Düşünce Denizi

Bektaşi Nefesleri- Kul Nesimi’den…

Daha önce Kul Nesimi’den “Faydası Ne?” başlıklı taşlamaya bu bölümde yer vermiştik. Şimdi Cahit Öztelli’nin kitabından yararlanarak Kul Nesimi hakkında sizlerle hem bilgi paylaşalım, hem de nefeslerini…

Kitabın künyesi şöyle:
Onyedinci Yüzyıl Tekke Şairi KUL NESİMİ
Hazırlayan: Cahiz Öztelli- Milli Folklor Enstitüsü Müdürü- Ankara, 1969.

“Edebiyat tarihimiz, tasavvuf şairi olarak yalnız bir Nesimi tanır. O da Bağdatlı Nesimi’dir. Oysa, cönklerden toladığmız yüze yakın şiiri bulunan başka bir Nesimi daha var. İşte bu kitapta konu olan ikinci Nesimi’dir. İkisini birbirinden ayırmak icin konumuz olana KUL NESİMİ diyecegiz.” diyerek söze başlıyor Öztelli kitabında ve ekliyor:
“Bugüne değin Kul Nesimi’nin şiirlerinden pek azı ele geçmiş, onlar da bağdatlı Nesimi’nin sanılmıştı. Hece ile yazılanları bile onun yeni şiirleri olacağı düşüncesine yol açmıştı. İlk olarak Sadettin Nüzhet (Bektaşi Şairleri) adlı eserinde yeni bir şair karşısında olduğumuza işaret etmiş, şşairin hayatı hakkında bilgi veremeden altı şiirini yayınlamıştı.

Ad benzerliği dolayısıyle ve her iki şairin Hurufi olması, karışıklığa yol açmışsa da dilleri çok ayrıdır. Bundan başka Kul Nesimi’nin ayrı kişi olduğunu gösteren belgeler vardır. Bunları sıralamadan önce Bağdatlı şairin kısaca hayatının bilinmesinde fayda vardır.
Bağdatlı Nesimi’nin ölümü, kendi halifesi Refii’nin Beşaretname adlı eserinde bildirdiğiine göre 1404′dür. Hallac-ı Mansur gibi o da “enelhak” (ben Tanrıyım) dediği için derisi yüzülmüştü. Bu yüzden “Alevi-Bektaşilerde varlık birliğinin ileri taraftarları ve mümessilleri olan Bayrami Melamileri, Mevlevilerin Şems kolu denen ve Melamilikle Bektaşiliğe pek yaklaşan, hatta onlarla kaynaşan Mevleviler ve diğer tarikatlar icinde Aleviliği ve Melameti benimsemiş kimseler tarafından, ölümünü müteaakip büyük bir şehit tanınmış ve Mansur oğlu Hüseyn-el Hallac’ın ikincisi olmuştur. Ağızdan ağıza, büyükten küçüğe devreden menkabeler, aşağı yukarı bir Nesimi destanı meydana getirmiştir”.

Bu menkabeler ve şairin sanatındaki başarısı yüzyıllar boyunca Türk ve öteki İslam edebiyatında derin izler bırakmıştır.

Konumuz olan Nesimi’ye gelince, onun onyedinci yüzyılda yaşadığını gösteren kuvvetli belgeler yeteri kadar vardır. Bir şiirinde Kul Nesimi şöyle diyor:
İkiyüz altmış dört yıldan sonra
Bu nazmile bunu ettin ben izhar

Bu şiirin tamamında Hurufilik kurallarıyle birlikte kendinden de söz açan Kul Nesimi yukarıdaki beyitte Bağdatlı Nesimi’nin ölüm yılını ve tuttuğu yolu söylemek ister. Buna göre, Bağdatlı Nesimi’nin ölüm yılına ikiyüz altmış dört katılınca 1668 yılı bulunur. Bu şiiri olgunluk çağında söylediği kabul edilirse, onun on yedinci yüzyıl başlarında doğduğunu düşünmek yersiz olmaz.

Kul Nesimi’nin şiirlerine en eski olarak yine bu yüzyıl içinde yazıldığı kesin olarak bilinen cönklerde rastlanmaktadır. Bundan başka şairin dilinin özelliğini bu yüzyıldan öteye götürmeye de imkan yoktur. Dili tam anlamıyla on yedinci yüzyıl divan ve halk edebiyatı şairlerinin dilidir.

Bunlarda başka kendi çağında yaşamış şairlerin Kul Nesimi’ye benzekleri (nazire) de var.

Kısaca yurakıda gisterdiğmiiz sebeplerden ötürü Kul Nesimi XVII. yüzyılda yaşamış bir şairdir. u yüzyılın tarih olaylarıyla Nesimi’nin şiirlerindeki bazı sözlerin karşılaştırılmasından hayatını az çok öğrenmek mümkün olmaktadır. bilindiği gibi XVII. yüzyılın birinci yarısı hep İran ile yapılan savaşlarla geçer. İran Bağdad’ı alır. Osmanlı ordusu birkaç başarıız sefere katılır. Sonunda IV. Murat 1636′da geri alır. XVI. yüzyıldan beri Yavuz ile Şah İsmail arasında başlayan uğraş bir yüyıldan çok sürer. Bu arada Osmanlı topraklarındaki Kızılbaş-Alevi toplulukları İran’a yardımcı bazı durumlar yaratırlar. Bu yüzden ezilirler, yüz binlerce kişinin başları uçar. Fakat, yine alttan alta, gizli veya açık her ayaklanmaya katıldılar. Bu katılmalar Celali ayaklanmalarında da kendini gösterir. On yedinci yüzyıl boyunca sürer. Bu işlerde tarikat şairlerinin her bakımdan önemli etkileri olduğunu kendi eserlerinden olduğu gibi, başka yerlerden ve meela tezkerelerden öğreniyoruz.Bunlardan Pir Sultan Abdal ve Kul Nesimi’nin çağdaşı ve aynı maceralara karışan Ali Oğlu, Dedem Oğlu gibi şairleri de tanıyoruz. (Bu son iki şair için bakınız: Türk Folklor Araştırmaları, sayı 73 ve 74′teki yazı).

Öztelli kitabında Kul Nesimi’nin, böyle bir ayaklanmaya katılmış olduğunu ileri sürer. Bunun göstergesi olarak da bir manzumesindeki şu sözleri gösterir :

Mehdi-i zaman ede zuhur kalmaya perde
Yezit olanı kırsa gerek tiğ ü teberde
Nesimi, Şah’ın medhin okur şam ü seherde

Burada hemen şu hatırlatmayı yapmakta yarar var. Gerçekte Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki savaş iki Türk devleti arasındaki savaştır. Bu Türk devletlerinden biri İran toprakları üzerinde yer almaktadır ve Sünni inancında değillerdir. Şii ve/veya Alevi inancını taşımaktadırlar. Yavuz dönemi ise Osmanlı’nın özellikle iktidar çevrelerinin ağırlıklı olarak Sünni inançta olduğu dönemdir. Doğu Anadolu topraklarındaki Kızılbaş- Alevi topluluklar ise ekonomik sorun içindedir ve iktidar tarafından sahiplenilmemektedir. Bu halk gelenek görenek açısından, dil açısından Şah İsmail’i ve yaklaşımını kendilerine daha yakın bulmaktadırlar. Osmanlı iktidarı da bundan müştekidir. İşte bu dönemde Osmanlı’yı yezit olarak görme eğilimi ön plana çıkmıştır. Ancak, yine bir başka hatırlatma yapalım. Alevi-Bektaşi söyleminde Şah sözcüğü kişiyi anlatıyorsa, Şah İsmail’i anlatmak için kullanılır ama, birçok zaman da Hz. Ali’yi tanımlamak için kullanılmıştır. Hatta Şah, kainatın Şah’ı anlam yüklemesiyle “tanrı”yı tanımlamak için de kullanılır… Bu nedenle, Sn. Öztelli’nin kitabında Kul Nesimi’nin yakınlık ve hatta hayranlık duyduğu kişiyi “İran Şah’ı” olarak göstermesi bir yanılgıdır. Söz konusu olan burada Şah İsmail’dir, bir Türk devletinin başkanıdır.

Yine dönelim Öztelli’nin kitabından aktarmaya devam edelim Kul Nesimi için der ki:
“İran Şahı’nın “Mehdi-i zaman” olarak ortaya çıkmasını, “yezit”leri yani Osmanlıları kırmasını dilemektedir. ayrıca Şah’la ilgisini ortaya koyan bir manzumesinde:
Erenler Şah’tan gelürler
Ali derler pirimize
İmamların kullarıyız
Münkir irmez sırrımıza

ve başka şiirlerinde görülen izlerden İran şahları yanını tuttuğu açıkç a belli oluyor. Bundan başka Osmanlı devletinin İran ile olan savaşları sırasındaki ayaklanmalardan izler taşıyan manzumeleri de görülmektedir. Osmanlı tarihçileri genel olarak bu gibi ayaklanmaları yazmadıkları için yanız manzumelerden sonuçlara varmak gerekmektedir. Kısa ve eksik olmakla birlikte bunlar oldukça aydınlatıcıdır. Bir manzumesinde, başından siyasi bir yargılama geçtiğini anlamak zor değildir:

Mahkemede sual sordu kadılar
Kitapları orta yere kodular
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Ustamdan almışam, pirden gelürem

….
Öztelli kitabın 10. sayfasında şu bilgiye yer verir:
“Nesimi aynı zamanda Bektaşidir. Hallac ve Seyyit Nesimi’nin öldürülmelerinden sonra Hurufiler Irak’ta şiddetli bir kovuşturmaya uğramışlar, bundan kurtulmak için Anadolu’ya kaçmışlardır. Böylece Nurufi dervişleri Bektaşiliğe kendi inanışlarını soktular. Nesimi de, başka Bektaşi şairlerinden çok Hurufilik görülür. Şiirleri içinde bunu gösteren pek çoğu var, onun için burada bir dötlüğü örnek veriyoruz:

Biz tarik- Bektaşiyiz, zikrederiz Hakkı biz
Bizdedir Şah-ı Velayet sırları hep izdedir
Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli, kuluyam Nesimi
Etmeyiz cahile minnet, Al-i Sultan bizdedir.

Nesimi aynı zamanda hem Haydari, hem de Caferi olduğunu bildirir. İki örnek,

Ben ol sadık kulam ki Caferi’yem
Hakikat söylerem ben Haydari’yem…

(Bugün artık biliyoruz ki, Caferilik’ten ve Hayderilik’ten birçok iz vardır Bektaşilikte… Yani bir Bektaşi belirli bir anlam söz konusu olduğunda o vurgulama için Caferidir, bir başka anlam söz konusu olduğunda da Hayderi… bir başkasinda Hurufi… çünkü Bektaşiliği oluşturan sentezde bu yorumların elirli vurgulamalarının izleri vardır, ama tümünün ağırlığı yoktur…/ Nazenin’in notu)

….
Kul Nesimi’nin iyi eğitim görmüş bir şair olduğu söylenir… Arapça bilir, Tasavvufu, Hurufi kurallarını iyi bilir. … Kul Nesimi, sanatın bütün inceliklerini iyice bilmektedir. Seçtiği kelimeleri yerinde ve ustalıkla kullanır, Kafiyelerini, çoğu halk şairlerinin kullandığı yarım, hatta dörtte bir kafiyeden kurtardığı çoktur. Bunda, aldığı kuvvetli öğretimin etkisi olduğu muhakkaktır. Aruzdaki aksaklığı, halka seslenmesi zorunluğu yüzünden daha çok Türkçe söz kullanmak iteğinden ileri geldiği düşünülür.

Bu kadar bilgiden sonra birkaç örnek verelim…

-I-
Erenler Şah’tan gelürler
Ali derler Pirimize
İmamların kullarıyız
Münkir ermez sırrımıza

Pirimiz kırklar yediler
Bu yolu anlar kurdular
Bize de böyle dediler
Kanarsan ikrarımıza

Ateş yanar, kazan çoşar
Dalgalanıp boydan aşar
Şulesi aleme düşer
Bakın bizim nurumuza

Bildik aslımızdır Adem
Kısmetimiz verdi Hüda’m
Halifeler basmış kadem
Taç urdular serimize

Muhib mürşidine uydu
Arif olan hisse duydu
Münafıklar nice kıydı
Tiğ çektiler Pirimize

NESİMİ sözünü pişür
Özüne muhabbet düşür
Bezirganlar gevher taşur
Gune gune şarımıza

-II-

Evliyadan aldık biz bu erkanı
Yana yana zikredelim Allahı
Canda ayan dörgük sırr-ı Suphanı
Yana yana zikredelim Allahı

Daima Suphanın ismin der idim
Derunumda olan perdeyi giderdim
Bir idim vardım ummana erdim
Yana yana zikredelim Allahı

İsyanla kararmıştır yüzleri
Anın için Hakkı görmez gözleri
Bize kar eylemez münkir sözleri
Yana yana zikredelim Allahı

SEYYİD eydür bahre daldım da geldim*
Mümkünat ilmini bildim de geldim
hakikatta yerin gördüm de geldim
Yana yana zikredelim Allahı

*Bazan mahlas olarak “Seyyid” kullanır. bu gibi nefeslerde, üzerinde Nesimi yazılıdır.

-III-

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz, dolumuz vardır

Miz müftü bilmeyiz, fetva bilmeyiz
Kıyl-ü-kal ilmeyiz, ifta bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır

Bizlerden bekleme züht-ü ibadet
Tutmuşuz evvelden rh-ı selamet
Tevella olmaktır bize alamet
Sanma ki sağmız solumuz vaardır
Ey zahit, surete tapma, Hakkı bul
Şah-ı Velayete olmuşuz hep kul
Hakikat şehrinden geçer bize yol
Başka şey bilmeyiz, Ali’miz vardır.

Evet, ne dersiniz, gayet iyi anlaşılıyor değil mi, Şah-ı Velayet kimdir? diye..
Kısaca burada bir İran Şah’ı söz konusu değildir. Şah simgesinin anlamı, yeri geldiğince, Hakk, Ali, ve bazen de Şah İsmail’dir…

Bu güçlü Bektaşi şairinden birkaç örnek verdik… Daha sonra başka örneklere de yer vermeye çalışırız…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

About these ads

2 Temmuz 2007 - Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler

1 Yorum »

  1. NESİMİ ŞİİRLERİNDE HEP HAKTAN BAHSEDER BU HAKİKATI ALADIR O HER ZAMAN PİR DER O ŞAHI MERDANDIR BAHSETTİKLERİ TEFERRUAT DEĞİL TEVHİDDİR O MUKADDESİ MUALLA DIR CEMAAT FARKLI ANLAR TARİKAT FARKLI KELAMI EHLİ HAKİKATTIR

    Yorum tarafından AYKAN AYDOĞAN | 30 Aralık 2008 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: