini savunurlar. Buna delil olarak da, Peygamberin bazı sözlerini delil gösterirler. Bir iki örnek verecek olursak, Yemen seferi sonrasında hac ziyaretini yapmakta olan Peygambere yetişmek üzere, Hz. Ali ordunun başına vekaleten bir kumandan bırakır. Ziyaretten sonra, şehire yaklaşan orduyu karşılamak üzere geri döndüğünde peygambere teslim edilene kadar dokunulmamasını tembihlediği ganimetler arasından askerlerin bazı giysileri alarak giyinmiş olduklarını görür ve sözüne sadık olması ve titizliğiyle tanınan Hz. Ali bunun doğru olmadığını savunur. Asker arasında huzursuzluk çıkar. Bunu gören Peygamber de, “Ey insanlar, Ali’yi suçlamayın, çünkü o, Allah yolunda suçlanamayacak kadar titizdir.” der. Medine’ye dönerken de Ali hakkındaki hala devam eden yakınmaları duyunca: “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakın değil miyim?” diye sorar. Çevresindekiler tasdiklediklerinde: “Ben kime en yakın isem, ona en yakın olan Ali’dir” diye ekler. Daha sonra, Gadir el Humm’da kamp kurduklarında herkesi toplar. Ali’yi elinden tutar ve aynı sözleri tekrarlar ve şu duayı okur: “Allahım, onun dostuna dost ol, düşmanına da düşman ol”.

Hz. Ali yaşamı boyunca Hz. Muhammed’in en güvendiği kişilerden biri olmuştur. Gerek bilgisi, gerek davranışlarıyla ve yorumlarıyla islamiyeti en iyi bilen ve yorumlayan kişi olarak da çevresinde itibar kazanmıştır. Bu düşüncede olanlar, Hz. Muhammed’in vefatından sonra, Hz. Ali’ye hilafete sahip çıkması konusunda ısrar ederler. Tarihte biz bu gurubu “Ali’den yana olanlar” anlamında kısaca, “Aleviler” olarak tanıyoruz. Böylece “Alevi” simgesinin taşıdığı anlamlardan ilkinin ortaya çıkışını da görürüz. Oysa, Hz.Ali defin işleriyle uğraşırken, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hilafet işini çözüme bağlamış ve Hz. Ebu Bekir’i halifeliğe getirmişlerdir bile. Hz. Ali ise, iktidar ve hırs peşinde değildir. Ortaya çıkacak ikilemin müslümanlığın bölünmesi ve zarar görmesi sonucunu yaratacağını düşünerek bu seçime itiraz etmez ve Hz. Ebubekir’in halifeliğini kabul eder.

Hz. Ebubekir’den sonra, hilafete sırasıyla, Hz.Ömer ve Hz. Osman geçer. Hz.Osman’ın vefatından sonraki dönemde, halktan gelen sürekli ısrarlar karşısında Hz. Ali hilafet görevini üstlenmeye karar verir. Ancak, siyasal açıdan güçlenmiş olan Muaviye ve taraftarları buna razı değildir. Hz.Ali aleyhine özellikle camilerde, asılsız propaganda yapmaya başlarlar.

Hz. Ali’nin yandaşları ile Muaviye’nin ordusu birkaç kez karşı karşıya gelir. Bunlardan birinde, Saffeyn denilen yerde karşılaşırlar.Bu karşılaşmada, Muaviye taraftarları Kuran yapraklarını mızrakların uçlarına takarak Hz. Ali taraftarlarının kendilerine saldırmalarını engeller. Ateşkes ilan edilir. Kuran’ın bu anlaşmazlığa çözüm getirmesi istenir ve bir “hakem” tayin edilir. Muaviye Şam’a , Hz.Ali de Kufe’ye döner. Kısa bir zaman sonra Hz.Ali bir suikast sonucu şehit olur.

Hz.Ali’den sonra hilafet görevi büyük oğlu, 37 yaşındaki Hz.Hasan’a verilir. Muaviye ve taraftarları bunu kabullenmek istemezler. Hz. Hasan’ın Hilafetinin 7. ayında, Muaviye büyük bir ordu ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Hz.Hasan bu çatışmada yaralanır. Horasan’lı Türklerin yardımıyla Hz.Hasan kurtulur. Ordusu dağılmış olan Hz. Hasan, sonunda Kufe’ye geri döner. Muaviye, Kufe’yi kuşatır ve anlaşma ile hilafetin kendisine verilmesini ister. Çok kan döküleceğini gören Hz. Hasan, belirli şartlarla, hilafeti vermeyi kabul eder. Bu şartlar arasında, “Hilafetin Muaviye’nin yaşamı boyunca onda kalacağı, ancak ölümü halinde Hasan’a geri verileceği” ve “ Hüseyin’e Muaviye’nin hilafetini kabul etmesi için ısrar edilmeyeceği” hükümleri de bulunmaktadır.

Anlaşma sonrasında Muaviye hilafetiyle Şam’a döner. Ancak, anlaşmanın kurallarına uymak istemez ve hilafetin miras yoluyla kendi oğullarına geçmesi için çareler aramaya başlar. Çözümü, Hz. Hasan’ın öldürülmesi planında bulur. Bu işin mimarlığını yardımcısı Mervan alır. İlk deneme başarısız olmasına karşın ikinci denemede Hz.Hasan zehirlenerek şehit edilir. Hz. Hasan, son nefesinde dedesinin yanına gömülmek istediğini bunun için gerekli izinleri de peygamberin karısı Ayşe’den aldığını söyler. Ancak, Ayşe verdiği bu izni inkâr eder. Cenaze alayının defin yeri konusundaki ısrarına karşın Ayşe ve yanındakiler kılıç ve mızraklarla cenaze alayına saldırırlar. Hz.Hasan’ın naşına oklar saplanır.

Bu dramatik tablodan sonra, tekrar Muaviye’ye dönersek, artık Hz. Hasan engeli ortadan kalkmıştır. Şimdi artık Muaviye için hilafetin kendi soyundan yürümesinin planlarını yapma zamanıdır. Bir Cuma günü Muaviye’nin oğlu Yezid’in veliahtlığı halka empoze edilir. Bunu öğrenen Hz. Hüseyin karşı çıkar.

Horasan Türkleri ve bir kısım Irak halkının da kendisini zaten “imam” olarak benimsemiş olmaları nedeniyle Hz. Hüseyin, 82 yaşında ölen Muaviye’nin yerine hilafetini ilan eden Yezid’e biad etmeyeceğini bildirir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihî süreci bilmek , Kerbela olayını anlayabilmemizi kolaylaştıracaktır. Özetle, aynı temelden gelen iki aile yeryüzünde Habil ile Kabil’in hikayesi kadar eski olan bir tabloyu gözler önüne sermektedir. İnsanoğlunun içindeki bu iki temel özellik, aileler tarafından paylaşılmış roller gibidir. Sanki iki aktör, tarih sahnesinde dünya tarihinin ibret verici sahnelerinden birini canlandırmak üzere hazırlanmıştır. Muaviye tarafından temsil edilen iktidar hırsı, Hz. Ali tarafından temsil edilen hizmet anlayışıyla karşı karşıya gelmiştir. Onların ardılları olan Yezid ve Hüseyin’i de Kerbela denilen yerde karşılaştırır.

Yine hikayemize dönersek, Kufe halkı tarafından ısrarlı davetler alan Hz. Hüseyin, ailesi, akraba ve dostları ile birlikte , yaklaşık 100 kişilik bir kafile ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Bir müddet yol aldıktan sonra yorgun kafile, su ihtiyaçlarını gidermek için Fırat’a doğru yönelmiştir. Yezid ve yanındakiler, onlardan çok daha kalabalık bir gurupla yollarını keserler. Bu mevki, Kerbela adındaki yerdir ve Fırat nehrine sadece 25 km. mesafede bulunan bir bölgedir. Yezid, bu kafilenin etrafını sarararak onların susuz kalmalarına yol açar. Susuzluktan kıvranan kafileye yönelir ve Hz.Hüseyin’in kendisine biad etmesini ister. Hz. Hüseyin ise, reddeder.

Hz.Hüseyin’in yaşamına baktığımızda, istediği yerde istediği zaman gerekli miktarda su bulabilme kudretine sahip olduğunu izleriz. Ama yine de Kerbela’da işlenen ana temalardan biri susuzluktur. Sürekli olarak, şehadet öncesi susuzluk dile getirilmiş, kurbanlar hep bu istekle dile gelmişlerdir. Başlangıçta, Hz. Hüseyin’in yakını olan Abbas elli kişilik bir kuvvet ile birlikte çarpışarak Fırat’ın kıyısına ulaşıp, biraz su alıp dönebilmiştir. Savaş sırasında suyu temin edebilmek için Abbas tekrar Fırat’ın suyunu tulumlara doldurur fakat oyunun ilahî planında suyun canlara iletilmesi öngörülmediğinden olsa gerek, iki kolu birden Yezid’in askerleri tarafından kesilir. Bu kez tulumların ipini ağzına alarak taşımak isterken bir ok gelir, tulumları deler. Dolayısı ile su, Kerbela masumlarına iletilemez. Aynı şekilde iki kez Hz. Hüseyin de Fırat’ın sularına erişmiştir ama her ikisinde de su içebilmesi engellenmiştir.

Fuzuli’nin “su kasidesini”nde de vurguladığı gibi, burada kullanılan simgesel anlatımda “su”yun “Hakk”ı (her iki anlamda; haklılık ve Hakk olarak) simgelediğini ve Kerbela şehitlerinin amaçlananın Hakk’a kavuşmak olduğunu anlayabilirsek, bugün neden “susuzluk orucu” tutulduğunu daha kolay anlayabiliriz ve verililmek istenen mesaj da yerine ulaşmış olur.

Bu küçük ve susuz bırakılmış gurup, Yezid ve yandaşlarıyla sonuna kadar savaşırlar ancak, Hz. Hüseyin’in gurubundan 72’si şehid edilir. Bu şehitlerin arasında, ana kucağındaki minicik yavrular dahi vardır. Acımasızca, delik deşik edilmişlerdir. Hz. Hüseyin ise, “Şimr zül-Cevşen” adında birinin eliyle şehit olur. Hz. Hüseyin’in vücudunda 72 yara bulunduğuna inanılır. Zulüm o denli vahşet içermektedir ki, şehit olanların başları bedenlerinden ayrılmış, mızraklara takılmış ve bedenleri atlarla ezilmiştir. Hz. Hüseyin’in ailesindeki kadınlar da zulüm görmüştür. Çıplak olarak develere bindirilerek utandırılmak istenmiştir. Tarih, 680 yılının 18. Günü, (Hicretin 61. Yılının 10. Muharrem günü) öğlen zamanıdır. Bu katliamdan Hz. Hüseyin’in oğlu Hz. İmam Zeyn-el Abidin hasta olduğu için sağ kurtulmuş ve Hz. Muhammed’in soyu böylece devam edebilmiştir.

Dolayısıyla, “Matem Törenleri” Hz. Hüseyin’in şehit olmasıyla sonuçlanan bir zulüm, katliam ve haksızlık olayının yıldönümüdür. İktidar hırsıyla, hizmet anlayışının hazin savaşıdır. Bu özel dönemi Bektaşiler ve Aleviler her yıl düzenledikleri törenlerle tekrar anarlar. Bu törenlere “matem törenleri” veya “muharrem törenleri” denir. Törenler sırasında Hz. Hüseyin ve yanındakilere uygulanan insanlık dışı muamele ve zulüm ve sonunda hepsinin tek tek şehit edilişleri, anılarda canlanır. Her yanda vahşet, zulüm ve katliam vardır. Tarihte bu katliamı gerçekleştiren Muaviye’nin oğlu Yezid’dir. Yezid, zalimlerin simgesi haline gelir. O tarihten sonra, benzer türdeki zalimler genel olarak “Yezid” sıfatıyla simgelenir olmuştur. Dolayısıyla, Hz. Muhammed’e ve ehlibeytine sadık kitlelerce Yezid, katliamlar gerçekleştiren, insanlık suçu işleyen, zulmeden, haksızlık yapan kişi ve kişilerin simgesidir. Çağlar boyunca da böyle kalacaktır. O günden başlayarak günümüze dek tüm “zulmedenler yani Yezid’ler” lanetlenecek, yaptıkları işler kınanacaktır.

Bunun karşılığında Hz. Hüseyin ve yanındaki yoldaşları zülüm gören, eziyet gören “mazlum”lardır. Dolayısıyla Hz.Hüseyin “Mazlum” sıfatıyla simgelenir. Yine çağlar boyunca mazlumlar için Bektaşiler ve Aleviler gözyaşı dökecek, onların acılarını kendi yüreklerinde hissedecekler ve onlara zulmedenleri kınayacaklardır. İşte günümüzde Bektaşiler ve Alevilerce uygulanan “Matem törenleri”nin ana mesajı budur.

Tarih perdesinde derin izler bırakan bu dramatik oyun, hiçbir şekilde boşuna oynanmamış, insanlar boşuna şehit olmamıştır. Bektaşi geleneklerindeki önemli yer tutan, “herşey zıddıyle bakîdir” inancını anımsarsak, bu olayda da, iyiliğin bilinebilmesi için, kötülüğün bir işlev üstlendiğini görürüz. Nasıl güzeli anlatırken, çirkine nispetle güzeli anlatıyorsak, karanlığa nispetle aydınlığı açıklayabiliyorsak, iyiyi ve iyiliği de, kötü ve kötülüğe nispetle anlatıp, farkedilmesini sağlayabiliyoruz. Kerbela olayı da, güzelliğin, imanın ve sevilecek şeylerin, yıkıcı, yok edici olan ve lanetlenmesi gereken kötülüğe galip gelmesi için, kendilerini tarih sahnesinin şahitliğinde, feda etmiş kişilerin gelecek nesillere bir armağanıdır.

Bektaşiliğin temel ilkelerine baktığımızda, “çağının bir adım önünde olmak” ilkesini buluruz. Bu ilke, Bektaşiliğin her zaman çağdaşlaşmasını ve hatta çağının biraz önünde olmasını sağlamıştır. İşte, bu temel ilke gereğince Bektaşiler, matem törenlerinde, Kerbela olayı aracılığıyla çağdaş Yezid’leri kınarlar ve çağdaş Mazlum’ların acılarını yüreklerinde hissederek “zalimlerin zulmüne dur demeye” çalışırlar. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız dünyada ne Yezid’lerin ne de Mazlum’ların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki, gazetelerde , televizyonlarda bizleri sarsan, yüreğimizi dağlayan zulüm, katliam veya insanlık suçu haberleri yer almasın! İşte, Bektaşiler’in ve Alevi’lerin isyanı bunadır. Tüm Mazlum’ları Hz. Hüseyin’le özdeşik görür, onların acısına ortak olurlar. Bunu simgelemek için de, Kerbela’da nasıl Hz. Hüseyin susuz kalmış, susuzluktan kırılmışsa, aynı şekilde onlar da matem törenlerinin sürdüğü 12 gün boyunca susuzluk orucu tutarak Mazlum’ların acılarına karşı umursamaz olmadıklarını, onlarla özdeşleştiklerini hem kendileri derinden hissederler hem de çevrelerine, bu öğretiye bağlı olanların çok sevdiği “zalimin zulmune dur dememek, mazluma eziyettir” ilkesini hatırlatmaya çalışırlar.

Bu dönemde işlenen temel temalardan biri, “Yezid’e okunan lanet”tir. Ağıtların pek çoğunda “lanet Yezid’e” sözcükleri geçer. Buradaki temel amaç, tarih boyunca olagelen ve günümüzde de var olan “Yezid simgesi altında toplanabilecekleri” lanetlemek, kınamaktır. Kerbela olayı tarih sahnesinde oynanmış ve ibret olsun diye sergilenmiş bir simgesel mesaj gibidir. Tarihin farklı dönemlerinde, farklı Yezidler gelmiş, geçmiştir. Halâ da son derece canlı örnekleri tarih sahnelerini boş bırakmamaktadır.

Güzelliklere ve Hakk’a aşık Bektaşi anlayışı, dünyayı çirkinlikler ve zulümle donatan Yezid’lerin varlığına isyan etmektedir. İnsanlığa sunmak istediği temel hedef olan, “kötülüğü zihinden çıkarmak” ve bu yolla tüm kötülüklerden arınarak iyi , kâmil, olgun, kısaca “evrensel erdemli insan” olmayı başarabilmek olan Bektaşi öğretisi zulüm ve kötülüklere karşı savaşmak gerektiğini, insanlık suçlarına duyarsız olmamak gerektiğini, amacın iktidar değil hizmet anlayışı olması gerektiğini, her yıl Muharrem ayında düzenlediği “matem törenleri” ile gündeme getirmektedir.

Kerbela olayının Bektaşi ve Alevi kültüründe önemli bir “ilke”ye de zemin hazırladığını görürüz. Bu ilke “tevella ve teberra” olarak bilinir. Ehli Beyti sevenleri sevmeye “tevella”, sevmeyenleri sevmemeye onlardan uzak kalmaya da “teberra” denilir. Böylece Kerbela olayı her ne kadar Muharrem ayı içinde belirli bir matem döneminde anılıyorsa da, tevella ve teberra ilkesiyle Alevi ve Bektaşilerin gönlünden hiçbir zaman çıkmamaktadır. Onlar her zaman, mazlumların yanında olmayı ve topluma hizmet sunmayı, iktidar hırsıyla yanıp zulmetmeye yeğlemeleri gerektiğini bir ilke olarak hatırlamaktadırlar.

Matem Törenlerinin İçeriği:

Matem törenlerinin içeriğine baktığımız zaman, “oruca niyet”, “pilav”, “helva”, “oruç açılması” , “aşure erkanı” ve “meydan” aşamalarını görürüz. Kurban bayramının girişinden (Zilhicce ayının 10. gününe rastlar) itibaren 20. Günün akşamı Oruca niyet edilir. Ertesi gün oruç başlar. Bektaşi uygulamalarında oruç süresi on gün, matem süresi 12 gündür. Alevi ocaklarının çoğunda ise, matem orucu her imam için birer gün olmak üzere 12 gün süreyle tutulur.

Canlar oruca niyet amacıyla toplanır. Zaman içinde, farklı dergâhlarda, farklı zamanlarda okunan niyet tercümanlarında ufak tefek farklılıklar olduğu gözlenmektedir. Bunlar verdikleri temel mesaj açısından tamamen aynıdır. Hepsi şiirsel bir anlatım içerir. Farklı sözcüklerle aynı mesajı iletme çabasındadır. Ayrıca, kimi daha net bir Türkçe ile ifade edilmiştir kiminde ise, Arapça kelimelere sıkça rastlanır. Temelde amaç, Kerbela şehitlerini anmak ve yapılan zulmü kınamak amacıyla Kerbela şehitlerinin susuz kalışlarını, toplam on günlük bir susuzluk orucuyla, saygıyla anmaktır. Bedri Noyan Dedebaba’nın kitabında kaydetmiş olduğu bir “niyet tercümanı” örneğini açıklayıcı olması amacıyla aşağıda aktarıyoruz:

“Oruca niyet tercümanı (Niyyet-i siyâm-ı mâtem)”

“B-ism-i Şah, Allah, Allah!

Erenler himmetine, er Hakk Muammed Ali’nin aşkına, Hazret-i İmam Hüseyin Efendimizin savm-ı atşânına (susuzluk orucuna) ve Kerbelâ ‘da şehid olanların ervâh-ı tayyiblerine (güzel ruhlarına) ve niyyet-i mâtem Hazret-i Fâtıma-tüz Zehrâ’nın şefâ’atına… Ve oniki İmam, ondört ma’sûm-u pâkân efendilerimizin şevkına… Onyedi Kemer-bestegan hazretlerinin hürmetine. Hâzır, gâib gerçek erenlerin yüce himmetleri üzerlerimizde hâzır ve nâzır ola. Yuf mürkire, lâ’net Yezid’e, rahmet mü’mine. Gerçek erenler demine Dost erenler Hü. Sekkahüm Yâ Hüseyn… Allah eyvallah Hü Dost…” ( “Niyet tercümanı”nı Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba sadeleştirerek şu şekilde önermiştir: “Erenler yardımına, Er-Hak Muhammed Alî’nin sevgisine, İmâm Hz. Hüseyn’in susuzluk orucuna ve Kerbela’da şehit olanların tertemiz ruhlarına, Yardımını beklediğimiz Hz. Fatıma’nın matemi niyetine, Oniki İmam, ondört şehit yavrucukların sevinmesine, onyedi kemer bağlamışlar hürmetine, burada bulunan ve bulunmayan gerçek erenlerin yardımları üzerinizde hazır ve gözcümüz ola…Yuf inkarcıya, Lanet Yezid’e .. esirgeme inanmışlara, Gerçek erenler demine, Dost Erenler Hüü. Yâ Hüseyn, Allah, eyvallah, Hü Dôst.”)

Bektaşi’lerde oruca niyet, pilav, helva, oruç açma ve aşure için ayrı ayrı erkân uygulanır. Bu erkânların içerikleri birbirine benzemekle beraber bazı farklılıkları da içerir. Erkânların içeriğinde, selamnâmeler, mersiyeler, âyet-ül kürsî ve ilgili gülbanklar bulunur. Mersiyeler (ağıtlar) genellikle makâm eşliğinde (çoğunlukla Sabâ makamında) ayakta okunur. Beraberce okunabildiği gibi, bir kişi okuyup diğerleri dinleyebilir de. Bu durumda, iki yanında iki derviş veya muhib ayakta durur. Akşam ise, ellerinde birer uyandırılmış çerağ (mum) bulunur.

Oruca niyet sırasında alınan suyun, daha sonraki erkanlarda da sırasıyla, hazırlanan pilavın, helvanın ve aşurenin hazırlanışı sırasında, bunlara, az miktarda Kerbela toprağı serpilmesi gelenek gereğidir. Bu serpme ve karıştırma sırasında “çifte vav” çizer gibi karıştırırlar. Çifte vav “Ebced” hesabına göre, “Allah” vurgulamasını vermektedir. Bu nedenle Allah’ı zikretmek anlamına gelir. Bu sırada üç kez, “Selamullah ve salavatullah alel Hüseyn, lânetullah alel katilil Hüseyn” denilerek, Hüseyn selamlanır, katilleri lânetlenir.

Erkân sırasında, üzerine Kerbela toprağı serpilmiş sudan canlar üçer yudum alır. Bu suyun kalanı orucun açılacağı gün tekrar çıkarılmak üzere kaldırılır. Oruç başlamıştır. Bu oruca, “Fatıma ananın susuzluk orucu” da denir.

Matemin 5. Günü “pilav” pişirilir ve “pilav erkânı” yürütülür. Bu erkân amacıyla bir araya gelen canlar, hep birlikte erkânı yürütürler, mersiyeler okurlar. Kerbela’da olanların yâd edildiği metinleri dile getirirler. Tercih edilen metin ve mersiyeler yöreye ve zamana göre farklılıklar gösterebilir ama hepsi özde aynı temayı işler. Çoğunlukla Hz. Hüseyin ve yanındakilerin şehit edilişleri ile ilgili mersiyeler okunur. Bu mersiyeler Bektaşi şairlerinin yüreklerinden ve kalemlerinden çıkmış zalimleri yeren, mazlumların acılarına ortak olan ve Kerbela’yı günümüze taşıyan deyişlerle bezenmiştir. Ağıtlar okundukça herkes hüzünlenir, duygulanır. Elem tablosu tüm canlılığıyla gözler önüne serilir. Bunlardan birini örnek olarak vermekte yarar olacaktır:

Hilali Muharrem giydi karalar
Onun için ağlar Fatıma anam.
Sinemdeki göz göz oldu yaralar
Onun için ağlar Fatıma anam.

Kerbela’ya düştü hûn-i şehâdet
Ehlibeytim diye ağlar Muhammed
Matemlere girdi Şah-ı Velâyet
Onun için ağlar Fatıma anam

Mazlum İmâm Hasan zehir –nûş oldu
Şah Hüseyin şehidana baş oldu
Her birisi bir belaya dûş oldu
Onun için ağlar Fatıma anam

Bindirdiler Üryan edip deveye
Hazreti Rasul’ün kızları diye
Zeynel’i böldüler yetmiş pareye
Onun için ağlar Fatıma anam

Muhmmed Bakır’a kiriş taktılar
Duvarlara isel ile çaktılar
İmam-ı Caferi bile yaktılar
Onun için ağlar Fatıma anam

Mervan viran etti Hakk’ın arşını
Yezide atalım lânet taşını
Kâzım’a verdiler kaynar kurşunu
Onun için ağlar Fatıma anam

İmam Rıza içti zehr-i baldıran
Şah Taki’ye ağu verdi münkirân
Bâ Nâki’yi şehit etti kâfiran
Onun için ağlar Fatıma anam.

Hasan Askerî’yi müşrikler biçti
Dört köşeye temiz kanını saçtı
Mehdi mağarada sır oldu uçtu
Onun için ağlar Fatıma anam

“Kazım oğlu Turgut” feryâd içinde
Nesimî yüzüldü bidât içinde
Mansur’u astılar Bağdat içinde
Onun için ağlar Fatıma anam.

7. Gün “helva” (irmik helvası) pişirilip, helva erkânı yürütülür. Bu erkân sırasında da aynı şekilde metin ve mersiyeler okunur. Bunu, 10. Gün orucun açılması izler. Bazı Alevi köylerinde susuzluk orucunun “on iki imama hürmeten” 12 gün olarak tutulması geleneği vardır. Sonuçta, bazı yörelerde 10 gün, bazılarında ise 12 gün boyunca susuzluk orucu tutulmakta olduğunu görürüz. Yaygın uygulamada, 10. gün öğlen susuzluk orucuna son verilir. Bu işlem oruca niyet sırasında üç yudum alınmış olan suyun tekrar ortaya çıkarılışı ve üç yudum daha alınmasıyla noktalanır. Ancak matem, 12. gün sona erer. Matemin gerekleri devam etmektedir. Bunun nedeni ise, 10. Gün. Hz. Hüseyin’in şehit olmasıyla artık susuzluk çekme olgusunun ortadan kalkması, ancak naaşının 12. gün kaldırılmış olmasıdır. Bu yüzden matem de, “sırlanma günü” olan 12. gün sona erer. Yaygın uygulamada, 12. gün öğlen saatlerinde Aşure erkânı uygulanır, aynı akşam Meydan açılır (Kutsal Tören), bunu müteakip Sofra açılır (Kutsal Şölen). Nasip almak (Bektaşi yoluna girmek) için tercih edilen iki dönemden biri Nevruz, diğeri de Aşure’den sonra yapılan Muharrem Meydanı’dır.

Matem süresi boyunca su içilmez ama hasta olanların, zor durumda olanların susuzluğu gidermek için, çay, meşrubat vb.gibi sulu gıdalar alarak, dolaylı yollardan su gereksinmesi karşılamaları hoşgörüyle karşılanır. Ama hiçbir şekilde kana kana su içmezler. Ayrıca, matem süresince birbirleriyle niyazlaşmazlar. Birbirlerine rastladıkları veya hitap etmeleri gerektiğinde, biri “Yâ İmam” der, diğeri de, “Yâ Hüseyin” diyerek karşılık verir. Bunun dışında niyazlaşma yapılmaz. Yine matem süresince, hiçbir resmi erkan ( Ayn-ül-cem, hizmet görme, lokma, kurban vb.gibi) uygulanmaz. Mümkün olduğunca, eğlenceden uzak kalınır. Eski Bektaşilerin ve Alevilerin bu dönem süresince, cinsel ilişkiden uzak kaldıkları, saç ve sakal traşı yapmadıkları, kurban kesmedikleri ve et yemedikleri, aynaya bakmadıkları, birbirleriyle mektuplaşmadıkları, üzerlerine küpe, yüzük gibi ziynet eşyaları takmadıkları (süslenmedikleri) bilgisini aktardıklarını görürüz.Hatta, sazların bile burgularını salıverip akordunu bozarlarmış. Günümüzde, içinde bulunulan yaşam koşullarında ise, bunlara mümkün olduğunca uyulmakta olduğu, ancak ortam elverişli değilse simgesel olarak elden geldiğince uyarak yine de, olayı, anılarda taze tutabilme yoluna gidilmekte olduğu görülmektedir.

Matem’in bitişi Aşure ile noktalanır. Tarih içinde yapılacak bir gezintide pek çok olayın bu güne rastladığı veya rastlamasının uygun görüldüğü izlenir. Örneğin, Hz. Musa’nın kavmini firavunun gazabından kurtarması; Hz. Âdem’in tövbesinin Tanrı tarafından kabulü; Nuh’un gemisinin karaya kavuşması; Ayrıca, gemide kalan son erzakların hep birlikte kullanılmasıyla yapılan bir tatlı çorbanın pişirilerek Tufan’dan kurtuluşun kutlanması; İbrahim peygamberin doğumu (tek tanrı inancının müjdecisinin doğumu); Süleyman Peygamberin tövbesinin kabulü ve mülkünün kendisine iadesi; Eyüb Peygamberin dertlerinden şifa bulması; Yunus Peygamberin balığın karnından çıkması hep bu güne rastlar. Tabii, Bektaşi ve Alevi’ler için çok önemli olan Kerbela gibi bir zulum ortamından Zeynel Abidin’in sağ olarak kurtulması ve Hz. Muhammed’in soyunun yürümesi. Bu olayları da dikkatle incelediğimizde hepsinde var olan bir ortak nokta görürüz. “Huzura, kurtuluşa ermek ve olumlu sonuç”. Bir anlamda “Hakk’a kavuşmak”. İşte bu ana fikir, Aşure’nin de ana mesajını oluşturur.

Aşureyi bir gün önceden hazırlamaya başlarlar. Bektaşilerde aşurenin bir tür “tatlı çorba” kıvamında hazırlanması gelenekselleşmiştir. İçinde, genellikle, bakla, nohut, kuru fasulye, buğday, kestane, fındık, incir kurusu, fıstık, kuru üzüm vb. gibi çeşitler bulunur. Üzerine ise, isteğe bağlı olarak, susam, badem, ceviz, tarçın serpilebilir. Eski dergâhlarda, Aşure’nin hazırlanmasını Aşçı Baba üstlenirmiş. Eline büyük bir kepçe alıp, kazanın başına gelir ve “Destûr Yâ İmâm” diyerek, kepçeyi kazana daldırır ve hazırlığa başlarmış. Yanında bulunanlar da kendisine, “Yâ Hüseyin” şeklinde yanıt verirlermiş. Buğdayın piştiğinden, şekerinin kararında olduğundan ve artık çorbanın hazır olduğundan emin olduğunda Aşçı Baba’nın “Buyurun Erenler!.. Ruh-u şühedâ ta’ziyesine meşgul olalım. Aş hazırlandı” demesiyle mürşit “Eyvallah” diyerek kazan başına gelirmiş. Günümüzde ise, hazırlanan aşureyi canların el birliğiyle hazırladığı izlenir. Aşure’nin bir kısmı sofraya getirilmekte, sofrada erkâna göre üzerine ekilen az miktardaki “Kerbela toprağı” ile birlikte bu kaptaki aşure ana kazana karıştırılıp tekrar oradan servis yapılmaktadır. Aşurenin üzerine “Çoklukta birliğin ” simgesi olarak nar taneleri serpmek adet haline gelmiştir. Bu çorba, Kerbela’da şehid olan 72 mazlumun birliğinin de simgesidir. Bu simgeyi pekiştirmek üzere, çorba dağıtılmadan önce, yukarıda belirttiğimiz gibi üzerine az miktarda “Kerbela toprağı” da serpilir. 72 sayısı ise, Bektaşi geleneklerinde genellikle “72 millet” olarak geçer ve ırk, cins, milliyet farklılığı gözetmeksizin tüm insanları simgelemek için kullanılır. Böylece, Aşure çorbası simgesel anlatımla, mesajını, evrensel düzeyde, zulümden kurtulmuş, selâmete kavuşmuş mazlumlara atfetmektedir.

Aşurenin dağıtılmasından sonra aynı akşam Bektaşiler Meydan ve Sofra açarlar. Matem bitmiştir. İktidar hırsı ve zulüm karşısında tüm gücüyle direnmiş olan hizmet aşkı ve Hak kurbanlar vermiş ancak iyiliğin, güzelliğin, hizmet aşkının ve Hakk’ın filizlenişi Zeynel Abidin’de simgelenmiştir. Artık sevinçlere, mutluluklara ulaşılacaktır. Bu nedenle Bektaşiler, bu yola girip nasip almak isteyenlere de bugün açılan meydanda nasip vermeyi bir ayrıcalık kabul ederler.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, tarih sayfalarını acılı hikayeleriyle oluşturmuşlardır. Onların hikayelerinin çarpıcılığı günümüze dek mesajın vurgulamasını taşımıştır. Bugün artık Hz. Hüseyin’in şehadeti ve Kerbela olayı yeryüzünün herhangi bir yerindeki zulme karşı isyanın ve mazlumların simgesi haline gelmiştir. Aşure de mazlumların kurtuluşa erişlerinin, Hak’larına kavuşmalarının simgesidir. Sıra, Zeynel Abidin’in kurtuluşunun sefasına gelmiştir. Sonuçta, zafer, “iyilik”ten yana olacaktır.

Kaynaklar:
Fuzuli. Saadete Ermişlerin Bahçesi (Hadîkatü’s-Sü’edâ). I,II. Kültür Bakanlığı
Yay. Haz. Servet Bayoğlu, Ankara. 1986.
Rahîmî, Fazullah. Gülzâr-ı Hasaneyn. Can Yay. 1987.
Sertoğlu, Murat. Kerbelâ. İstanbul. 1987.
Noyan, Bedri. Bektaşilik Alevilik Nedir. 2.Baskı, Ankara 1987.
Lings, Martin. İlk Kaynaklara Göre Hz. Muhammed’in Hayatı. 4. Baskı,
İstanbul 1990.

About these ads

21 Ocak 2007 - Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf

6 Yorum »

  1. insanlar artık nefretlerini bir kenera bıraksın we gözlerini açsın.bütün bunlar kötülükten baska birsey getirmeyecek bize.hz ali we peygamberimizin yüceliklerinden biri de affedmek degil mi.birlik içinde olalım.bizi içten yıkmaları neden bu kadar kolay olsun ki

    Yorum tarafından aylin | 1 Mart 2007 | Cevapla

  2. okumaktan büyük bir zevk aldığımı söyleyebil
    irim.herkesin bu yazıları kalpten okuması temenniyimle hoşçakalın.rumuz dert ortağım

    Yorum tarafından esra müzeyyen | 7 Mart 2007 | Cevapla

  3. bence güzeldi

    Yorum tarafından zeynep | 21 Mart 2007 | Cevapla

  4. Okumaktan büyük zevk duydum Kerbelayi sanirim herkez bir sekilde duymustur ama isin ic halini bu okuduklarimla ögrenmis oldum.
    Cok güzel anlatilmis keske biraz daha fazla detay olsaymis…

    Yorum tarafından Aysun | 20 Haziran 2007 | Cevapla

  5. Çok güzel bilgilerinizle aydınlattınız beni, bunların çoğunu bilmiyordum, geniş bir perspektiften bakmamı sağladınız olanlara, teşekkür ederim.

    Yorum tarafından Aslıhan | 15 Temmuz 2007 | Cevapla

  6. Güzel bir konuya değinmişsiniz. Başarılar dilerim.

    Yorum tarafından alan adı sorgulama | 14 Temmuz 2010 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.