Düşünce Denizi

Yeni Yılınız Kutlu Olsun, Gönlünüz Bayram Sevinciyle Dolsun

images-19.jpg
Yeni yıla yaklaşıyoruz.
2006 hem ülkemiz için hem de dünya için azımsanamayacak zorlukların ortaya çıktığı bir yıl olarak kayda geçmek üzere…
Her şeyin başında 2007’nin 2006’yı aratmamasını diliyorum.
İnsanoğlunun yüreğindeki sevgiyi keşfetmesini diliyorum.
Koşulsuz olarak sevgi vermekten, sevmekten korkmamasını diliyorum.

Pek ender rastlanır şekilde, yılbaşı ve bayram örtüştü… Umarım yeni yılımız bayram anlayışı içinde, barış ve mutluluk paylaşarak geçer.

Bir gün daha detaylı olarak sizlere “kurban nedir? ” in yanıtını da vermeye çalısırım. Ama, bugünlük kurban kelimesinin “kurb” “kurbiyet” yani “yakın” olmak “yakınlık” anlamlarından geldiğini söylemekle yetineyim. Dolayısıyle Kurban Bayramı “yakınlık, yakın olma” bayramıdır. İçsel manada “tanrıya yakın olma” zahir manada ise “eşe, dosta, arkadasa, akrabaya, komşuya… hatta sokaktaki insana yakın olma” yı tanımlar… Yakınlığın tek aracı da gonul yakınlığı, sevgidir. Sevgi ilgidir… Çevrenize vereceğiniz her ilgi, sevgi bayramın gereğidir. Doğayı sevmek, insanı sevmek, komşunu sevmek, vatandaşını sevmek, dünyadaki herkesi ve her canlıyı sevmek…. Sana emanet edilmiş olan ormanı sevmek, çiçeği sevmek, suyu sevmek… ZAHIRI OLACAK KI BATINI OLSUN der Bektaşiler… Işte zahirde bu saydıklarımı sevmek gerek ki batında Tanrı’yı sevmiş olabilesiniz.

Söylem değil eylem gerek...

Seviyorum demek iyi, güzel, gerekli elbet ama sevmek İLGİ ile beraber eyleme dönüşür…
İLGİ de ise ZAMAN kavramı da önemlidir…

2007’de zaman ayırın, ilgi vermek için sevdiklerinize… Sevdiğinizi gösterin eylemlerinizle…

Tüm mutluluklar sizlerin olsun, Bayram sevinci yüreğinize dolsun… YENI YILINIZ KUTLU OLSUN…

Nazenin…

images-44.jpg

28 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Uncategorized | Yorum yapın

Sarı Saltuk üzerine… Prof. Dr. Belkıs Temren’den…

Aralik ayinin son günleri (24,25,26,27,28)Bektaşi kültüründe Sarı Saltuk Bayramı olarak kutlanır.
Özellikle Balkanlar’da bu gelenek çok yaygındır.

Size söz verdiğim gibi bugün Sarı Saltuk ile ilgili bir yazıyı aktarıyorum.
Beğeneceğinizi umarım…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…
images-7.jpg

Kaynak: Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 6. sayı, 1998. S:99-105

BEKTAŞİ GELENEKLERİNDE BALKANLARA İLK GEÇİŞ:
SARI SALTUK SÖYLENCESİ

Prof. Dr. Belkıs Temren

Bektaşilikten nasip alarak (el alarak) Bektaşi seyr ü sülûk’unca (eğitim düzeni gereğince) eğitim gören kiyişe Bektaşi denir.

Bektaşikte verilen eğitim “bireyin kendini eğitmesi” prensibine dayalıdır. Bu nedenle nasipli kişi Bektaşiliğe giriş töreni niteliğindeki “nasip töreni” sonunda şu cümleyle guruba katılır. “Seni senden aldık, sana teslim ettik”. Bu anlayış Bektaşiliği diğer tasavvuf okullarından ayıran en önemli noktadır. Çünkü, artık bir eğitim gurubunun üyesidir ama yapması ve yapmaması gerekenleri kendisine empoze eden bir ustası (şeyhi) yoktur. Usta (mürşid), ona neyin doğru veya yanlış olduğunu söylemeyecek, doğru ve yanlışı kendisinin ayırdedebileceği yetenekleri kazandıracak kişidir. Böylece kişi düşünerek, çevresini dikkatle izleyerek ve kendisine sunulan usta malı bilgiyi irdeleyerek doğrularını oluşturacaktır. Gerçeğe, ya da tasavvufi deyimle, hakikate giden yolda nasıl yürünebileceğinin prensiplerini alacaktır ama marifeti geliştirip, yürümek kendi sorumluluğundadır. Bu nedenle zor bir yoldur. Bireyin her an kendisini “terazide” hissettiği bir yoldur. Bunu anlatmak için, yola girmeye niyetlenenlere “ateşten gömlektir, demir leblebidir” diye ihtarda bulunulur. İşte bu yolun yolcuları için en önemli eğitim araçlarından bazıları da geleneklerinde yer etmiş söylencelerdir. Bunlar çoğu zaman velayetnamelerde karşımıza çıkar. Bunlarda derin bir felsefenin işlenmesi izlenir. Söz konusu olan Türk tasavvufudur.

Günümüzde Bektaşilik kurumu, evrensel insan olarak yetişmek isteyen tanrı-insan-evren sevgisini bütünleştirerek barışcı, hoşgörülü, kendini bilen, insana sevgi ve saygı ile bakan olgun insan olmak için kendini yetiştirme fırsatını tanıyan bir tasavvuf okulu olarak işlev yapmaktadır.

Anadolu’da oluşumunu tamamlayan Bektaşilik daha çok batıya Trakya ve Balkan ülkelerine yayılmıştır. Bu yörelerin Türk kültürü, Türk dili ve Türk’ün islam anlayışı ile tanışmasında ve bunların benimsenmesinde Bektaşiliğin çok önemli bir payı vardır. Özellikle Moğol istilası sonrası yaşadıkları topraklarda huzursuz olan ve göçe zorlanan Türk boyları o zamanlar Rumeli (Rum diyarı) olarak tanınan Anadolu ve Balkan yörelerine göçlerini yoğunlaştırmıştır. Başlarında bir önder ile yola çıkan göç kafileleri kendilerine yurtluk ararken daha çok meskûn olmayan yörelere yerleşmişlerdir. Bektaşiler genellikle sapa yerleri veya mevcut köylerin dışında, kenarında yerleşmeye elverişli bölgeleri yurtluk olarak seçmişlerdir. Geldikleri ve yurt edinmeye çalıştıkları yeni yerlere kültürlerini, dillerini, inançlarını da beraberce götürmüş ve çevrede yaşayan yerli halkla barışcıl ilişkiler kurmaya özen göstermişlerdir. İşte bu kafilelerin başında çoğu zaman onlara yol gösteren, önderlik eden konumunda “derviş” niteliğine sahip yiğit, saygın, liderlik özelliği olan kişiler bulunmaktadır. Savaşların hikayeleri, askeri hikayeler, daha çok “gaza-name” ve “fetihname”lerde yer alırken, halkın belleğinde yer eden dinî ve geleneksel hikayeler ise, “velayetnameler”de dile getirilmektedir. Bunlarda maddi fetih yerine, manevi fetih ön plana geçmiştir. Bu manevi fetihleri yapanlara da Alp-Erenler denmiştir. “Alp” sözcüğü, “kahraman”, “yigit” anlamlarını taşımaktadır. İlk Bektaşi yazmalarında “Gaziler” sözü de “derviş” anlamında kullanılmıştır. Böylece, “Alp” ve “Gazi” destan kahramanları birleştirilerek “Alp-Erenler” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bedreddin Noyan Dedebaba, Alp-Erenlerin tanımını şöyle yapar: “Türk halkına sadece mistik inanışları aşılamak ve onları olgunlaştırmakla kalmayıp, savaşçı arkadaşları ile düşman topraklarına akınlar yapıp çarpışmış olan kimselere Alp-Erenler diyoruz”. Aşık Paşa Alpliği “dünya” ve “din” alpliği diye ikiye ayırır. Bunlardan Dünya Alp’inde şu dokuz şartın bulunması gerektiğini savunur: Kuvvetli bir yürek, güçlü bir pazı, gayret, iyi ve cins bir at, savaş elbisesi, yay kılıç, süngü ve iyi bir arkadaş. Din Alp’inde bulunması gereken dokuz şart ise şunlardır: Erenlik, riyazet, azim, aşk, tevekkül, şeriate uyma, bilgi, himmet, iyi bir arkadaş. Alp-Erenler arasında, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Abdal Musa Sultan ve Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) gibi daha birçoklarını saymak mümkündür.

Bu yazımızda Avrupa’ya geçen öncü Türkler arasında önemli yere sahip Alp-Erenler’den “Kilgra Sultan” ve “Aya Nicolas” olarak da tanınan Sarı Saltuk Baba’dan söz etmek istiyoruz.

Sarı Saltuk ile ilgili bilgileri Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Saltuknameler gibi eserlerden ve yaşayan Bektaşi geleneklerinden ediniriz. Saltuknameyi Cem Sultan, Ebu’l- Hayr-ı Rumi’ye yazdırmıştır. Sarı Saltuk’un ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra (MS 1480’de) sözlü gelenekten toplanarak kaleme alınmıştır.

Gölpınarlı “Saltuk” kelimesinin “salt”tan türediğini ve “salt”ın Çağatay, Kırgız, Kırım ve Batı Oğuz lehçelerinde “yüksüz, sade, yalnız, münferit, hür azad” mânalarına geldiğini belirtir. Saltuk kelimesinin “salmak” fiilinden türetilmiş Türkçe özel bir isim olduğu inancı ise daha yaygındır. “Hünkar, haydi seni Rum ülkesine saldık” anlamındaki gibi.

Velayetnameye göre, Sarı Saltuk ile Hacı Bektaş Veli karşılaşmıştır. Karşılaşma velayetnamelerin temel özelliklerinden biri olan simgeleştirme motifleri ile şöyle anlatılır: Horasan’da iken kendisine Anadolu’ya gitmesi ve Hacı Bektaş Veli’yi bulması öğütlenen Sarı Saltuk denileni yapar ve Suluca Karahöyük yöresine gelir. Birgün, Hacı Bektaş Veli çilehanededir. Çilehaneden çıkarak adına Zemzem Pınarı denilen su başına gelir, burada pınar boyunca koyunlarıyla yürümekte olan bir çoban görür. Arkasından “adın nedir?” diye seslenir. Çoban, “adım Saru Saltuk’dur” diye yanıtlar. Hünkar kendisine, “durma yürü, seni Rum’a saldık” der. Burada yine velayetnameye göre, Hacı Bektaş Veli’den “safâ nazar” alan Sarı Saltuk, “erlik mertebesine” ulaşır ve “hâl ehli”ne katılır. Dikkat edilirse bu terimlerin hepsi Bektaşi literatüründe sıkça geçen ve her birinin derin ve katlı anlatımları olan simgesel anlatım içermektedir. Örneğin, çoban, koyun, sâfa nazar, erlik mertebesi, hâl ehli gibi terimler bu sade hikayeyi çok daha derin anlamlar taşıyan bir hikaye haline getirmektedir. Bu küçük açıklamadan sonra hikayemize geri dönecek olursak, Sarı Saltuk, Pir’e “koyunları ne yapayım” diye sorar. Aldığı yanıt, “koyunların sahibi gelinceye kadar buradan ayrılma ve sonra Taptık İmre’ye git. Bizden selam götür. Sana silah versin, yoldaş versin sonra Rum’a git” şeklinde olur. Böylece, Sarı Saltuk yola çıkar ve Taptık İmre’ye ulaşır. Ona mesajı iletir. Taptık ona bir yay ve yedi ok verir. Ağaç (tahta) kılıç kuşatır. Bir de seccade verir. Ulu (büyük) Abdal ve Kiçi (küçük) Abdal’ı da beraberinde yoldaş olarak görevlendirir. Söylenceye göre, Ulu Abdal gerçekten heybetli bir yapıya sahiptir, Kiçi Abdal ise ufak tefektir. Bektaşi geleneklerinde hiçbir sıfatın boşuna ve anlamsız kullanılmadığını dikkate alırsak Sarı Saltuk’a yoldaş olanların en büyük ve en küçük, makro ve mikro anlamlarını da simgelediğini kolayca çözümleyebiliriz. Ayrıca, Trakya haritasına baktığımız zaman, Keçiborlu ve Uluborlu’yu görürüz. Bunlar, bu iki dervişin Hakk’a yürüdükleri makamlar olarak bilinir. Dervişlerin adları yörenin adı olmuştur. Zaten Türk geleneklerinde kahramanlık hikayeleri ve kahramanlar yörelere ad verilmesinde önemli bir etkendir. Bunu en iyi şekilde Seyyid Ali Sultan’a ilişkin söylencelerde izleriz. Sarı Saltuk’un hikayesine geri dönersek, bu yolculuğunda, Hızır da kendisine rehber olarak tayin edilir. Hikayemiz yine ok, yedi, yay , tahta kılıç, seccade gibi simgelerle bezenerek devam eder. Sarı Saltuk ve arkadaşlarının ilk durakları Sinop’un Karadeniz kıyısında Harmankaya adında bir yerdir. Hikayenin güncel anlatımlarına göre Sinop’ta postu serip dinlendikleri yerde bugün dahi hâlâ yemyeşil taze çimen biter ve burası yaz kış yeşilliktir. Orada, seccadeyi suya koyar ve üzerine binerler. Seccade onları Dobruca taraflarında Kalikra (Kilgra) adlı bir kalenin yakınına götürür. Sinop’tan seccadeyle su üzerinde aldıkları yolun izi, yine güncel hikaye aktarımına göre, deniz ne kadar dalgalı olursa olsun, hâlâ sakin ve durgundur. Kalikra halkı bir hüzün ve tedirginlik yaşamaktadır. Buna neden, bir mağaraya giren ejderha halkı ürkütmüş ve beyleri de başlarında olmak üzere halk kaçmıştır. Sarı Saltuk yöreye gelince bu mağaraya girer. Karşısında yedi başlı bir ejder vardır. Her başına bir ok atarak onu vurur, fakat ejder kendisine saldırır, ölmemiştir. Zor durumda kalan Sarı Saltuk, Hızır’ı yardıma çağırır. Bu sırada Hızır, Hacı Bektaş ile muhabbetedir. Gelir, ejderi haklaması için gerekli olan bilgiyi verir : “Kılıcınla başını kes”. Bunun üzerine Sarı Saltuk belindeki tahta kılıcı anımsar ve kılıcıyla ejderin 7 başını da keser. Böylece ejdere galib gelir. Hızır’a döner ve tahta kılıcı unuttuğunu, aksi takdirde kendisini rahatsız etmeyeceğini söyleyerek özür diler, teşekkür eder. Sonunda kalenin beyi ve halk geri çağırılır. Durumu gören halk Sarı Saltuk’a iman ederek saygı gösterirler.

Aynı hikaye Saltukname kaynaklı olarak bugünlere gelirken halk arasında kazandığı anlatımda simgeler zenginleşmiş ve şöyle bir anlatıma kavuşmuştur. Hikayede Kalikra’ya varmadan önce, ilk olarak karaya çıktıkları yer Gürcistandır. Kendilerinin geleceğini önceden hisseden Gürcistan beyi Küreyiş tarafından karşılanırlar. Gürcüler, Sarı Saltuk ve arkadaşlarını ağırlarlar, onlarla sohbet ederler. Saltuk, bu ziyaret sırasında, tekbirleyerek onlara “Hüseyni” taç giydirir. O günden sonra yöre, artık bu tarz taç kullanır. Hikaye diğer yönleriyle Kalikra’ya varışlarına kadar aynı devam eder. Üzüntü içindeki kale halkını görünce Sarı Saltuk nedenini sorar. Kendisine verilen yanıtta, yedi başlı bir ejderhanın yöre çocuklarını kaçırıp bir mağaraya götürdüğünü öğrenir. Halka korkmamalarını, kendisinin ve arkadaşlarının çocuklara yardımcı olacağını söyler. Böylece Sarı Saltuk mağaraya girer. Mağaranın girişinde ejderle karşılaşır. Yanındaki 7 okun her birini, ejderin her bir başına atar. Ejder yalpalar, fakat ölmez, hırslanır ve gövdesiyle hışımla Sarı Saltuk’un üstüne gelir ve onu sıkıştırır. İşte bu anda zorda kalan Sarı Saltuk, “yetiş ya Hünkar” diye seslenir. Anadolu’da Hacı Bektaş ile muhabbette olan Hızır , Hünkar tarafından yardıma gönderilir. Anında Saltuk’a, “belindeki kılıcı niye kullanmıyorsun?” mesajı gelir. Bunun üzerine belindeki tahta kılıcı çıkararak önce ejderin gövdesini ikiye bölen Sarı Saltuk, yöreyi yasa boğan ejderhayı öldürür. Ancak, çocuklar etrafta görünmez. Korkmuş olan çocukların mağaranın derinliklerinde olduklarını düşünürler. Sarı Saltuk çocukların ürkmüş olacağını ve onların kendilerinden de ürkmemeleri, dost olarak geldiklerini anlamaları için beraberindeki dervişlere öğütlerde bulunur. Öğütleri dinleyen dervişler kozalaklardan ve ağaçlardan oyarak çeşitli hediyeler yaparlar. Bunları beraberlerindeki çorapların içlerine doldururlar ve ellerinde bu hediyelerle mağaraya, çocukları almaya girerler. Çocuklar kendilerine hediyeler getiren bu insanları sevinçle karşılar. Gece ilerlemiş etraf karanlıktır. Ellerinde, uyandırdıkları mumlarla mağaradan çıkarlarken, onları çocuklarıyla beraber görecek olan halkın ne olup bittiğini daha iyi anlaması ve gerçeğin farkına varması için etrafı mumlarla aydınlatmayı da ihmal etmezler. Bu nedenle çevredeki çam ağaçlarına mumları dikerler ve aydınlık içinde Sarı Saltuk ve dervişleri ejderhanın elinden kurtarılmış çocuklar ve ellerinde hediyeleri ile birlikte mağaradan dışarı çıkarlar ve dervişlerin hazırlamış oldukları tahta kızaklara binerek kasabaya ulaşırlar. Yöre halkı ejderhanın yok edilişine ve çocukların kurtuluşuna çok sevinir. Çocukları ailelerine teslim zamanı gelmiştir. Sarı Saltuk çocukları birer birer kucağa alıp teselli eder, “ Hü-Hü-Hü” diyerek sırtlarını sıvazlayıp, niyazlayarak iyi dileklerle, yöre halkına teslim eder. Bütün bu olağanüstü gayreti gösteren kırmızı elbiseli, uzun çizmeli ve başlarında börk olan kurtarıcılarını gören halk, Sarı Saltuk’ı bir aziz olarak kabul eder ve bu yörede, yerel halk tarafından artık ona “kurtarıcı, teselli edici” anlamlarında “Aya Nikola” denmeye başlar. Ancak, kurtarıcılarının müslüman Türkler olduklarını öğrendiklerinde halk şaşırır. Üstelik bu Türkler, beraberlerinde getirmiş oldukları yegane yiyecekleri olan kurumuş ekmeklerini yerli halkla paylaşmak istemektedirler. Buna mukabil, yerli halk da, onlarla paylaşmak için şarap getirir. Ortaya bir de tuz konur. Dikkat edersek hikayemizin tümünün simgesel, katlı anlatımla yüklü olduğunu izleyebiliriz. Burada, yine Bektaşi öğretisinde çok önemli anlamları olan ekmek, şarap ve tuz simgelerinin kullanıldığını görmekteyiz. Hikayeye devam edecek olursak, böylece kurulan bir sofrada beraberce oturur, aynı İsa peygamberin yaptığı gibi ekmeklerini bölüşür ve şarap içerler. Hemen rahatlık ortamı oluşur. Dostluk kurulur, sohbet başlar. Bu da Bektaşi geleneklerindeki Noel Baba’nın hikayesinin kökenini oluşturur. Bektaşi geleneğinde Noel Baba’nın gerçek kimliği Sarı Saltuk’dur. Giysisiyle, “Hü-hü-hü” şeklindeki üçlü niyazlamasıyla, çam ağaçlarındaki mumlarıyla, kızaklarıyla Türk gelenekleriyle süslenmiş derin bir anlatıma sahiptir. Bektaşi gelenekleri Noel Baba – Sarı Saltuk ilişkisini anlatırken şu sorgulamaya yer verir: “Başka hangi kültürde Noel Baba’nınkine benzer bir kıyafeti ve hangi dilde Ho-ho-ho diye seslenmeyi görüyorsunuz? Ho, hü veya hu’nun farklılaşmış söylenişidir. Kıyafete gelince, bu, Türk dervişlerinin kıyafetidir. Bu kıyafetle de ne Antalya’nın sıcağında dolaşılır ne de güneyin herhangi bir yerinde. Sarı Saltuk’un gerçek güzergahı olan ve daha çok dolaştığı yerler olan Trakya ve Balkan’lardaki Türk dervişlerin kıyafetleridir” şeklinde açıklama getirirler. Sarı Saltuk söylencesinin tümü simgesel anlatımla bezenerek çok derin barış ve sevgi mesajları taşımaktadır. Bugün, Bektaşi geleneklerinde Sarı Saltuk bayramında bu hikaye tüm canlılığıyla yaşatılır. Hıristiyanların Noel’i kutladıkları sıralarda Bektaşi geleneklerinde Sarı Saltuk Bayramı kutlanır. Kurulan özel sofrada Babaerenler Sarı Saltuk menkıbesini anlatır, gerek gördüğünce açıklamalar yapar. Tümüyle katlı anlatım içeren bu söylencelerin doğru olup olmadığı, yaşanıp yaşanmadı veya tarihin hangi zamanında gerçekleştiği ise hiç de önemli değildir. Simgeler ve anlatılmak istenen şeyler tamamen “hakikat” diyarının meyveleridir. Bektaşilerce önemli olan da budur.

Bektaşilerin geleneklerinde, semavi dinlerin tüm özel günlerinin bir karşıtı vardır. Bir hıristiyanın veya bir yahudinin elemli gününe mutlaka Bektaşinin de elem bazlı bir özel din günü rastlar. Bunun yanısıra, yine, onların seviçli, kutlamalı din günlerine Bektaşilerin de sevinçli, kutlamalı, şenlikli bir din günleri rastlar. Nasıl Kur’an tüm semavi dinleri içeriyorsa, onları kucaklıyorsa Bektaşilik de tüm semavi dinlerin özel dinsel ritüellerini içerir ve kucaklar. Bunun özellikle Balkanların fethinde şöyle bir işlevi vardır. Yeni yurtluklara yerleşmeye çalışan Bektaşi Türkler gittikleri yerde kendilerine komşu olarak yaşayan Hıristiyan kültürü tarafından yadırganmamış, yabancılanmamıştır. Hatta kendilerine oldukça benzeyen adet ve gelenekleri onlarda biraz daha ihtişamlı ve anlamlı bulan pek çok hıristiyan kitle, severek içtenlikle Bektaşi olmuşlardır ve Bektaşi oldukları için müslümandırlar. Bu özelliği görüp anlayan Osmanlı yöneticileri imparatorluğun kuruluş ve genişleme devrelerinde Bektaşilikten çok yararlanmışlardır. Bektaşiliğin ortadan kaldırılması ve baskılanması ile beraber imparatorluğun da çöküş devrine girmesi ilginç bir rastlantıdır.

Sarı Saltuk’un hikayesine dönecek olursak, dervişlerin ejdere karşı başarısı toplumda memnuniyet yaratmıştır ancak, bu toplumda da hemen her toplumda olabildiği gibi başarıyı ve dostlukları çekemeyenler olmuştur. Hele kendi düzenlerine gölge düşmüşse, koltukları sallanmışsa, menfaatleri elden gidiyorsa, buna seyirci kalmak istemeyenler olabilir. İşte Kalikra’da böyle bir rahip vardır. Bu rahip, sihirle gökyüzünde uçar. Sarı Saltuk’un da sihirbaz olduğunu öne sürer. Erenler, Sarı Saltuk’un sihirbaz olmadığını “kudret sahibi” olduğunu belirtirler ve bunun için ateş denemesi yapılması gerektiğini söylerler. Böylece, rahiple Sarı Saltuk beraberce kaynar kazana girerler. İki gün sonra, Saltuk çıkar, rahip erimiştir. Bir başka söylenceye göre, ejderin ateşinden yanmayan Sarı Saltuk’u rahip sihirbazlıkla suçlar. Elbisesinin sihirli olduğunu, onu koruduğunu ileri sürer. Bunun üzerine rahiple elbiseleri değiştirirler. El ele ateşe girerler. Sarı Saltuk üryan vaziyette ateşten çıkar. Öte yanda ise, elbise yanmammıştır ama içinde rahip yoktur. Yine bu sırada, Hacı Bektaş Veli ve Hızır Hacıbektaş’ta Akpınar’ın olduğu yerde sohbet etmektedir. Hacı Bektaş “Saltuk’u terletiyorlar, biraz serinlik verelim ona” diye taşın üzerine su serper.

Sarı Saltuk’a ilişkin söylenceler bununla bitmez. Bir söylenceye göre Lehistan’da iken Mora’dan davet alır. Derler ki, “üç adımda atlar Mora’ya ulaşır”. Bu yer, Hıristiyanlarca da kutsal olarak bilinir. Burada yine yedi başlı bir canavarla karşılaşır. Canavarı öldürür ve leşini denize atar. Bu yerin adı “Leş kasabası” olarak bilinir.

Saltuk’ın 12 dil bildiği ya da 72 dil bildiği gibi bilgilere rastlarız. Bunlar da simgesel anlatım içerirler. Bektaşi geleneğinde 12 dil, dünyada 12 temel kara parçası olduğu inancından hareketle “tüm yeryüzü kıtalarının dillerini bilmek”; 72 dil bilmek ise, yine yeryüzünde 72 ayrı temel kültür bulunduğu inancından hareketle 72 milletin dilini bilmek şeklinde anlamlar taşımaktadır. Bu durumda tüm dünya insanlarının dillerini bilmek, onlarla anlaşabilmek anlamını içerir. Evrensel bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Kuran’ı Kerim ve İncil’i çok iyi, ezbere bildiği kaydedilir. Semavi dinler hakkında yetkin bilgiye sahiptir. Saltukname bunu teyid ederek şu cümlelere yer verir: “Şerif (Saltuknamede Saltuk lakabını almadan önce Sarı Saltuk’un adı Şerif Hızır olarak geçer) minbere çıkıp bülend avazle incil okudu. Cem’i kâfirler hep ağlaştılar, gendülerinden gettiler” .

Sarı Saltuk’a ilişkin söylenceler halk arasında yaygın olarak kullanılarak bugünlere gelmiştir. Hikayeler hep kerametlerle doludur. Simgesel anlatım yüklüdür. Sarı Saltuk hikayelerin tümünde bağnazlığın, zulmün karşısında olmuş, dostluk ve barış elçisi olarak görev yapmış ve insanlığı Hak yoluna davet etmiş bir kimlikle karşımıza çıkmaktadır. Saltuknameye göre Sinop’un fethinden sonra (M.1214’de) doğmuş ve M.1300 yılında ölmüştür. Genel kanıya göre ise, bu tarihlere yakın tarihlerde 86 veya 99 yıl yaşamıştır. Evliya Çelebi’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Muhammed ve doğum yeri Buhara’dır. Babadağ ’daki makamında kitabesinde adı “Seyyid Muhammed Buharî” olarak yazılı olduğu belirtilir. Saltukname’ye göre Sinop civarında doğmuştur ve asıl adı Şerif Hızır’dır . A. Gölpınarlı ve bazı araştırmacılar bunu teyid eder. Ömrü boyunca Aprupa’nın pek çok yerini ve Trakya’yı dolaşan Sarı Saltuk din, dil farkı gözetmeksizin insanlığa hizmet etmiştir. Onu tanıyanlar onu benimsemiş, kendilerinden bilmiştir. Bu nedenle hem bir aziz hem bir derviş olarak tanınmıştır. Ölümü bile insanlara ayrı bir ders niteliğindedir. Öleceğini hissettiğinde Sarı Saltuk 17 tabut hazırlanmasını (bu rakam bazı kayıtlara göre 7 dir) ve içlerine kendi ağırlığınca kum torbaları doldurulmasını ister. Ölümünden sonra gezmiş olduğu diyarlardan temsilciler gelir ve “Sarı Saltuk bizimdir, bizim diyara götürmek isteriz” derler. Kendilerine gerekli hazırlığın yapıldığını, dönerken yanlarına bir tabut da alarak dönecekleri söylenir. Hepsinin de yolda iken, meraklarını yenemeyip tabutları açtıkları belirtirilir. İçinde Sarı Saltuk’un nâşını görüp, rahatlayarak yollarına devam ettikleri anlatılır. Böylece, pek çok yerde bugün Sarı Saltuk’un makamı karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan en bilinenlerinden bazıları şöyledir: Kırım, Moskova, Danzing, Polonya, Bohemya (Pezonika), İsveç (Bivanjah) Türkiye (Babaeski , İznik, Diyarbakır, Bor ) Moldavya (Babadağı), Dobruca (Kalikra), Arnavutluk (Kroya).

Bugün, Bektaşi öğretisinin önemli söylencelerinden birini oluşturan Sarı Saltuk Söylencesi hemen her yıl aralık ayının son günlerinde bir bayram eşliğinde anılır. Sarı Saltuk bayramı Bektaşilerin mutluluk ve sevinç içinde kutladıkları günlerden biridir. Bu özel günde çocukların etraflarında olmasından özellikle mutluluk duyarlar. Ana teması bilginin, aydınlığın cehaletle, bağnazlıkla savaşması ve zaferidir.

images-61.jpg

26 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Seçme yazılar, Tasavvuf | 3 Yorum

Hacı Bektaş Veli’den öğütler…

images-43.jpg

Hacı Bektaş Veli’nin bazı öğütleri yolunu izleyenlerce dilden dile, kulaktan kulağa günümüze dek ulaştırılmıştır. Bunlar birer prensip olarak Bektaşi felsefesinde de işlenmiştir. Şimdi bunlara bazı örnekler verelim.

- Okunacak en büyük kitap, insandır.

-Ara, bul.

-Yol ile giden, yorulmaz.

-Bir yolu karanlık görüyorsan, belki perde gözündedir, yolda değil!.

-Her ne ararsan kendinde ara.

-Mürşitlik, alıcılık değil, vericiliktir.

-Bir saatlik tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.

-En küçüğümüz, en büyüğümüzdür.

-Kelam Hakk’tır.

-Nasip, verilene karşı alınandır.

-Arif olu da vermeyen ‘cahil’dir.

-El ele, el Hakk’a.

-Hakk’ın varlığından başka hiçbir şey kalıcı değildir.

-İslamın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıldır.

-Yolumuz, ilim, irffan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.

-Gündüz şevk ile dünya işine, gece aşk ile ahiret işine.

-Gelme, gelme; dönme, dönme; Gelenin malı; dönenin canı!.

-İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

-Eskiyi terk cahile ölüm; Arife ise, doğumdur.

-Yakin olmak, Allah’ta yok olmak ve Allah’la bekaa bulmak halidir.

-İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.

-Doğruluk, dost kapısıdır.

-Mümin, müminin aynasıdır.

-Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

-Marifet, nefsi silmek değil, bilmektir.

-Mertebe ve makam yoktur, dostun gönlünden başka.

-Her ‘yok’un yerine geçecek bir ‘var’ , sende vardır.

-Gözü ileride, gönlü geride olan kimse, yola gidemez

-İncinsen de incitme!.

-Yapacağın her iyiliği, makbule geçecek şekilde yap.

-Tövbenin tövbesi olmaz!.

-Nefsine ağır geleni, kimseye tatbik etme!.

-Her ne yaparsan, Hak rızası için yap.

-Fikirsiz alim, Nuh’suz gemidir, zikirsiz derviş nursuz kandildir.

- Çalışmadan geçinenler, bizden değillerdir.

-Oturduğun yeri pak et, kazandığın lokmayı hak et.

-İbadetin yeri başka, işin yeri bşkadır.

-En büyük keramet, çalışmaktır.

-Eline, diline, beline sahip ol.

-İşine, eşine, aşına sahip ol.

-Gönlün, elin, sofran açık olsun.

-Fakiyrlik, her yoklukta sakin olmak ve her varlıkta elde olanı dağıtmaktır. Yani yokluk ile arası iyi olmak, onunla uyuşmak ve varlıktan kurtulmaktır. Her çeşit yoksulluktan korkan arabozucudur. gerçek Fakiyr’in Hakk’tan gayrıya ihtiyacı yoktur.

-Yetmişiki milletin hepsine aynı nazarla bak.

-Düşmanının bile insan olduğunu unutma!.

-Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayın.

-Ayıpları örtücü ol.

-Kimsenin ayıbını görmeyen cana aşk olsun.

-Herşeyin anahtarını kendinde ara.

-Fakiyr o kimsedir ki, Allah’tan başka kimseye ihtiyacı olmaz.

-Gerçek bir derviş hic kimsenin verdiği üzüntüden sıkılmaz ve kırılmaz. Civanmert oduk ki, kırılmaya değer kimseyi bile kırmaz.

-Asıl körlük, nankörlüktür.

-Dört türlü cömertlik vardır. Mal cömertliği Bay’lara (zenginlere anlamında); ten cömertliği, gazilere; gönül cömertliği ariflere; can cömertliği aşıklara mahsustur.

-İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.

-Alimin uykusu, cahilin ibadetinden üstündür.

-Göze nur, gönülden gelir.

-Gözlüye gizli yoktur.

-Kendini temizlemeyen, başkasını temizleyemez.

Evet, Hacı Bektaş Veli’nin öğütlerinden bir demet sunmaya çalıştım sizlere…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

images-210.jpg

24 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 14 Yorum

Halk “aptal”mı? “Aptal yerine mi konuyor?”…

images-10.jpg

Aziz Nesin’den bir taşlama aktarınca size, birden aklıma bu soru geldi. “Bizim Halk aptal mı?” yoksa, “aptal yerine mi konuyor?“…

Bence bizim halk yerine göre ve işine gelince cin gibi… Yani, aptal değil… Ama APTALLIK ettiği de olmuyor değil… Bir süreliğine edebiliyor…

Aptallık ettiği en önemli noktalardan biri de “aptal yerine konmaya müsaade etmesi”

Çünkü, bu halk düpedüz “aptal yerine konuyor”…

AŞK kültürüyle hareket edenlerin böyle bir APTALLIKları olur bir süreliğine.. AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR sözü de buradan belir…

Bizim halk da bir AŞKa vuruldu… Ama bu, ilahi bir aşk değil, marazi bir aşk hikayesine dönüştü

Hele de şu Avrupa Birliği konusunda…

Öylesine aptal yerine kondu ki, neredeyse bu yakıştırmaya kendi de inanacaktı!…

Halka yalan söylendi, bazı ülkelerin eline verilen AB merhemi, sıra bize gelince, içine bir dolu çürük malzeme katılıp işe yaramaz, tedavi etmez hale getirilmiş halde ama üstüne bir şekerli cila sürülüp, içi çürük bir elma şekeri gibi, bu halkı da , APTAL YERİNE KOYUP önüne sürüldü. AL YE! BU ŞEKERİ diye…

Halk, aptal değildi. Değil de…Sadece,iyi niyetliydi, seçtiği yöneticilerin de kendilerine karşı dürüst olduğunu ve olması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü, dürüstlük arayışı sonucu denenmemişe oy vermeyi göze almıştı, belki daha dürüst çıkarlar diye!… Hepsi bundan ibaret.

Ama, ne oldu? Halk doğru bilgilendirildi mi? Hayır!.

İyi niyetli halkı aptallaştırmak için dört elle sarılanlar oldu bu çürük elma şekeri fabrikasına... Kimi yurdışından cazip ambalaj getirdi, kimi ünlü para babalarının ellerini ceplerine atıp çürük malın reklamını yapmasını sağladı… “Bir kısım medya” adıyla ünlenenler de bu tezgahın halka sunulmasında en büyük payı aldı. Kim bilir kimin ne çıkarı, ne amacı vardı bu çürük elmayı bizim halka yutturmakta? Yetişecekleri bir yer, ulaşacakları bir istasyon vardı da, bu çürük elma satışı onlar için bir araç mı olacaktı acaba?… Kim bilir!… Neyse, sonuçta halk aptal yerine kondu…

Şimdi halk kızgın… Çünkü, aptal yerine konmak, aptal olmayana yapılan en büyük hakaret!...
Bunu sineye çekmeye de pek niyeti yok!…

Zamanında doğru dürüst, gerçekten bilimsel olarak yapılan ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi amaçlamayan, halkı aptallaştırmak veya aptal yerine koymayı adet edinmiş çürük elma satıcıları yandaşlarının dışında yapılan araştırmalar, HALK NE DIYOR? diye baktıklarında, Halka doğru soruları yöneltip, doğru yanıtları almışlardı. Bu araştırmaların sonuçları da, halkın hiç de aptal olmadığını ortaya koymuştu. Üstelik de müzakereler açılmadan çok daha önce… Bu araştırmalardan birinin verilerine göre:
Eğer ucu açık süreç öne sürülürse,
Emeğin serbest dolaşımı verilmezse, AB’yi istemeyenlerin oranı % 70 lere gelirken,
AB yasaları TC anayasasının üzerinde olarak egemenlik haklarını ihlal ederse, istemeyenlerin oranı %90’lara çıkıyordu…

Bunlar duyuruluyor muydu?
Hayır…
Gazeteler veryansın halkın %72’si AB’ye girmek istiyor diyorlardı… Ama hangi AB’nin sunulmakta olduğunu yazmıyorlardı. Bu aynen şuna benziyordu… Size Nazenince bir hikaye ile aktarmaya çalışayım tabloyu…

Hasan ile Zeynep’in Hikayesi:

Hasan evlenmek ister, gözleri kendine uygun, hayatını paylaşabileceği bir güzel kız arar. Huyu güzel, endamı güzel, bilgisi güzel olmalı, kendisi gibi… Bir gün rastlar böyle bir kıza çeşme başında… Tanışırlar. Hasan bayılır Zeynep’e… tam da istediği gibidir. Vurulur, aşık olur. Kızla evlenmek ister. Onunla evliliği Hasan’ı çok mutlu edecektir. Hasan da Zeynep’i mutlu kılacaktır. Yani her iki taraf için güzel bir evliliktir. Böyle bir sevdayla yola çıkar Hasan… Her gün Zeynep’in hayaliyle yatar, onun düşüyle kalkar…

Taliptir Zeynep’e… Haber iletirilir. Zeynep’in ailesi Hasan’ı öteden beri tanımaktadır. Hasan eski köklü bir aileden gelmedir. Ancak, zaman içinde ailesi küçülmüş, eski haşmetini biraz kaybetmiştir. Ama, dürüst, sözüne güvenilir gençtir. Dinamiktir, çalışkandır, eğitimini biraz sekteye uğratmıştır ama, eline fırsat geçerse bu eksiğini tamamlayabilir… Yani, Hasan’a biraz yatırım yapılırsa, pek bir fiyakalı olabilir…Hele bir eğitim düzeyi yükselirse, Hasan ne ceher olur!…

Kızın ailesiyle Hasan’ın ailesi çeşitli defalar görüşürler. Evlenmek kolay değildir. Hele talip olan için yapılacaklar listesi vardır önünde…Ama, mahallenin diğer gençlerinden de Zeynep’in ailesiyle evlilik yapmış olanlar vardır. Onlar örnek alınarak, geleneğe uygun şekilde bir yol izlenirse işler kolayca olur ve “ben de Zeynep’ime kavuşurum” diye düşünür bizim Hasan…

Gerekli geleneksel yollar izlenir, koşullar bellidir gelenekte. Herkes ne yapıyorsa aynen yapılacak diye düşünür Hasan… Çünkü gelenek ya bu!… Ona ayrı, buna ayrı olmayacaktır. Geleneğin şartları zor da olsa, taliptir bu güzel kıza… Elinden geleni yapar, kendini borca, harca sokar, kendine çeki düzen vermeye, kemer sıkmaya hepsine razı olur… Sonu güzel olacak diye bu evliliğin… Aklı fikri Zeynep’tedir.

İşin ilginç tarafı ve henüz Hasan’ın bilmediği yönü, Zeynep’in bir ablası vardır, evde kalmış… Çirkin mi çirkin, çürük elma gibi. Kimse talip olmaz bu ablaya, adı Hatice. Ama, Zeynep’in ailesi bir kurnazlık düşünür. Aile meclisi bir araya toplanır, önce Hatice’yi gelin etmeyi planlarlar. Hem de bizim iyi niyetli, saf düşünceli Hasan’ı kandırarak… O’na Zeynep’i gösterip, Hatice’yi gelin olarak vermek üzere bir tezgah kurarlar. Bu tezgaha kimler karışmaz ki!… Sanki herkes bu günü dört gözle bekliyormuş!… Hasan’ın ailesinden de işbirlikçiler bulurlar… Örtülerin altında, gelinin gerçek yüzünü göstermeden, nikah masasına Zeynep yerine Hatice’yi oturtmak planlarını yaparlar.

Hasan sabırla ve büyük bir gayretle son dakikaya kadar her istenileni kendi koşullarını sonuna kadar zorlayarak yerine getirmeye çalışmıştır. Ancak, içini bir kurt kemirmektedir. Bizim geleneklerde, “cemal cemale bakmak önemlidir” diye düşünür. Diğer akranları nikah masasına oturmadan hepsi gelinle cemal cemale bakmış, birbirlerinin gözlerinin içinde sevgiyi görmüştür. O da bunu istemektedir. Nerden çıktı bu örtülü gelin? diye düşününmekten kendini alamaz… Nikahtan önce bir kez kendi geleneğe uygun hareket etmeyi isteyecektir.Herkese uygulanan ona da uygulanmalıdır. Bu da onun yegane koşuludur. Artık iş nikah kıyılmasına gelmiştir. Masaya oturacaklardır nikah için… Hasan bastırır, “ağalar, ben sizin her isteğinizi kabul ettim, bütün zorluklara katlandım, güvendim, şimdi siz de benim yegane isteğimi kabul etmelisiniz, gelinle, cemal cemale bakıp sonra nikahı kıyacağız”… Ortalıkta buz gibi bir rüzgar eser!… Hani Hasan aptaldı!…

Hatice’nin ailesini alır bir telaş… Eyvaaaah… ya şimdi vaz geçerse!… Ya şimdi dönüp gider bambaşka kızlara bakmaya başlarsa, kapımızda çürük elmamızı satacak başka enayi nerden buluruz! “Bari kapıda bekletmenin bir yolunu bulalım, o arada bir çare düşünürüz enayiyi kazıklayacak”… diye planlar yapmaya başlarlar. Kimler gelip gitmez ki bu arada Hasan’ın evine… Bir bakarsınız, son zamanlarda mahallenin gözde jönü, İngiliz şapkalı mösyö, arabuluculuğa soyunmuş, şıp demiş damlamış Hasan’ların eve.. Bayram değil, seyran değil… Bu ne muhabbet!… Kimi gün de, herkesin korkunç yenge olarak da tanıdığı ama daha çok Alman yenge lakabıyla bilinen yengeleri, hiç yoktan, biraz olsun cilveli konuşmaya başlar…Hasan’a soğuk gülümsemeyle de olsa birkaç hoş söz eder… Amaçları hep aynı, Hasan gelinin yüzünü apaçık görmekte ısrar etmesin diye… Hasan aptal ya!… Kandıracaklar…

Hikaye böyle devam eder… İşte biz de şimdi hikayenin tam burasındayız…
Hasan aptal mı, aptal yerine mi kondu?

Hikayeye göre, Hasan aptal ise, veya aptallık edecek ise, bu güzel sözlere, gösterilen yapmacık yakınlığa inanacak ve nikah masasına kendi koşulundan taviz vererek oturacak, içindekini görmeden çürük elmayı, pardon, Hatice’yi nikahına alıp, Zeynep’le nikahlanmadığını ancak nikah masasından kalkınca mı öğrenecek… Sonra deyim yerindeyse, üstüne bir güzel soğuk su içecek!…

Yok böyle değil de, aptal yerine konduysa, sabrının son kertesinde ısrarcı olacak, kendi koşulunda diretecek ve “cemal görmek istiyorum” diyecek!…

Bakalım hikayemizin kurgusu bize Nazenince ne sunmuş…

Hikayemizin kurgusuna göre, Hasan, nikahlanmak üzere olduğu kızın Zeynep olduğundan emin olmak ister… Kuşku içini kemirmektedir. Çünkü Zeynep’in ailesi geleneklere göre davranmamakta, her an yeni koşullar öne sürmektedirler… Hasan, tüm iyi niyetine rağmen, kendini aptal yerine koyabilen, kandıran, güvenilmez bir ailenin ferdi olmanın ne yarar getireceğini sorgulamaya başlar…Zeynep’e olan aşkı ne denli büyük olsa da, evlilik sonuçta sadece Zeynep’le değil tüm aileyle akrabalığı, aile bağlarını kurmaktadır. Güvensizlik üzerine böyle bir bağ kurulabilir mi!… İçten içe sorgulamakta ve huzursuz olmaktadır…

Hasan nikahtan önce, kiminle, neyle nikahlandığnı iyice anlamak, emin olmak ister ve “cemal görme” kouşunda ısrarcı olur… Tereddütler, kem kümler sürünce de masadan kalkar ve “Ben Zeynep’ten vazgeçmiş değilim. Ama cemalini görerek nikah kıymak isterim. Gelenek böyle...” der…Anlamıştır, Zeynep yerine dedikodusu dolaşan, çürük elma lakaplı Hatice’yi masaya oturtmaya çalıştıklarını…

“Ya Zeynep”i verirsiniz, ya da “siz Zeynep’i verene kadar nikah masasına gelmiyorum” der… İçi rahatlamıştır… Üzerinden büyük bir yük kalkmıştır. Şimdi başı dik, yoluna devam edecektir. Zeynep’ten, ya da Zeynep’lerden vazgeçmeden… Ama, Zeynep uğruna Hatice’yle nikahlanmadan…

Hasan gelinin cemalini göstermemekte bunca ısrarın altında bir bit yeniği olduğunu düşünerek, akılcı davranmış , son anda ömür boyu bedbaht olmaktan paçayı kurtarmıştır.

Elbet güzel Zeynep’ e aşkı devam eder, bu aşk onu olgunlaştırır… Zeynep’e benzer başka nasiplere de bakar olur… Olur ya, bir gün nasibi açılır, dünyada Zeynep’ten başka kız mı yok!

Bilemezdi ki, gözleri kör olmuştu…AŞK işte.. Zeynep’in aşkından dünyayı görmez olmuştu!…

Ama, büyükler demişler ki, BİR MÜSİBET, BİN NASİHATTEN İYİDİR!…

Bazen ŞER gibi görünen şeyler başka bir HAYRA alamettir…

Hikaye bu ya…. Nazenince anlatmaya çalıştım ahvalimizi…

Kıssadan hisse alanlara AŞK OLSUN…

Nazenin…

23 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Siyasal hayat | 1 Yorum

Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihleri üzerine…

Sanırım sitedeki yazılara Hacı Bektaş Veli hakkında bilgi vererek başlamalıydık. Ancak, siteyi oluştururken tamamen acemice başladığım için hangi konuya ağırlık vermek isteyeceğimi bile bilmiyordum. Sonra kendiliğinden sitemiz Alevi-Bektaşi Kültürü ağırlıklı olarak şekillendi. Bu yüzden de yazılar arasında bir sistematik bağlantı yok. Her gün, eskilerin deyişiyle, “zuhurattan ne çıkarsa“, onu gündeme getiriyoruz. Sözü gelmişken vurgulayalım, Bektaşi sofralarının da adeti böyleymiş. Baba sofrada hangi konuyu işleyeceğini,ele alacağını önceden planlamazmış. Kimi zaman sofraya katılan misafirlerden esinlenerek kimi zaman da güncel konuların etkisiyle hangi konu zuhur ederse, yani o sırada önemli görünürse, o konuyu açar işlermiş. Ama, örneğin Nevruz veya Muharrem gibi özel günlerde mutlaka o günün anlam ve önemini dile getiren, anlatan konular ele alınırmış. Bunun yanısıra, başka konulara da yer verilebilirmiş… Bizimki de biraz Bektaşi usulu oldu… Zuhurata bağlı gelişti…

Bu kadar ön bilgiden sonra gelelim Hacı Bektaş Veli konusuna. Gerçi Hacı Bektaş hakkındaki bilgilere birçok yerde bulabilirsiniz ama ben size yine de gerek gördüğüm vurgulamalara yer vererek burada değinmek istiyorum. Ola ki, sitemizi takip edenler arasında henüz Hacı Bektaş Veli ile tanışmamış olanlar vardır… Ya da ellerinin altında gerekli kaynakları bulunduramayanlar vardır, hiç değilse onların işine yarar…

Bedri Noyan Dedebaba‘nın Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin hayatı hakkında yapılmış araştırma ve bulunmuş bilgilerin derli toplu bir dökümünü bulmanız mümkündür.

Edindiğimiz bilgileri toparlayınca, Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’ın Nişabur kentinde doğduğunu öğreniyoruz. Doğum ve ölüm tarihleri bazı eserlerde biraz farklılık göstermektedir. Malesef Bektaşilik üzerine yazılmış eserler II. Mahmut dönemi başta olmak üzere çeşitli defalar tahrip edildiğinden kütüphanelerde bu konuda güvenilir kaynaklara ulaşmak henüz pek mümkün değildir. Ancak, halkın elinde Bektaşiliğe düşmanca hisler beslemiş olanlardan gizlenmiş ve korunabilmiş eski evraklar bulunması mümkündür. Bunlar belki zamanla ortaya çıkarılabilecektir. Bir kısım evrak da Bektaşiliğin kapatılma devresinde Naci Baykal Dedebaba zamanında Arnavutluk’a kaçırılarak korunmuştur. Oralardaki kaynaklara ulaşıldığında da yeni bilgiler elde edilebilir. Bu konuda sitemizde verilen bağlantılardan Gazi Üniversitesi bünyesindeki Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin sitesine girebilir ve onların yayımladığı derginin Arnavutluk arşivleri ile ilgili kısmından yararlanabilirsiniz.

Hacı Bektaş Veli Kütüphanesinde bulunan ve hicri 744 de yazıldığı bilinen Velayetname’sine göre Hacı Bektaş Veli 1242 yılında doğmuş, 1272 yılında Suluca Karahöyük’e yerleşmiş, 1337 yılında da çocuğu olmaksızın , “bila-veled” olarak Hakk’a yürümüştür.

Ahmet Eflaki, Menakıb-ül-Arifin adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin Mevlana ile görüşmüş olduğunu yazmıştır. Mevlana’nın 1273’te vefat ettiği bilinir. Demek ki bu tarihten önce görüşmüşlerdir.

Aşık Paşazade‘nin Hacı Bektaş’a yönelik bir kıskançlığı vardır. Bazı yazarlar Aşıkpaşazade’nin koyu Sünni inanca sahip olması nedeniyle Hacı Bektaş ve Bektaşi yolu ile ilgili doğru olmayan bilgiler aktardığını ileri sürerler. Dolayısıyle, Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili olarak da diğer tüm kaynaklarla uyuşmayan bir zaman ileri sürer. Onun hesaplarına göre Orhan Gazi ile görüşmemiştir. Oysa diğer birçok kaynak görüştüğünü ileri sürer.Orhan Gazi 1235 te Bey olur.

Bedri Noyan Dedebaba kitabında şu bilgilere yer verir: (cilt 1, s:16)

Tarihçi Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman adlı kitabında Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’yi teşkilat kurup, bir ocak açamayacak kadar cezbe içerisinde bir derviş olarak kabul etmektedir. Prof. Fuad Köprülü bu görüşü paaylaşmamakta ve Aşık Paşazade’nin kıskançlık yaptığını yazmaktadır. Köprülü’ye göre, “Tarikat silsilesi Kutbeddin Haydar, Lokman Perende, Ahmet Yesevi gibi tanınmış, değerli sofilere çıkan ve Makaalat Fevaid ve Fatiha Suresi Tefsirleri gibi eserler yazan Hacı Bektaş Veli’nin İslam bilgilerine derin bir şekilde vakıf olduğu kesin bir gerçektir. Böyle bir kişinin meczup olduğu düşünülemez”.

Keza, Prof. Fuad Köprülü Aşık Paşazade’den başlayan bu Bektaşi düşmanlığnıın Sunni müelliflerde görüldüğünü, bu yanlış kanaate Avrupalı müdekkiklerle (incelemecilerle) birlikte kendisinin de bir zamanlar kapıldığını, fakat sonradan ele geçirdiği yeni birçok belgede görüş ve fikirlerini değiştirdiğini yazmaktadır. Sayın Köprülü, bu konuda Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Tevella, Teberra, On İki İmam Sevgisi ile “Şira-i isnaaşeriyye”yi savunduğunu, Bektaşilerin OSmanlı Saltanatının kuruluşu ile çok alakalı olduklarını kaydetmektedir.”

“Prof. Fuat Köprülü, “Bektaşilik, doğrudan doğruya eski Türkmen an’anesinin doğurduğu ve adeta milli mahiyyeti haiz bir tarikattir. Bununla beraber Bektaşilerin dahi kendi Pirleri hakkındaki malumatları çok basit ve noksandır. Aşık Paşazade tarihinde verilen izahat, cidden tenkid ve tashihe şayan olduğu halde, daha hiçbir Bektaşi onları ilmi bir surette tenkide teşebbüs edemedi” diyorlar. Sayın Prof. F.Köprülü de Aşık Paşazade’nin Hacı Bektaş Veli hakkında verdiği bilginin doğru olmadığını, bu cümlesi ile , pek açıkça anlatmışlardır.

…. demektedir.

ABD’deki Michigan Bektaşi Dergahı’nın yayın organı Bektaşilik Sesi adlı dergiye göre 1236’da Nişabur’da doğmuş, 1256’da Bektaşiliği kurmuştur. Annesi Ahmet Efendi Kızı Hatem Hatun (Hateme Hatun)dur. Babası ise bölge valisi, yöneticisi konumunda yetkili bir kişidir. Dergideki yazıda “Hz. Pir Hacı Mektaş’a babası İbrahim’in vefatında, onun yerine geçip halkı idare etmesi önerilmişse de, kabul etmemiştir. O, kendi yolunda yürümeyi, mistik kemaline ulaşmayı ülkü edinmiştir” denildiği belirtiliyor. Yine bu yazıya göre Hz. Pir 1254’te Hoca Ahmet Yesevi tarafından ekran ile kisve giymiş ve 1255 de Rum’a gitmesi emredilmiştir. 1255’te Suluca Karahöyük’e gelediğinde başka mutasavvıflarla toplantı yapmış, 1256’da da dünyanın ilk Bektaşi dergahını oraya kurmuştur ki, bugün bütün Bektaşilerin en büyük merkezi olarak yine burası tanınmaktadır. Buraya bugün Dergah-ı Pir veya Pir Evi denir. Bektaşi tören ve usullerini tanzim etmiş, zaman zaman gelen yözlerce kişiye nasip vermiştir. Günden güne muhipleri çok artmış ve dervişleri, halifeleri bütün Anadolu’ya yayılmıştır. Yine bu yazıya göre , Hz. Pir’in yaşamı sırasında dervişleri , baba ve halifelerinin sayısı 999.000 ve müridlerinin sayısı 8.000.000 olup, 1313 yılında 93 yaşında Hakk’a yürümüştür.

Kaynaklara baktığımızda, 1209 ile 1337 yılları arasında bir zaman diliminde uzunca bir ömür sürdüğü (çoğu kaynağa göre 90 küsur yıl, bir kaçına göre de 60 küsür yıl) anlaşılıyor.

Peki Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihlerinin şu veya bu olmasındaki farlılık ne ifade ediyor? Öncelikle, Orhan Bey ile görüşüp görüşmediği konusu var. Görüşmüş olsa da olmasa da, Yeniçeri ocağının Bektaşilikle ilişkisi hiçbir şekilde yadsınamaz. Dolayısıyle ister yüz yüze görüşerek Yeniçeri ocağındaki etki merkezi kurumsallaştırılmış olsun, ister Hacı Bektaş’ın gıyabında sonradan onun adına, ardılları tarafından oluşturulmuş olsun, Yeniçeri Ocağının inançsal ortamı, eğitsel ortamı üzerinde Bektaşiliğin formatlayıcı etkisi tartışmasız olarak ortadadır.

Anadolu’ya ne zaman geldiği konusunda da Mevlevi’likle olan ilişkisi bence önemlidir. Bildiğiniz gibi Şems bir Bektaşi dervişi olarak tanınır. Mevlana da Şems’le karşılaşmasından sonra Mevleviliğin asıl ürünlerini vermiştir. Dolayısıyle işlenen felsefe Bektaşilik ve Mevlevilikte bunca benzerlik gösterir. Ancak, biri halk versiyonu, diğeri saray versiyonudur. Ama, ikisi de Türk Tasavvufudur. Hümanist felsefedir. Zaten islam tasavvufunu Arap ve Acem baskısından arındırdığınızda geleneklerinimizin şekillendirmesi Türk Tasavvufunu ortaya koyar. Eğer Şems konusunda söylenenler doğruysa, o tarihlerde Bektaşilik oluşmuş Şems de bu felsefeyle yetişmiş olmalı ki Mevlana ile karşılaşsın ve bu felsefeyi aşılasın… o zaman muhtemelen Mevlana’nın ölümünden sadece bir yıl önce gelmiş olmamalı Hacı Bektaş Anadolu’ya…. Daha önce gelmiş olması daha mantıklı görünüyor.

Sadece Hacı Bektaş Veli’nin doğum- ölüm tarihleri değil, hocası olduğu düşünülen Lokman Baba’nın kimliği üzerinde de farklı rivayetler mevcut.

En yaygın ve kabul gören bilgiye göre, Hacı Bektaş Veli, Herat’ta tekkesi bulunan ve Ahmet Yesevi Ocağına bağlı olan Lokman Pirende tarafından yetiştiriliyor.

Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi’nden bir alıntı var Bedri Noyan’ın kitabında ve buradaki bilgi sanki Lokman Baba’yı daha farklı tanıtıyor:”Baba İlyas Horasani’nin dört üğlu vardı: Şemseddin Mahmud,Muizeddin Ali, Zyaeddin Mesud, Muhliseddin Musa. Bunlara Çür-erkan denirdi. Halifelerinden İbek veya Aybek Baba, Behlül Baba, Saltık Baba, Lokman Baba pek meşhur olup bunlara da Çar-yar denilmiştir. Tarikat-ı Bektaşiyye kurucusu olan Hacı Bektaş Baba bu Çar-yar’dan olan Lokman Baba’nın halifesi idi”…

Ama, kesin olan birşey varsa, Hacı Bektaş Veli Lokman Baba’dan aydınlanıyor.O da Ahmet Yesevi’den…

Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya yerleşince ki, o sıralar bu bölgeye “Rumeli” denirdi, burada bulunan dört önemli gruptan biri olan “Abdalan-ı Rum Erenleri” ile görüşmeler yapmış, onları kendi çevresinde toplamıştır. Bunlara ilişkin sayabileceğimiz isimler arasında, Taptuk Emre, İbrahim Hacı, Sarı Saltuk, Nurettin Hoca, Seyyid Mahmudi Hayrani, Ahi Evran, Molla Saadettin (Said Emre) gibi isimler bulunmaktadır. Tüm bu Abdalan-ı Rum’un Bektaşiliğin oluşmasındaki rolu çok büyüktür.

Aynı zamanda, buraya yerleştiği zaman tanıştığı İdris Hoca’nın eşi olan ve kendisinin de “kız edindiği” yani yol evladı olarak kabul ettiği Kadıncık Ana’nın hem Hacı Bektaş’a hem de Bektaşiliğin oluşmasına katkısı büyüktür. Geleneksel olarak aktarılan bilgiye göre, Kadıncık Ana (Kutlu Melek adıyla da bilinir) kendisini hizmete adamıştır. Bütün sofralarda onun hizmeti vardır. Maddi ve manevi olarak hizmet eder… Kadıncık Ana olmaksızın sofralar açılmazmış. Velayetnameye göre Hacı Bektaş Veli himmetini de Kadıncık Ana’ya intikal ettirmiştir. İşte bu yüzden Hacı Bektaş’ın emaneti, himmeti, dolayısıyle onun evlatları Kadıncık Ana kanalıyla devam etmiştir. Bu cümle aynen bu şekilde doğrudur… Çünkü Kadıncık Ana daha sonra dergahta yeni dervişlerin, babaların yetişmesinde etkin olmuş, bildiğini öğreterek aktarımda bulunmuştur. Abdal Musa’nın yetişmesindeki rolü yadsınamaz. Bazıları Hacı Bektaş’ın soyunun Kadıncık Ana’dan devam ettiği şeklinde yorumlamıştır olayı ve bu nedenle de onun Hacı Bektaş’la evlendiğini ileri sürmüşlerdir. Diğer bazıları ise, bunun bir manevi olay olduğunu, irşad ve himmet olayı olduğunu ileri sürmüşler ve yine bu yol evlatlığı bağının Kadıncık Ana kanalıyla sürdürüldüğünü kabul etmişlerdir. Sonuçta, ister bel evladı, ister yol evladı kanalıyla olursa olsun, Hacı Bektaş Veli’nin ardındaki en önemli kişi Kadıncık Ana’dır.

Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişinde orada var olan dört zümreden Baciyan-ı Rum’un başı olduğu da söylenir. Baciyan-ı Rum teşkilatı, Ahilik müessesesinin kadınlar kolu şeklinde işleyen bir Kadın esnaf kurumudur.

22 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | 8 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Hatayi’den (Şah Hatayi ve Can Hatayi)

Sıra geldi Hatayi’ye…
Bilir miydiniz bilmem ama Hatayi mahlasıyla yazan iki Bektaşi şairi vardır. Bunlar bir baba-oğuldur. Baba Şah Hatayi mahlasıyla, oğul ise Can Hatayi mahlasıyla yazar.

Önce Şah Hatayi’den bahsedelim. Aslında birçoğunuz onun hakkında pek çok şey duymuşsunuzdur. Asıl adı Şah İsmail’dir. Aruz ve milli vezinde birçok şiiri yani nutukları vardır. Baba tarafından Halveti şeyhlerinden Şeyh Safi-i Erdebili’yle, anne tarafı ise Uzun Hasan Bey’le akrabalığı vardır. Pek çok nutku ve nefesi vardır. Bektaşi edebiyatının kurulmasında çok önemli rolü olmuştur. Öğretiyi bu eserlerde ince bir şekilde ve çok akıcı bir dille kullanmıştır. Bu yüzden halkın aklında kolay kalmış ve dilden dile dolaşarak günümüze ulaşmıştır.

Çaldıran Meydan savaşında Yavuz Sultan Selim’e yenilince, eşi Taçlı Sultan ile oğlu El-Kas Mirza, tutsak edilmiştir. Daha sonra oğlu El-Kas Mirza Yeniçeri yazılarak Niş kalesi kumandanlığına atanmıştır. Oğlu da babası gibi Hatayi mahlasını kllanmıştır. Ancak nefeslerin bazıları sadece Hatayi mahlası taşımakta ve hangisine ait olduğu kesin olarak saptanamamaktadır. Diğerlerinde genel olarak baba Şah Hatayi, oğul ise Can Hatayi mahlasını kullanmışlardır. Hatayi 1523 yılında Hakka yürümüştür.

Önce Şah Hatayi’den bir örnek verelim:

Gönül ne gezersin seyran yerinde
Alemde her şeyin var olmayınca
Olur olmaza dost deyüp gezme
Bir ahdine bütün yar olmayınca

Yürü sofi yürü yolundan azma
İlin gıybetine kuyular kazma
Varup her dükkana metaın çözme
Yanında mürşidin var olmayınca

Kalktı havalandı gönülün kuşu
Kavga gıybet etmek kötünün işi
Üstadın tanımaz bunda her kişi
Anın kim mürşidi er olmayınca

Varup bir kötüye sen olma nöker
Çerhine değer de, dolunu döker
Ne Huda’dan korkar, ne hicab eder
Bir kötüde namus ar olmayınca

Şah Hatayi‘m edem bu sırrı beyan
Kamil midir cahil sözüne uyan
Bir baştan ağlamak ömredir ziyan
İki baştan muhib yar olmayınca.

Bir tane daha Şah Hatayi’den

Erenler serveri Şah-ı velayet
Aldı mü’minlerin elin eline
Hanedan dostuna eyler hidayet
Mü’min olanları çeker yoluna

Eğer bende isen Şah-ı Merdan’a
Ali gibi sen de kalma noksana
Bir talibi pişir getir meydana
Ezel ebed la gelmeye diline

Nasihattır benden sana emanet
Sadık emanete etmez hiyanet
Yemek ile içmek için bir adet
Kurdu Hak arslanı mü’min kuluna

Erenler gittiği yolları gözle
Gözet bir kamilin izini izle
Mü’min kardeşlerin aybını gizle
Girmek ister isen rahmet gölüne

Mürşide rehbere eyle itaat
Zahirde batında gözle sadakat
Muhammed Ali’den kaldı emanet
Bağçe donanınca güller alına

Muhammed Ali’ye kırklar katıldı
Anda varlıkları cümle atıldı
Bir yahudiye kul oldu satıldı
İstek Hak olduğu bundan biline

Şah Hatayi‘m cennet kapusun açtım
Cömert olanların dolusun içtim
Bahil olanları ayırdım seçtim
Bahilden gayrısı cemde buluna

Şimde de sadece Hatayi mahlasının kullanıldığı nutuklarından bir örnek :

Muhammed Ali’yi candan sevenler
Yorulup yollarda kalmaz inşallah
İmamı Hasan’ın yüzün görenler
Hüseyin’den mahrum olmaz inşallah

İmamı Zeynel’den bir dolu içen
İmamı Bakır’dan kaynayup coşan
Sıdk ile İmam Ca’fer’e koşan
Bundan özge yola sapmaz inşallah

İmamı Musa’dan gelen erenler
Can baş feda edup cemler görenler
İmamı Rıza’ya zehir verenler
Divanda şefaat bulmaz inşallah

Bir gün olur okuturlar defteri
Şah oğlunun elindedir teberi
Uyanınca Takıy Nakıy, Askeri
Açılan gülümüz solmaz inşallah

Hatayi der bu iş bir gün biter a
Özünü katagör ulu katara
Mehdi şevki bu cihanı tutar a
Şah oğluna sitem olmaz inşallah

ve son olarak Can Hatayi mahlasıyla bir nutuk örneği: (oğul Hatayi’den)

Kerem eyle mür’vet eyle
Hatırları yıkma gönül
Şol yüzüne bakmayanın
Sen yüzüne bakma gönül

Deme şu şöyle, bu böyle
Doğrusunu gel sen söyle
Söylersen yüzüne söyle
Sakın gıybet etme gönül

Nefs atına binip aşma
Gülsüz çöllerde dolaşma
Olur olmaz iddalaşma
Canın köze yakma gönül

Bir kardeşe meyil verip
Çok tuzun ekmeğin yeyip
Zerrece kusurun görüp
Canın köze yakma gönül

Kaz kuyuyu boyunca kaz
Çıkacağın bilip de kaz
Gezdiğin yerlerde hoşça gez
Doluları dökme gönül

Can Hatayi
dedi eyvah!
Sonra senin başına vah!
Vasiyyetim budur billah,
Kendini methetme gönül…

Evet bugün de Hatayi ile tanıştık…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

19 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum yapın

Bektaşi Nefesleri- Kaygusuz’dan

Hepiniz adını duymuşsunuzdur. Hacı Bektaş Veli’nin ardalarından Abdal Musa vardır, hani Kadıncık Ana’nın yetiştirdiği. İşte Kaygusuz’un yetişmesinde de en önemli pay Abdal Musa’nındır. Ondördüncü yüzyıl sonları ve onbeşinci yüzyıl başlarında yaşamıştır. Abdal Musa’nın halifesi olarak tanınan Kaygusuz çok eser vermiş ve Bektaşi öğretisini eserlerinde başarıyla yansıtmış biridir. Aruz vezniyle yazmanın yanısıra düz yası biçiminde eserleri de vardır. Onun yaşamını konu alan “Kaygusuz Velayetnamesi” adlı bir eser de bulunmaktadır.

Kendisi Alanya Beyi’nin oğludur. Asıl adı ise “Ala’addin Gaybi’dir. Yaşadığı dönemde Mısır, Osmanlı toprakları dahilindedir ve bazı cönk defterlerinden anlaşıldığına göre Mısır ve civarında görev yapan birçok Bektaşi bulunmaktadır. Kaygusuz da Abdal Musa’nin halifesi olarak Mısır’a gitmiş ve burada Bektaşi dergahlarında hizmet vermiştir. Mısır’da adına dört adet dergah kurulmuştur. Bunların en ünlüleri Kasrül-ayn ve Cebel-i Mukattam tekkeleri olarak bilinir. Cebel-i Mukattam’daki dergah, bugün Atom Araştırma Merkezi olmuştur. Bu dergah Atom Araştırma Merkezi olmadan evvel Kaygusuz Dergahı olarak bilinmekte ve ziyaret edilmekte imiş.

Gülüstan, Cevhername, Minbername, Kitab-ı Mitğlata, Vücüdname, Dolabname, Sarayname gibi eserleri bilinir.

Kaygusuz birçok Bektaşi Babası’nın ve Dervişinin yetişmesini sağlamıştır. Bunların bir kısmı daha sonra Anadolu topraklarında da hizmet vermişlerdir.

Nefeslerinden iki örnek verelim:

Evliyadan gelen kelam
Okunan Kur’an değil mi?
Gerçek evliyanın sözü
Sure-i Rahman değil mi?

Çün Hak seni yarattığı
Zatına mir’at ettiği
Tecellii zat kıldığı
Suret insan değil mi?

Hak haberin dinleyene
Candan kabul eyleyene
Hak bilip anlyana
Sözümüz burhan değil mi?

Gerçek elini tutmayan
Gönlün ana terkitmeyen
Hakkı batıldan geçmeyen
Cahilü nadan değil mi?

Ey Kaygusuz halin nola
Sende gidegör bu yola
Hak kerem edicek kula
Hak günden ayan değil mi?

Şimdi sizlere sunacağım nefes belki de en sevdiklerimden biri…. Bakalım siz de beğenecek misiniz? Nazenin’den sevgilerle:

Yücelerden yüce gördüm,
Erbabsın sen Yüce Tanrı
Bu Allah’lığı sen nereden,
Satın aldın, kaça Tanrı?

Ali ile bir olmuşsun,
Bir mektepte okumuşsun,
Ali olmu hafız kelam,
Sen okursun hece Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın,
Gelip geçsin kullar deyu
Hele biz beri duralım,
Yiğit isen geç a Tanrı…

Yaratmışsın bağ ü cennet,
Kulların etsinler sohbet
Cehennemi niçin yaptın,
Be akılsız koca Tanrı…

Unuttun diye namazı,
Bizi ateşe atarsın
Kul yanması abes değil,
Gel bas kızgın saça Tanrı…

Senin kulların anılır,
Atası anası ile
Senin anan baban yoktur,
Benzersin bir hiçe Tanrı…

Seni her yerde görürüm,
İçini dışını bilirim
Sırrın halka faş edersem,
Halin olur nice Tanrı…

Kaygusuzum der buradan,
Cümle mahluku yaradan
Kaldır perdeyi aradan,
Gezelim bilece Tanrı…

Nasıl? Harika bir “Nazlanma” örneği değil mi? Tanrı’yı kendine bu denli yakın gören, onunla nazlana nazlana, cilveleşe cilveleşe konuşan bir Bektaşi fukarası… Tanrı onun için “sevgiyle yaklaşılan, sevilen”dir… O da Tanrı için “sevdiğidir”… Dolayısı ile, Tanrı ile kendisini öylesine bir sevgi, aşk içinde görür ki, onun da böyle nazlanmasını sevgiyle karşılayacağından emindir. Yani “korku” yoktur bu bağın özünde… Korku sadece “sakınmak” anlamlarında vardır. Ürkmek anlamında değil. Tanrıyı gücendirmekten korkar, ama Tanrı’nın ona öfkeleneceğini falan aklına bile getirmez. Çünkü, öfkelendirebilecek sevgisizlik duygusudur ve kendisinde sevgisizlik ne gezer!… O, öyle büyük bir sevgiyle bağlıdır ki Tanrı’ya… ayrı gayrı bile görememektedir… İşte nazlanmanın özü de bu duygudur. Tanrının sevdiklerinden olduğunu bilmek!…. Bir çocuğun kendisini sevdiginden emin olduğu ana-babasına yapabileceği naz gibi, koşulsuz sevgiyle bağlı olmanın getirdiği sonsuz sevgi….
Aşk….
Kaygusuz bunu yukarıdaki nefesinde çok güzel işlemiş…. AŞK OLSUN….

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

19 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 6 Yorum

2006 YILI HACIBEKTAŞ VELİ DOSTLUK VE BARIŞ ÖDÜLÜ SAHİBİNİ TANIYALIM:

Miyase İLKNUR
images-27.jpg
Gazeteci – Yazar.

Miyase İlknur, 1963 yılında Elazığ’da doğdu. İlk ve Ortaokulu Elazığ’’da liseyi İstanbul’da okudu. Yüksekögrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünde yaptı.

Öğrencilik yıllarında başladığı gazetecilik mesleğini sırasıyla Türk Haber Ajansı, Milliyet Gazetesi, Günaydın Gazetesi, Nokta Dergisi ve Cumhuriyet Gazetesi’nde sürdürdü. Halen Cumhuriyet Gazetesinde Haber-Araştırma Merkezinde görev yapmaktadır.

Bu güne kadar Alevilikle ilgili iki kitabı yayımlandı. İlki 1994 yılında Cemal ŞENER’LE birlikte hazırladıkları “Alevilik ve Şeriat” diğeri 2000 yılında Alevi Mizahının konu edildiği “Bahçe Biziz Gül Bizdedir” adını taşıyor.

Türkiye’de ilk kez 1989 yılında Aleviliğin konu edindiği dizi yazıyı İlhan SELÇUK’LA birlikte hazırladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde bu güne kadar farklı tarihlerde Aleviliği konu edinen dizi yazıları yayımlandı. 1986 yılından itibaren Türkiye’de ivme kazanan Alevi örgütlenme çalışmalarına aktif olarak katıldı. Karacaahmet ve Şahkulu Sultan Dergahları’nda yönetim kurulu ve mütevelli heyet üyeliği görevlerinde bulundu. Almanya Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü ile Karacaahmet Vakfı’nın kurucu üyelerinden olan İknur, Hacıbektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri çerçevesinde Cumhuriyet Gazetesinin çıkartmış olduğu Hacıbektaş Veli eklerinin hazırlanmasında koordinatör ve yazar olarak görev aldı.

Alevi inancı ve kültürüyle ilgili olarak yurtiçinde ve yurtdışında pek çok panel, sempozyum ve televizyon programına katıldı. Kendisi de Alevi kültürüyle büyümüş olan Miyase İlknur, Ağuiçen Ocağına mensup bir aileden gelmektedir.

17 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | Yorum yapın

Bektaşilik Bir Tarikat Mıdır?

images4.jpg
Bektaşiliğin oluşum sürecine bir bakmamız gerekiyor. O dönemlerde diyelim ki siz bir dünya görüşüne sahipsiniz, bu dünya görüşü paralelinde inançlarınız var. Bunlar geleneklerinizle bezenmiş, bazı ilkeler de oluşturmuşsunuz zaman sürecinde… Bu bütünlük içinde bir yaşam tarzınız var. Artık bu yaşam tarzı sizi etkiliyor, siz yaşam tarzını… Bir alış-veriş var yani.. Sanki canlı gibi, nefes alır verir gibi… Bu toplumun içine katılanlar da, içine katıldıkları toplumun adet, gelenek ve göreneklerini otomatik olarak benimsiyor ve uyguluyorlar… Bu bütünüyle, her yönüyle bir kültürel yaşam biçimi… Kültür burada yaşamın tüm boyutlarını içerir kapsamda, inanç da, bunun sadece bir parçası. Yani kültür daha geniş bir kavram… inanç kültürü bunun bir alt katmanı sadece… Zamanla, bazı insanlar bu kültürün önerdiği dünya görüşünü, yaşam tarzını bazı prensiplere oturtmaya başlıyorlar ve bu işin bir felsefesi, doktrini oluşuyor, yani öğrenme yoluyla edinilebilen kısmı oluşuyor. Demek ki artık sadece kültürün parçası olmakla değil, bir de kültürün felsefesini yapmakla öğrenme işlemi başlıyor, bir tür okulluluk gibi -eğitsel süreç-…. Bu da yine, bütünsel kültürün bir parçasından ibaret.

İşte hemen burada söylemeliyim ki, günümüz terimleriyle söylersek, ALEVİ-BEKTAŞİ kültürü bu bütünsel kapsamın tümünü oluşturan simge…

Alevi Kültürü
, bu kültüre “KÜLTÜRLENME” yoluyla dahil edilmiş kişilerce uygulanan kısmı… ya da şekli diyelim… Yani kültürel bütünlüğe ilişkin değerleri ve uygulamaları doğuştan görgü yoluyla, gelenekle edinilmesi ve yaşatılması kısmı.

Bektaşilik, sonradan, özgür iradeyle, seçerek, eğitim alarak bu felsefeyi, bu bakış açısını veren kültürü öğrenmeyi dileyerek edinilen kültürel bütünlük… Bektaşi ailenin çocukları olsalar dahi içine doğup büyüdükleri , kısmen gözleyerek kısmen de kulak misafiri olarak fikir sahibi oldukları bu kültürü erişkin yaşa geldiklerinde kendi iradelerini kullanarak ve kendi birinci derecedeki kan bağı olan akrabaları dışında bir Baba’dan nasip alarak eğitsel zincire dahil olmaları koşuluyla edinebilecekleri bir eğitim süreci ve bu sürecin sağladığı kültürel bütünlüğe dahil oluş olarak algılayabiliriz.

Bu durumda, insan Alevi bir aileden gelebilir ve Bektaşi seyr-i sülüğüne (eğitsel sistemine) dahil olabilir, veya Alevi bir aileden gelmese de (sunni bir kökenden gelebilir veya başka bir din kökeninden de gelebilir mesela Hıristiyan kökenli olabilir ve Budhist olabilir) kendi özgür iradesiyle bu eğitsel sisteme dahil olmak isteyebilir.

Veee bu yüzden Alevilik ve Bektaşilik birbirlerinden ayrılamayan, aynı zemine oturan ama farklı işlevlere yanıt vermiş gelişmeler olarak karşımıza çıkmıştır. Birbirleriyle el- ele olmak durumundalar… Öyle ya, el- ele;el Hakk’a dememişler mi!..

Gelelim tarikat meselesine, gerçi daha önceki yazılarımızda da değindik konuya ama, tekrarlamakta zarar yok.

Eskiden, örneğin Osmanlı döneminde, halk eğitim görecek diyelim. Nasıl görecek? Eğitim kuruluşu neresi? Medreseler var. Peki kaç tane medrese var? Çok az sayıda var. Nufusun tümünün eğitim görmesine müsait mi? Hayır değil.

O zaman halk nasıl eğitim alacak? Ya da hiç almayacak mı?
İşte halk kendi içinde, kültürel niteliğine uygun olarak öne çıkan bilge kişilerin etrafında bir eğitsel sistem geliştirmiş. O zaman kültürü en çok etkileyen şeyler inançsal edimler… İnançsal edimler kültürün çok önemli bir parçası. Dolayısıyle inançsal konuda da bilgisine güvenilen, toplumda kültürel ve hatta bazen siyasal etkinliğe sahip lider özelliğindeki kişiler öne çıkmaya başlamış. Bazı insanlar bu kişilerin etrafında toplanmış, bilgi edinmiş, yaşamlarını planlamakta bu kişilerin önderliğinden yararlanmış… Zamanla bunlar kurumlaşmış… Bu kurumlara “tarikat” adı verilmiş. “Tarik” “yol” demek… Yani aynı amaca hizmet eden başka başka yollar. Amaç ne? Demiştik ya, öncelikle dinsel-inançsal eğitim öğretim ön planda… Bilgi en çok bu alanda önemli o dönemlerde… Dolayısıyle daha çok “Tanrı’ya giden yol” anlamında kullanılmış Tarikat kelimesi. Tanrı’ya giden yol, Hakikate giden yol… Eğitim, halkın eğitimi, yaygın eğitim, medreseye gidemeyen halkın eğitimi işte bu şekilde o zamanın Tarikat adını alan kurumsallaşmalarıyla sağlanmaya çalışılmış. Başka eğitim sistemi yokmuş o zamanlar…

Alevi-Bektaşi kültüründe olay tamamen bu şekilde cereyan etmiş… Bu kültürde de medrese eğitimi içeriğinde bulunan anlayış onların geleneksel anlayışına uyumlu olmamasının da rolü gerekçelerine eklenerek, toplum kendi kültürünü yaşama, yaşatma ve eğitsel aktarımını sağlama ve geliştirme ihtiyacı nedeniyle bir kurumlaşma, sistemleşme ihtiyacını duymuş ve bu gereksinmeyi karşılamak üzere Bektaşilik oluşmuş. Ama, olayın başlama noktası sadece inanç olmamış… İnancı da içeren bir kültürel bütünlük olmuş… Bu yönüyle Alevi-Bektaşi kültürü veya Bektaşilik diğer tarikat oluşumlarından farklılaşır.

Burası çok önemlidir, lütfen dikkat ediniz. Çünkü diğer bütün tarikat oluşumları doğrudan İslam dininin bir yorumu, bir uyarlaması şeklinde oluşum süreçlerini geliştirmişlerdir. Onların dayandığı farklı bir kültürel alt yapısı yoktur. Bu yüzden de Alevi-Bektaşilik gibi iki terimli bir tanımlamaları hiç olmamıştır.

Oysa Alevilik ve Bektaşilik iki ayrı vurgu yapar ama aynı kültürel zemin üzerinde yeşerir.
Bektaşilik yani kültürün eğitsel boyutu, zamanının diğer tarikatlarının yaptığı kurumsallaşma sürecini adapte etmiştir. Çünkü o zaman halkın eğitim alacağı yani okulluluk düzeni olarak medrese dışındaki tek seçeneği buydu. Daha doğrusu islam dünyasındaki okulluluk olgusu medrese dışında sadece buydu… ( Örneğin eski Yunan felsefe okullarındaki okulluluk da, tamamen benzer işleve, o tarihte, o kültürün yanıtı olarak ortaya çıkmıştı. İslam kültüründe bu yanıt tarikat adı altında çıkıyordu. Alevi-Bektaşi kültüründe de Bektaşilik olarak çıktı… )

Gelelim daha yakın tarihlere ve tarikat kavramına, kurumuna ne oldu? ona bir göz atalım.

Biliyorsunuz, bir çok kurumun bir ömrü vardır. Kurumlar toplumun ihtiyaçlarına yanıt verdikleri sürece yaşarlar. Yanıt veremez olduklarında, ya da verdikleri yanıtlar yeterli olmadığında yavaşça yok olurlar veya değişir, başkalaşırlar…

Tarikatler de ilk oluşum süreçlerinde toplumun gereksinmelerine yanıt vermiş ve toplumun bazı noktalardaki gereksinmelerini karşılamışlardır. Ancak, tarih içinde kültür değişmeleri devamlıdır. Kültürel değişim süreci, toplumları etkilemiş, yeni yeni gereksinmeler ortaya çıkmış ve bunlara yanıt verecek farklı kurumlar oluşturulmuştur. Örneğin günümüzde artık eğitsel ihtiyaçlara örgün eğitim sisteminde üniversiteler, ilköğretim ve ortaöğretim kurumları yanıt vermektedir. Eskiden üniversiteler yerinde medreseler vardı. Bugün birçok modern yaygın eğitim sistemi de bulunmaktadır. Dolayısıyle zananının “tarikat” oluşumu da işlevini yitirmiştir diyebiliriz. Ama, bana sorarsanız, tarikat oluşumunun üstlendiği bazı görevler yine de kısmen boşta kalmıştır. Bugün hala tarikat oluşumlarının el altından varlığını sürdürmesinin nedeni de budur. Bu işlevlere en güzel ve modern yatını hazırlamış ve verebilmiş olan Halk Evleri ve Köy Enstitüleri idi ama malesef onlar da iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gerekirken kapatıldı. Onların kapatılması tarikatlerin boşlukta bıraktığı işlevlerin doldurulamaması ile sonuçlandı. İşte bugün hala yozlaşmış ve denetlenemez illegal kurumsallaşmalarla ülkenin başının dertte olmasının nedeni budur. Çünkü halkın bazı ihtiyaçları karşılanamamıştır.

Tarikat oluşumları neden yozlaştı? Sorun neydi?
Bazı kurumların yapısal olarak belirli noktalarda zaafları bulunabilir. Mesela tarikat oluşumunda (genel olarak, hepsini düşünerek söylüyorum) en büyük zaaflardan biri şeyhlik düzeni olmuştur. Şeyh mutlak itaat edilecek kimse olarak yer almıştır. Bu da baştakinin dikte ettiği, özgür düşüncenin kısıtlandığı bir itaat kültürünü geliştirmiştir. İşte bu zaaf yozlaşmalara açık hale getirmiştir bu kurumları. Çünkü Şeyh iyi, dürüst, bilge kişiyse herşey iyi giderken, bazen öyleleri çıkmıştır ki, bu gücü kendi menfaatleri için veya kendi doğruları için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Dolayısiyle sistemde bir köhneleşmeye, bozulmaya, yozlaşmaya yol açmışlardır. Hepimiz biliriz ki, toplumlardaki düşüş süreçleri, yozlaşmaların, çözülmelerin hızlandığı süreçlerdir. Osmanlı’nın da düşüş sürecinde toplumda kültürel sistemlerde de düşme, yozlaşma ve çözülme izlenmiştir. Tarikatler de bundan nasibini almıştır.

Bu arada dünya kültüründe genel olarak birçok değişim yaşanmış, bir ilerleme sıçrama dönemi yaşanmıştır. 18. ve 19. yüzyıl böyle bir dönemi oluşturmuştur. Çeşitli keşifler, yeni bilim dallarının oluşması, kısaca dünya bilim ve teknoloji tarihi büyük atılımlar yapamıştır. Sanayi devrimi ve onun neden olduğu kültürel değişim de bu sürece rastlar.

Pek doğal olarak, mültürel değişme sürecinde de, iletişim artmış, toplumların birbirleriyle teması sıklaşmış, insanların eğitime ve bilgiye ihtiyaçları çoğalmıştır. Değişmiştir. Bu da topluma yeni eğitim sistemlerinin ve hatta artık inançsal düzenden ayrışmış eğitim sistemlerinin sunulması gereğini doğurmuştur.

Böyle bir durumda, yavaş yavaş Osmanlı’nın son dönemlerini görebiliriz. Çoğunlukla tarikatlerin artık yozlaştığı bir dönem olarak karşımıza çıkar, üstelik artık dünya kültürel değişim süreci göz önüne alınırsa, bunların halkın eğitim ihtiyacına yanıt vermesi düşünülemez duruma gelmiştir bile…

Veee sonunda bir çöküşü takip eden yeniden doğuşla Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni ihtiyaçlara yanıt verecek eğitsel düzen kurulur, artık eskiler tarihe gömülmüştür… (Ama, yukarıda saydığım nedenle, yozlaşan, işlevini günün ihtiyaçlarına göre yapamayan kurumun kapatılmasıyla yerine onun işlevlerinin tamamını örtecek kapsamlı bir modern kurumsallaşmanın gerçekleştirilememiş olmasından dolayı kapatılmış olmalarına rağmen gayri yasal olarak bir şekilde varlıklarını sürdürme çabasına girişmişlerdir ve bu zemini de bulmuşlardır).

Bektaşilik bu durumda hangi posizyondadır? Bektaşilik zaten II. Mahmut döneminde yediği büyük darbe ile kurumsal sisteminde büyük bir erozyona uğramıştır. O tarihten önce Osmanlı toprağının hemen her yerinde sayısız Bektaşi dergahı varken onların birçoğu kapatılmış, çoğunun da başına Nakşi şeyhleri geçirilmiş olduğundan (II. Mahmut döneminde) ve Bektaşiler kendi kimliklerini, kitaplarını saklamak zorunda bırakıldıklarından zaten büyük ölçüde güç kaybetmişlerdir. Yani bu kültürel bütünlüğün (Alevi-Bektaşi kültürel bütünlüğü) eğitsel zincirinde ‘Bektaşilik’ ayağında kırılmalar olmuştur. Ya diğer zinciri, yani Alevi ayağında neler olmuştur? O kısımda da büyük yıkım yaşanmıştır. Nasıl mı? Sultan Yavuz döneminde özellikle… Çünkü bu dönemde özellikle Anadolu ve doğu Anadolu topraklarında yaşayan Alevi-Bektaşi kültüründeki halk Türkçe konuşan, Türk töresiyle yaşayan halktı. Sarayın Arap-Acem kültürüne olan hayranlığı ve tutkunluğu onları üvey evlat durumuna düşürmüştü… Tam da bu sırada, doğuda diğer bir Türk Devletinin ,”Safevi” devletinin varlığı, onları kültürel olarak çekmekteydi. Öyle ya, yemeyenin malını yerler!… Osmanlı sahipsiz bırakınca Türkçe konuşan Türk kültürüyle yaşayan evlatlarını, diğer Türk devleti çekim noktası haline gelmeye başlamıştı. Hele de Osmanlı Devleti’nin Yeniçerilerin kaldırılmasıyla başlayan (nedeni bu değildi ama Yeniçerilerin kaldırılmasına neden olan olay da Osmanlı kurumsal yapısındaki yozlaşma ve çoküştü) gerileme dönemi nedeniyle artan vergilerden bunalan halk, kendine sunulan alternatiflere çözüm umuduyla bakar olmuştu. İşte bu dönemde dayağı yiyen de yine bu halk oldu. Yani Alevi’ler… İktidar da, Halifeliğin de ele geçirilmesiyle, giderek Alevilerin kültüründen daha farklı olan ve bugün Sunni adı altında andığımız yoruma doğru kaydı.

Böyle bir ortamda zaten Alevi-Bektaşi kültürü dilediğince rahat nefes alamıyordu. Kültürel zenginliklerini de rahatça sergileyemiyordu. Giderek daha kapalı bir toplum haline dönüşüyordu.

Bektaşiler öğretilerini yani felsefelerini ve dünya görüşlerini saklı kalıplar altında, içinde yaşadıkları toplumu rahatsız etmeden sürdürmenin yollarını oluşturmuşlardı. Bu bir SIR ÖĞRETİSİ haline gelmişti. Ancak, üyeleri ile paylaşıyorlardı felsefelerini… Ama sayıları gittikçe azalıyordu.

Sonuçta, bir dünya görüşü çevresinde yaşam tarzı sergileyen Alevi dediğimiz kitle, bir de bu görüş ve yaşam tarzını eğitsel zeminde zenginleştiren bir felsefe okulu diğerlerinden farlı bir zemine oturmuş olarak varlığını sürdürmeye çalıştı.

Bektaşilik kurumsallaşma olarak çağının kurumsallaşma şekli olan “tarikat” adı altında anılmıştı yıllarca. Dolayısıyle diğer tarikatlarla benzer bir şekilsel kurumsal yapıyı oluşturuyordu. Döneminin yayın eğitim kurumlarından biriydi. Bu yönüyle bir tür alış veriş de vardı diğerleriyle aralarında, üstelik eğitsel bazda tasavvuf konularını yorumladıkları için de ortaklaştıkları bir bütünlük vardı. Ama, öyle bir farklılıkları vardı ki, herşeyi değiştiriyor ve Bektaşiliği BİRİCİK yapıyordu diğerlerine göre. O da, mürşidin konumuydu. Burada şeyhlik yoktu. Mürşidlik diğerlerinden farklı algılanıyordu. Burada herşeyin önüne koyulmuş olan bir tür anayasa niteliğindeki YOL KURALLARI vardı. Mürşid bunun önüne geçemezdi. YOL KURALLARI da DÜŞÜNEN İNSAN istiyordu ilk madde olarak. Düşünen insan da körü körüne itaat eden insan olamazdı. Yani şeyhlik anlayışı yoktu. Mürşid yol kurallarına uyuyorsa, senin de aklın onun dediğini kabul ediyorsa o zaman ona uyabilirdin, körü körüne değil. AKILLA GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIK demişti Pir’leri… AKILCI olmak gerekiyordu. DÜŞÜNMEK gerekti. O zaman da İTAAT kültürü olmuyordu bu. Öyle körü körüne inanan, şeyhin her dediğini yapacak CEMAAT yoktu. Kimse de adam toplama merakında değildi. Çünkü öğetinin öneli özelliklerinden biri, ALMAYA değil, VERMEYE dayanmasıydı. Vermek de zorla olmazdı ki!… İsteyene verilirdi. Hem de ciddi ciddi isteyene, talibe… Zorla güzellik olamazadı ki!…

İşte bu nedenler farllılıkların sadece birkaçı ama önemli birkaçı…

Böyle farklılaşmalar nedeniyle Bektaşilik aslında bir tarikat değildi belki, ama zamanında tarikat adı altında kurumlaşmıştı. Özlemleri daha çok Cumhuriyet Rejimi’nin sunduklarıyla örtüşüyordu.
Onlar için, özgür irade, düşünmek, akılcı olmak, seçici olmak önemliydi. Eşitlik önemliydi. Bu çok cok önemli bir özellikti. Hele de kadın- erkek eşitliği açısından ele alınınca… Adalet, hak, DENGE çok önemliydi. O zaman…. Cumhuriyet rejiminin kendilerine sunduğu, Laik, demokratik, hukuk devleti özelliği tam onlara göre BİÇİLMİŞ KAFTANdı.

Bu nedenle, dört elle sarıldılar Atatürk’e... İstiklal savaşında sonuna kadar desteklediler. Tarikatlerin kaldırılması sürecinde kendi kurumlarının kurumsal yapısının ortadan kaldırılışına gönül rızasıyla onay verdiler. Yeter ki, bundan sonraki yaşam şekilleri, kültürel bütünlükleri onların özlediği gibi olsun… Her inanca saygılı, inancı empoze etmeyen, kültürel değerleri koruyan, yaşam şeklini çağdaş yaşam şekli halinde sürdürmelerine olanak sağlayan, modern eğitim nimetlerinden yararlandıran, kadını ve erkeği toplumda eşit haklara sahip kılan, özgür düşünceyi benimsemiş, dini siyasete alet etmeyen bir yönetim ve yaşam biçimi…

Bugün de Alevi-Bektaşi kültüründeki insanlar aynı özlemlerini sürdürüyorlar… İçlerindeki İNSAN SEVGİSİNİ de koşulsuz olarak herkese VERMEYE gönüllüler... Yeter ki, onlar da, bu şekilde SEVGİYLE karşılansın…

Bu yazıyı bitirirken tekrar bir vurgulama yapmak istiyorum.

Bugünün koşullarında artık Bektaşilik bir tarikat değildir. Bir dünya görüşü çerçevesinde oluşmuş yaşam tarzını işleyen ve bu doğrultuda, “Nasıl bir İnsan” ve “Nasıl bir Toplum” olmasını istediğini işleyen bir hayat okuludur. Bir felsefe ve inanç okuludur.

Hepinize iyi bir haftasonu diliyorum…
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

16 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 2 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Handan Bacı’dan…

images3.jpg
Kadın ve erkeğin bu kültürde eşdeğerde görüldüğünden sözetmiştik. Bunun neticesi olarak bacılar tarafından yazılmış nefeslerin de sayısının azımsanmayacak kadar olduğunu söyleyebiliriz. Bugün sizlerle, günümüz Bektaşilerinden HANDAN BACI’nın bir nefesini paylaşacağım. Bakın “insan nedir?” sorusuna Handan bacı nasıl yanıt vermiş…

Yokla, var arasındadır yerim,
Özümü sorarsan, zerre-i sevgidir derim.
Bilsen, nelere kadirdir elim.
Bir taşınır mabeddir bedenim.

Gel, soyalım varı, yoğu üstümüzden
Bir yol tutalım özümüze sevgimizden
Arındıkça sıyrılalım nefsimizden
Tutuşalım Hak’tan gelen ateşimizden

“Ol” dersin, olurum nefesinden
Bu bilmece sıfatların hepsinden
Çözdükçe görünürsün derinden
Özümde sen varsın “İnsan”ım ben.

Nur ile aydınlandı her yerim
Körlükte görmek, suna derim
Adni ile HANDAN erenlerim
Sırrı dersem, nice olur halim!…

En zor sorunun yanıtını vermeye çalışmış. İnsan, yokla- var arasında… Hatt-ı istivada… İnsan yoksa, hiçbir şey yok… İnsan varsa… herşey var… Demek ki, herşey İNSAN’a göre var… İnsan varlık ve yokluğun tam kesişme noktasında duruyor. Hani Bektaşi’lerin pek sevdiği bir TEKTAŞ BABA‘sı vardır (EINSTEIN), onun da bir “İzafiyet teorisi” vardır. Göreliliği anlatır, herşey birşeyi mihenk olarak almak kaydıyla ona göre tanımlanabilir der… İşte tam da böyle… İnsan merkezdedir bu kültürde… Herşey de insana göre, bir görelilik içindedir.

Özümü sorarsan zerre-i sevgidir derim… Ehh, insanın özü, hani Yunus’un dediği gibi bir ben var, bende benden içeri… özümde, şah damarımdan yakında… Bederi Noyan Dedebaba’nın dediği gibi anlatırsak “Ene’l AŞK”… demek ki özü bir sevgi zerresinden oluşuyor…

Eli nelere kadirdir…. El alıp girer meydana… El, zahirde, iş görendir… Herşeyi elimizle yaparız… oluşturucudur… Ama batında, kudret elidir… Nelere kadirdir? Açıklamaya gerek var mı?

Bir taşınır mabeddir bedenim… Mabed!… Bu kültürde, bu mabedde insan-ı kamil konuklar…

Gel soyalım varı yoğu üstümüzden…
Varlık ve yokluktan arınalım, çünkü her ikisi de insanı şaşırtabilen unsurlar, nefsin kabarmasına neden olur. Dengede kalmak gerekir. Arınmış olarak…
Hani o yere göğe sığamayıp da mümin kulunun kalbine sığan, gönlüne taht kuran var ya, işte o özünüze bir yol tutmak, ulaşmak isterseniz, bunu ancak sevgiyle, aşkla yapabilirsiniz. Buyrun tutun…
Bunun için arınmanız, nefsinizden sıyrılmanız gerekir, ancak böyle bir yol tutarsınız sevginizden özünüze…
Ve o zaman, tutuşursunuz Hak’tan gelen ateşinizle… HAK ile HAK olursunuz…

Ol dersin, olurum nefesinden,
Hani nefesinden üflemişti ya… OL demişti olmuştu ya!… OL her daim olmakta… Oluşum sonsuz bir süreç…
Bu bir bilmece gibi, ama bu bilmecede sıfatların tümü etkin…
Sıfatların tümünün varlık alanında sergiledikleri bu görünüm, bu etkinlik bilgi ile, keşf ile çözülebildikçe, yavaş yavaş ayan olan şey özde O’nun varlığıdır.
Özünde insan Tanrı’yı görür, buna İnsan derler, İnsan olmayı bilen insan… İnsan-ı Kamil.

Bu gerçeği algılayınca, ilahi ışıma (nur) ile aydınlanır insan,
Zahirde göz ile görmek değil, gönül gözüyle görmeyi bilmek gerekir bu iş için. Gönül gözü açık olana, körlük vız gelir…
Söyleme göre Adn cenneti (Eden cenneti) insanoğlunun cenenetten kovulmadan önce bulundukları mekandır, yani tertemiz olarak bulundukları, nurlu oldukları yeri simgeler.
Bu cennette bulunmaya hak kazanmış kişiyi simgeleyen Adni ile Handan (ilahi neşesi olan)dır, mutludur erenler,
Artık bundan öte söylencek söz o denli azdır ki, iş özün de özüne, sırra gelmiştir. Sırrı derse nice olur ki hali… Çünkü bu yolda “Sırrı sır eden cana aşk olsun” denir…

Çok söyledik!…
Elimden geldiğince açıklamaya çalıştım…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

13 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.