Seçme Yazılar- Neden Bilinçsiz, Bağımlı Gençlerimiz ve İnsanlarımız Var?

İbret alınacak bir yazıyı aynen aktarmak istiyorum.
Biz, birlik- beraberlik duygularından, milli birlik anlayışından öylesine koparılıp uzaklaştırılırken, ülkemiz elimizin altından kayarken, bindiğimiz dalları bir bir keserken, bakın nasıl da Japon eğitmenlerden ders almak gereğini duymuşuz!… Aldık mı bari!… Yoksa, ülkenin ILIMLI İŞGALİNE gözyummakla suça iştirak mı ediyoruz? Kim bilir!… Çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir ülke bırakacağız? Bu ülke bize emanet değil miydi? Bize ne oldu? Sahip çıkamıyor muyuz bu emanete? Yoksa, afyonlanmış, efsunlanmış gençlerimiz, ve hatta yetişkinlerimiz hiç mi aynaya bakmaz oldular? Niçin kendimizle yüzleşmiyoruz ve mümkünse barışmıyoruz? Niçin bindiğimiz dalları kesiyoruz? Başka vatanımız mı var bizi kucaklayacak ki, biz onu kucaklamaktan bu denli uzaklaşıyoruz!… Bugünün dünyası artık dünün dünyası değil… Yarınları oluşturanlar bizler olmalıyız… Başkalarının oluşturduğu yarınlarda bir kenar süsü bile olamayız! Bunun hiç mi bilincinde değiliz! Şımardık, uyuştuk, tam bir felç geçirmekte gibiyiz… Hani, çalışacaktık! Hani öğünecektik! Hani güvenecektik!
Hiç değilse çuvaldızı kendimize batıralım… Belki uyanırız!…
Lütfen ibret için okuyun aşağıdaki yazıyı…
Sevgiler,
Nazenin…
Neden Bilinçsiz, Bağımlı Gençlerimiz ve İnsanlarımız Var?
Kaynak:TRT Radyo Televizyon Dergisi – Kasım 2006
Japon eğitim sistemine ilgi duyan Türk Hükümeti, inceleme yapmak üzere pedagoglardan oluşan bir Japon Heyetini davet eder. Bu heyet ülkemizin çok değişik yerlerinde inceleme yapar. Tüm bu çalışmaların sonuçlarını sunmak üzere Milli Eğitim Bakanı ile birlikte Başbakanı ziyaret ederler. Japon Heyetinin tespiti kısa ve kesindir.
“Sizin gençlerinizde milli bilinç yok.”
Bu sonuç, Türk yetkililer üzerinde şok etkisi yapar. Biraz şaşkınlık ve biraz da hayret içinde sorarlar.
“Peki siz Japonlar, gençlerinize milli bilinç verme adına ne yaparsınız? Hangi programı, nasıl uygularsınız?”
Japonların cevabı oldukça ilginç ve bir o kadar da düşündürücüdür:
“Biz sizden aldığımız Amin Alayı (Osmanlılarda çocuğun yaşı 4 yıl, 4 ay, 4 gün olunca eğitime başlaması töreni) ile eğitime giriş yaparız ve eğitime şok testler uygulayarak başlarız. Bu çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindiririz. Çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknoloji ve robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında sarsılan ve şok olan çocuklarımıza deriz ki:
‘Gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi sizin atalarınız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız, daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha gelişmiş ve modern fabrikalar kurarsınız.’
Daha sonra bu çocukları Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüp gezdiririz. II. Dünya Savaşı’nda atom bombasıyla yerle bir edilen bu bölgeleri biz, gelecek nesillere ibret olsun diye aynen koruruz. Atom bombasıyla hiçbir canlının ve bitkinin yaşayamaz hale geldiği bu yerleri çocuklarımız büyük bir dikkatle ve hayretle seyrederler. Gördükleri onların taze hafızalarında hiçbir zaman silinmeyecek derin izler bırakır. Ve yine deriz ki:
‘Eğer siz çalışmazsanız, vatanınızı korumaz, milletinizi sevmezseniz, birlik ve dirlik içinde olmazsanız; işte böyle düşmanlar sizin ülkenizi yine bombalar, yakar, yıkar ve yaşanmaz hale getirir. Ama çalışırsanız, güçlü olursanız düşmanlar size saldırmaya cesaret edemezler. Vatanınız yücelir, milletiniz yükselir. Dünyadaki bütün insanlar size saygı duyarlar. Artık çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin…’
Bu ikinci şokla çocuklarımız kendilerine gelerek iyi ve çalışkan bir Japon olmaya doğru ilk adımı atarlar. Böylece milli bilinci de kazanmış olurlar.”
Tam bu sırada orada bulunan yetkililerden biri :
“İyi de bizim Hiroşima ve Nagazaki’miz yok ki”
der ve bunun üzerine şu cevabı alır:
“Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili tarihi bölgeleriniz var. I. Dünya Savaşı içinde meydana gelen ve bir metrekareye 6 bin merminin düştüğü, 250 bin gencinizin vatanı için can verdiği Çanakkale Zaferinin kazanıldığı bölgeler; çocuklarınızın ve gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile…
Dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler, olmazı olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İnancın, azmin ve iradenin, tekniği yendiğini ispatlıyorlar. Bütün dünyaya meydan okuyorlar. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin milli bilinç kazanmalarına yetecek niteliktedir. Bu sebeple gençlerinizi gruplar halinde Çanakkale’ye götürüp gezdirmelisiniz. Her Türk genci, Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezerek görmeli ve öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki; ‘Sizler birlik ve beraberlik içinde çalışmazsanız, güçlü ve kuvvetli olmazsanız, düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi işgal eder ve öz yurdunuzda hür yaşamayı size çok görürler…”
Bektaşi Nefesleri- Rıza Tevfik’ten…
Dün söz verdiğim gibi bir nefes daha sunuyorum Rıza Tevfik’ten, ancak saat 24.00′ü geçmiş bile, olmuş bir sonraki gün… Hoşgörüle…
GEL ZAHİD!
Gel zahid Kur’an’ı çıkar koynundan
Hidayet vermemiş o kitap sana.
Sem’ini hatmetmiş ulu yaradan
Gelmemiş içinden bir hitap sana.
Mazhar oldu insan sırr-ı mübheme,
Can verdi zuhuru cim-i aleme.
Secde eylemedi iblis ademe
Bu kıssadan biraz hisse kapsana!
Adem suretinde Rahman göründü,
Cemalinde sırr-ı Kur’an göründü,
Kudreti nutkunda ayan göründü
Tapacaksan bari Hakk’a tapsana!.
Allah eve girmez sırr-ı mutlaktır,
Dört duvara secde kılan ahmaktır.
Haccetmeden maksad gönül yapmaktır
Sen de -be hey nadan- gönül yapsana!
Hey Rıza yorulma gurbet ellerde
Gayret-i cehl ile kalma yollarda,
Bihude dolaştın kumlu çöllerde
Gönül semtine de biraz sapsana!
Bektaşi Nefesleri- Rıza Tevfik’ten…
Nefesler sınıflamasının ilk örneklerinde Rıza Tevfik’ten iki nefes sunmuştuk. Ancak hayatı hakkında pek bilgi vermemiştik. Şimdi bu eksiğimizi tamamlayalım. Yrd. Doç. Dr Abdullah Uçman’ın Rıza Tevfik adlı kitabından yararlanarak sunuyorum.
1869 yılında kış ayında Edirne’ye bağlı Cisr-i Mustafa Paşa kasabasında dünyaya gelir. Babası Debreli Hoca Mehmed Tevfik efendi diye tanınır. Sion Mektebinde hocalık da yapar. Annesi ise Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’da bir onağa satılmış olan Münire Hanım’dır. Rıza Tevfik ilk çocuklarıdır. Rıza önce babasının ders verdiği okula gider, sonra Beylerbeyi ve Davutpaşa rüştiyelerine devam eder. Ancak babası İzmit’e savcı olarak atanınca, eğitimi yarım kalır. İzmit’teki sıtma salgınında annesini yitirir. Henüz 10 yaşlarındaki çocuk Rıza bu durumdan çok etkilenir. Gelibolu’ya döner. Bu annesiz dönem onun anılarında “çocukluk cenneti” adıyla yerini alır ve hep hüzünle hatırlar.
1883 yıllarında babası Rıza’yı iyi bir eğitim alması gerektiği düşüncesiyle İstanbul’a getirtir ve Galatasaray Sultanisi’ne verir. Ancak Rıza derslere gereken önemi vermez. Üst üste iki yıl sınıfta kalır, okuldan ayrılır ve Gelibolu’ya döner. Bir süre burada oyalanır, sonra birden okuma hevesine kapılır ve yakınlarının yardımlarıyla Mekteb-i Mülkiye’ye 1885 yılında girer. Onun şekillenmesinde bu okulun rolü büyük olur. Çünkü, Mülkiye iyi hocalarıyla ünlüdür ve özellikle Recaizade Ekrem’in önderliğini yaptığı bir edebiyatçılar nesli yetişmektedir burada. Ali Kemal, Ali Rıza, Ali Seydi, Ali Ferruh gibi yazar, şair kadrosunu oluşturacak sınıf arkadaşlarıyla burada tanışır. İşin ilginç tarafı, burada Darwin’in ve Büchner’in eserleriyle de tanışır.Faaldir, hem şiirler, yazılar yazmakta hem de bir yandan öğrenci hareketlerine katılmaktadır. Bir gün bir ispiyonlama sonucu disiplin cezası alır ve yine tahsil hayatı kesilir. Tam bu sıkıntılı döneminde babasını da kaybeder. Sonra Tıbbiye-i Mülkiye’ye kaydolur. Huylu huyundan vaz geçer mi! Burada da rahat durmaz ve dahiliye subaylarından birine karşı gelmekten dolayı okuldan kovulur. Araya girenler olur, affolur. Derken, Sirkeci taraflarındaki kahvehanelere takılıp buralarda siyasi konuşmalar yapmaya başlar. Bir gün “hürriyet, adalet ve hükümet şekilleri” üzerine yaptığı konuşmaların ispiyonlanması sonucu kendini hapiste bulur. Yine bir paşa aracılığıyla kurtulur, eğitimine devam eder. Akrabaları bakar ki Rıza uslanmayacak, onu evermeye karar verirler. Öncülük ederler ve Darülmuallimat Müdiresi Ayşe Sıdıka Hanım’la 1894 yılında evlendirilir.
Hayatı hiç de tekdüze değildir. Ancak 1897 yılında Tıbbiye’den mezun olur ama haylazlıkları yüzünden diplomasına el konulmuştur. Neyse ki, sonunda Karantina İdaresi’nde işe başlar. Felsefi çalışmalar yapmak ve oluşturduğu olumsuz intibaı unutturmak ister, Avrupa’ya gitmek üzere bir gemiye biner, yine haber kuşları uçar ve ispiyonlanma sonucu Çanakkale’den geri döner. Artık hem Karantina İdaresi’nde hem de İstanbul Gümrüğü Ecza-yı Tıbbiye Müfettişi olarak çalışmaktadır. 1903 yılında eşini kaybeder ve ardından ikinci eşi Nazlı Hanım’la evlenir. 1907 yılında Said Halim Paşa ve Manyasizade Refik Bey’in ısrarlarıyla o sıralarda gizli gizli faaliyetlerini sürdürmekte olan Ittihad ve Terakki cemiyeti’ne girer. 1908 temmuz ayında Selim Sırrı Tarcan ile beraber II. Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde İstanbullulara meşrutiyeti öven nutuklar vermektedir. Sonçta Edirne mebusu olarak meclise girer.
Burada da uslu durmaz. 1912 de İttihat Terakki’deki muhaliflerce kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na girer. Yaptığı konuşmalar üzerine hapsedilir. 1913 ‘te de seçim konuşması yaparken eski arkadaşları tarafından iyice dövülür. Seçilemez. Bir süre politikadan uzak kalır. Felsefeye ağırlık verir. Dergilerde şiirleri, yazıları yayımlanır. Aslında epeydir yayımlanmaktadır. “Feylesof Rıza” olarak tanınır. Servet-i Funün edebiyatının kuruluş yılları olan 1895′ten itibaren devrin edebi dergilerinde Abdülhak Hamid tesiri altında aruz vezniyle şiirler yayınlamıştır. Ama asıl şöhretini 1913′ten sonraki şiirleriyle kazanır. Bu tarihler Milli Edebiyatın oluşum devirleri diye bilinir. Bu dönemde, hece vezni ile ve oldukça sade, akıcı, anlaşılır bir Türkçe ile yazmaya yönelmiştir. 1914×18 yılları arasında politikadan uzak yaşayarak felsefe dersleri de verir.
Mütareke imzalanır ve Tevfik Paa kabinesinde Maarif nazırı olarak yeniden politikaya döner. Damad Ferit Paşa kabinesinde iki kez Şura-yı Devlet Reisliğine getirilir. 1919-1920. Bir yandan da Darülfünun Edebiyat Fakültesinde felsefe ve estetik dersleri vermektedir. 1919 ‘da paris’te toplanan sulh konferansına önce müşavir daha sonra murahhas aza olarak talmıştır. Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920 ‘de imzalanır ve bu heyette Rıza bey de yer alır. Buna Darülfünun talebeleri büyük tepki yaparlar ve Cenab Şahabeddin, Ali Kemal, Hüseyin Daniş ve barsamyan Efendi tepki olarak 1922′de darülfünün’dan istifa ederler. Bazı fikir ayrılıklarını ileri sürerek tam bu sıralarda Anadolu’da oluşmakta olan Milli Mücadele’ye de karşı çıkmıştır. 1922 yılında yurdu terk eder. Sevr’i imzalaması yüzünden “Yüz Ellilikler” listesinde yer alır.
Ürdün Kralı’nın daveti üzerine Orada Divan Tercümanlığı ve Sıhhiye ve aşan-ı Atika müdürlüğü görevlerinde çalışır. 1928 yılında Amerika’da bulunan çocuklarını ziyaret eder, burada konferanslar verir. 1934 ‘te lübnan ‘a yerleşir. Sakin bir dönem geçirir. Bu arada 1939 yılında “Yüz Ellilikler”i affeden bir kanun çıkar ve 1943′te yurda döner. 1949 yılına kadar gazetede felsefe , edebiyat yazıları yazar. 30 aralık 1949 da ölür ve Zincirlikuyu Asri Mezarlığında defnedilir.
Hayatının dönemleri yazılarına, eserlerine de yansımıştır. Annesini kaybettiği dönemden 1913 lere kadarki dönem kötümser bir dönemini oluşturur. Bu dönemde eserlerinde isyan ve inkar ön plandadır. 1913′den Sevr anlaşmasına kadarki dönemi aslinda en verimli dönemlerinden biridir. Bektaşi felsefesiyle de yoğrulmuş olan bu dönemde felsefi olarak işlediği konular daha iyimser, uzlaşmacıdır. Ancak Sevr anlaşmasını imzalayan heyette bulunması onun hayatını tekrar değiştirir. Yurt dışında geçirdiği ve tekrar yurda döndüıü son dönem yeniden kötümserliğe büründüğü dönemi yansıtır.
Birçok dergi ve gazetede sürekli yazılar yazmıştır. Bunların dışında kitap olarak yayımlanan eserleri arasında şunlar yer almaktadır: Textes Houroufis 1909, Felsefe Dersleri 1914, Mufassal Kamus-ı Felsefe 1914×1919, Abdülhak Hamid ve Mülahazat-ı Felsefiyesi 1918, Rubaiyat-ı Ömer Hayyam 1922, Serab-ı Ömrüm 1934, Tevfik Fikret 1945, Ömer Hayyam ve Rübaileri 1945, Serab-ı Ömrüm 1949.
Evet, size hayatı çalkantılar ve aykırılıklar ile dolu, kalıbına sığmayan, kimi zaman doğru, kimi zaman yanlış işler yapmış olmanın çalkantılarını yaşamış ama edebi yönü çok kuvvetli bir edebiyatçımızı tanıtmaya çalıştım.
Yazdığı nefesler içinde çok güzelleri olduğunu gördüğüm için bazılarını sizlerle paylaşmaya çalışcağım. Aslında Rıza Tevfik’in hayatını biraz da detaylarıyla vermek istedim çünkü bugün dahi hayatımızı etkileyen çok önemli bir dönemin tarihi hakkında bize bilgi veriyor.
Bektaşilerin hemen hemen tümü Cumhuriyet’e ve ülkenin bağımsızlık mücadelesine Atatürk’ü destekleyerek katılmış olmalarına rağmen, nefesleri böylesine güzel dile getirebilen ve Bektaşi felsefesini tanıdığını düşündüğümüz aydın bir kişi nasıl oluyor da Sevr’i imzalayan heyette yer alabiliyor! Bu tam bir çelişki. Ancak Feylesof Rıza’nın zaten bütün hayatı çelişkilerle dolu, kaynayan bir kazan gibi geçmiş… Duyguları da fırtınalar halinde esmiş…
Şimdi eserlerinden birkaç örnek daha verelim…
Çok güzel iki nefesini “nefesler” bölümümün ilk başlarında sunduğumu hatırlatarak şimdi üçüncüsünü sunuyorum.
DİNLE İMANIM!
Dervişlik özüne hakim olmaktır,
Esir-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip hakkı bulmaktır
Keşkül, teber, asa , tığ, şiş değildir.
İbadet namına kalkıp oturma,
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma,
“Yahü!” “Yahak!” diye köpürüp durma
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.
Sırr-ı hakikatı gönülden öğren,
Gönüldür aşk ile didarı gören,
Ariff-i agaha o zevki veren,
Beng ü bade, afyon, haşiş değildir.
Dünyada cennete girenler varsa,
Vech-i Hakk’ı ayan görenler varsa,
“Enelhak” sırrına erenler varsa,
Sarhoşluk yüzünden ermiş değildir.
Boz yılanı tuttu, çivi yuttu erler,
Pirimiz duvarı yürüttü derler,
Keramet olsa da böyle hünerler,
İnsanlığa yarar bir iş değildir.
Keramet umma hiç necef taşındn,
Ayrılma insandan, öz kardaşından,
Hakk’ı göremezsin bağlar başından,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.
Mamürede doğar, manevi insan,
Terbieyle büyür, kudret-i iman,
Senin aradığın nimet-i irfan,
Yaban yerde biter yemiş değildir.
Ham ervah her yerde var yığın yığın,
Nedir onlar ile verip aldığın?
Uzlete mail ol, gönlüne sığın,
Cihan gönül kadar geniş deildir!
Rıza‘dan himmet al, berzahta kalma,
Serden geçmedinse ummana dalma,
Dervişlik sözünü ağzına alma,
Demir leblebidir, kişniş değildir.
Yarin bir baska Rıza Tevfik nefesinde buluşmak üzere…
Nazenin…
Aziz Nesin’den bir taşlama daha … İnsanoğlu
Her işin bir yolu var, acele etme biraz
Hele politikada olacaksın çok kurnaz,
Düşanın olsa bile çalacaksın ona saz,
Son sözünü ilk deyip aklı olan saldırmaz!
İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz!
Çalışır görünerek yan gelip e yatmalı,
Şu ölümlü dünyanın anasını satmalı…
Din uğruna çek nutuk, olsan bile bi-namaz,
Kazığı yağlamalı, nezaketle atmalı…
İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz!
Hart diye ısırmalı dünkü öptüğün eli,
Külahını çıkarıp sakın gösterme keli,
Yükselmek isteyenler olmalı perendebaz,
Menteşeli olmalı, eğilip bükülmeli…
İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz!
“Merhaba kör kadı!” yok, fırsat geçmeden ele,
Kozunu oyna ama, uygun zamanı bekle!
Madem koltuk istersin, etme yavrum fazla naz,
Efendi olmak için olmalı önce köle!
İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz!
Bol keseden vadedip güler yüzle oyna topla,
Kasayı doldur para, cüzdanına koy, topla!
Başarı yollarında olmalısın bir canbaz.
Yüksek makam önünde perende atıp hopla,
İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz!
Hak-hukuk sever görün, belli etme işini,
Karda yürüsen bile çaktırma gidişini…
Başarı kolay değil, olacaksın hokkabaz,
Gül ama göstermeden bilediğin dişini!
İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.
Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz!
Seyrani’den bir tane daha…
Mahkeme meclisi icat olduğu
Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
Kaza bela ile alem dolduğu
Kazların kadıya uçmaklığından
Selefin hüccetle rüşvet yazması
Halefin anlayıp hükmün bozması
Yıkılan binanın birden tozması
Asıl sermayenin topraklığından
Asıl sermaye-i niyabetleri
Emval-i eytamdır ticaretleri
Davet-i rüşvete icabeteri
Sıdk ile gönlünün alçaklığından
Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü
Çobanın sütedir koyun güttüğü
Toprağın Habil’i kabul ettiği
Şüpheiz yüzünün yumuşaklığından
Dünyadan ahrete gidip gelmemek
Olmasa iktiza eder ölmemek
Balık baştan kokar bunu bilmemek
Seyrani gafilin ahmaklığından…
Ustura’dan… Dediler…
Dedim ya, eski Ustura dergilerini karıştırırken bir yazı daha dikkatimi çekti. Bunu ben diyemezdim ama, başkasının dediğini “dediler” diyerek size nakletmekte pek sakınca görmüyorum… Yazıyı aynen naklediyorum:
MİLLETVEKİLİ BAŞI
Ünlü nüktecilerden, Şehir Meclisi üyeliği de yapmış olan Ağah Avni, CHP’nin tek parti iktidarı döneminde, -kendisi de CHP’liydi- bir arkadaşıyla bir işkembeciye gider, garsona koyun başı getirmesini söyler. Garson, koyun başını getirir.
Agah Avni garsona,
-Bunun beyni nerde? diye sorar.
Garson,
-Efendim, der, kasaplar beyni çıkarıp lokantacılara satarlar. Bu başlar beyinsizdir.
Sesini çıkarmaz, ama biraz sonra yine garsonu çağırır,
-Bunun dili de yok!
Garson:
-Efendim, der, kasaplar dilini kesip mezecilere satarlar. Bizdeki başlar dilsizdir.
Agah Avni
-Kaldır şunu önümden! diye bağırır, beyni yok, dili yok… Ben buraya koyun başı yemege geldim milletvekili başı yemeğe gelmedim.
———-alıntı sonu.
Kul Nesimi’den…Faydası ne?
Ey gönül el aynasına bakmanın faydası ne?
Sermayeden zarar çekip, satmanın faydası ne?
Kendi kadrin bilmeyenler, ne bilir dost kıymetin?
Eşşegin boynuna yakut takmanın faydası ne?
Kargaya bir leş gerektir, hem yiye hem çağıra,
Kuzgunun önüne şeker dökmenin faydası ne?
Çobana gün yaz gerektir, hem yata hem gerine,
Çobanı meclise davet etmenin faydası ne?
Her kişiye layık olan bir top kefen bulana,
Genç ve koca bir döşekte yatmanın faydası ne?
İnsana ülfet gerektir, hem güle hem söyleşe,
Kuru kuru birbirine bakmanın faydası ne?
Akıl isen kıl ibadet kuşe-i vahdette,
Ömrünü beyhudeye geçirmenin faydası ne?
Ey Nesimi sırrını sen kimseye faş eyleme!
Köpeği hamama koyup yuğmanın faydası ne?
Adam Smith kimdir? ve Liberalizm nedir? (Ustura Ansiklopedisi’nden)
Eski mizah dergilerinden Ustura’yı karıştırırken karşıma çıkan bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Yıllarca önce yazılmış bu yazı liberalizm kavramının ülkemizde yeni yeni revaçta olmaya başladığı günlerde kaleme alınmış. Aradan şunca yıl geçti, mizah anlayışıyla ele alınan bu yazının öngörüsü haklı çıkmadı mı dersiniz? Yazı aynen şöyle:
———alıntı başı:
Günümüzün önde politikacılarının beynine ışık tutmuş ve kellelerine nur saçmış olan Adam Smith (1723-1790) on sekizinci yüzyıl sonlarında yaşamış ve bundan yüz seksen yıl önce ölmüş bir İngiliz iktisatçısıdır. 1723′de İskoçya’da doğmuş olduğu halde 1970′de İstanbul’un Şişli’sinde ve Ankara’nın Çankaya’sında oturanları etkilemektedir. Bizim allame-i cihan ve dümbelek-i pehlivan olan birtakım politikacılarımızın, iki yüzyıl önceki Adam Smith’ten yeni haberleri olduğu için, bu eski Kmith’e cankurtaran simidi gibi sarılmışlardır.
Glaskow ve Oxford Üniversitelerinde öğrendimden sonra Edinburg Üniversitesi’nde hocalık etmiş, kırk yaşındayken hocalığı bırakıp bir asılzade çocuğuna takılarak, bizim politikacıların özel sermaye çocuklarından yararlandıkları gibi, o da yararlandığı bu asılzade çocuğuyla birlikte Fransa’yı ve İsviçre’yi gezip dolanarak bilgisini ve görgüsünü arttırmıştır.
Düklerle, kontlarla, lordlarla arayı uyduran Adam Smith 1746′da yurduna dönünce libarimizmin ana kitabı olan “Ulusların mangırı bulma, dünyalığı düzme ve küpü doldurma yolları” (Lö röşerş sür la natür e la koz dö la zamazingo) adlı yapıtını yayımlamıştır.
Klasik liberalizmin ağababası olan Adam Smith, bugünkü özel sermaye çocuklarının da aile dostu ve beybabası sayılır.
Adam Smith’in liberalizmin şu sloganı çok ünlüdür: “Lesse passe, lesse fer!” Yani ne der? Mana murad olundukta Türkçesi “Koyver geçsin, Tutma yapsın, bırak etsin!” demektir.
Eskiden Osmanlıcaya “Serbesti mesleği” diye çevrilen liberalizmin özeti şudur:
İşbölümü: Hiç kimse çizmeden yukarı çıkamaz ve herkes ayağını yorğanına göre uzatabilir.
Her koyun kendi bacağından ve her öküz kendi boynuzundan asılır ve herkes kendi paçasını kurtarır.
Gemisini kurtaran kaptandır ve kör eline geçirdiğini okşar.
Kılı kuşananın, iş becerenindir:becerebilene aşkolsun!
Zengin arabasını dağdan aşırır, yoksul düz ovada yolunu şaşırır.
Parayı veren düdüğü çalar ve gerisine güvenen borazancıbaşı olur.
Hak değirmende bulunur ve altta kalanıın canı çıksın!
—————alıntı sonu.
Seyrani’den taşlama destan…
Seyrani, Kayseri’nin Everek, şimdiki adıyla Develi ilçesinde doğmuş, yine orada ölmüştür. Yolsul bir ailenin oğludur. Asıl adı Mehmet’tir. Everekli öğretmen Hazım onun şiirlerini derleyerek yayımlamıştır. Hazım’ın bildirdiğine göre 1807 -1866 yılları arasında yaşamıştır. Ancak şiirlerinde altmışbeş yıldan fazla yaşadığı izlenimi alındığı için bu tarihlerde biraz farklılık olabileceği söylenir. Verilen bilgiye göre, birkaç yıl Medrese’de eğitim görmüş sonra Istanbul’da 7 yıl kalarak bilgi ve görgüsünü arttırmıştır. Aşık toplantılarına katılmıştır ve taşlamalarıyla ün yapmıştır. Bir söylentiye göre, İstanbul’da birçok ileri gelen kimseyi yerdiği için cezalandırılmak üzere arandığı sırada bir dostunun yardımiyle memleketine kaçmıştır. Bir daha da Istanbul’ gitmemiştir. Anadolu’da gezmiş saz ve söz ustalığıyla ünlenmiştir. Kalender bir yaşam sürmüştür. Zaman içinde içkiye düşkünlüğü artmış, sağlığı bozulmuş, bazı aykırı davranışları nedeniyle “deli” damgası yemiştir. Seyrani salt iç duygularını dile getirmekle yetinmemiş, çevresini incelemiş, yermiş büyük bir taşlamacıdır. Yalnız toplumun genel ahlaksal bozukluğunu yermekle kalmaz, büyük devlet adamlarını, softaları, rüşvetçi kadıları, müftüleri, zalim zenginleri, kıyıcı büyük memurları da ince ve usta alaylarıyle yerer, taşlardı. Zamanın sadrazamını (Başbakanını) bile şöyle yermiştir:
Küçük lokma ile dolmaz avurdu
Ney yaman insanı kastı kavurdu
Cihanın külünü göğe savurdu
Geçti sadarete hayvan olanlar…
Daha da ileri giderek, boyuna saraylar yaptıran padişahı şöyle yerer:
Eski sarayları beğenmez oldu,
Yere sığmaz oldu sultan olanlar…
Zalume, baskıya karşı baş kaldıran bir halk şairimizdir… Aşağıda Seyrani’den Taşlama Destan’ı sunuyorum.
Edelim nazm ile bir hoş nasihat,
Dinlesin talib-i destan olanlar,
Verirse de nazmım cahile sıklet
Kadrin bilir sahib-i irfan olanlar
Nicin garip oldu hükm-ü şeriat-
Kadı’nın müftünün yediği rüşvet,
İçkiden, zinadan, cahile nöbet
Veremiyor hafız’ı Kuran olanlar.
Küçük lokma ile dolmaz avurdu,
Ne yaman insanı kastı kavurdu,
Cihanın külünü göğe savurdu
Geçti sadarete hayvan olanlar
Kimsenin kimseye yoktur sayesi,
Katıldı sütlere cehlin mayesi,
Tilkiye verildi aslan payesi
Tilki gölgesinde aslan olanlar
Herkes belasını azdı da buldu
İnsanda evvelki sadakat n’oldu?
Eski sarayları beğenmez oldu
Yere sığmaz oldu sultan olanlar,
Seyrani! Kamiller ta’nın eylesin,
Cahiller nutkunun zemmin söylesin!
Bundan ala destan yapıp söylesin
Şairlikte merd-i merdan olanlar…
-
Arşiv
- Temmuz 2008 (2)
- Mayıs 2008 (1)
- Temmuz 2007 (2)
- Mayıs 2007 (5)
- Nisan 2007 (4)
- Mart 2007 (6)
- Şubat 2007 (11)
- Ocak 2007 (25)
- Aralık 2006 (47)
- Kasım 2006 (58)
-
Kategoriler
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS



