Düşünce Denizi

Yaz Geldi, Hoş Geldi…

Yaz gelince, güneşten alınan enerjiyle olsa gerek, içimiz kıpır, kıpır oluverir. Enerjimiz artar, hatta cesaretimiz artar, yeniliklere daha bir açık oluveririz. Yeni maceralar, yeni tanışıklıklar için biçilmez kaftandır yaz günleri…

Öyle ya, “yaz aşkları“ndan söz edilir ama hiç duymayız “kış aşkları”ndan söz edildiğini… Demek ki güneşin olumlu bir etkisi var insan duygularını çoşturma konusunda ve hatta aşk konusunda…

Aşk romanlarını da daha çok yaz tatillerinde okuruz. Yaz kitapları hep kolay ve zevkle okunan kitaplardan oluşur… İşte bunlardan biri de Alexandra Stoddard‘ın İKİ KİŞİLİK MUTLULUK adlı kitabı. Aşkta mutluluğu büyütmenin 75 yolunu anlatıyor. 168 sayfa ve son derece kolay okunan bir kitap… Daha çok öğütlerden oluşuyor.  Yaz kitabı olarak tavsiye edilebilir. Hayatınızda  bir sevdiğiniz  varsa, sevgiliniz kocanız veya  karınız, kaç yaşında olursanız olun bu kitaptaki öğütlere kulak  vermekte yarar var.

Size küçük alıntılar aktararak kitabı tanıtmaya devam edeceğim. Kitapta sık sık bazı kişilerin deyişlerine, vecizelerine yer verilmiş… bunlar bölümler arasına ustaca serpiştirilmiş… İşte bunlardan birkaçı:

George Sand: Hayatta tek bir gerçek mutluluk vardır: Sevmek ve sevilmek….

Pubillius Syrus: Her gününüzü son gününüz gibi geçirin….

Viktor E. Franki: Birinin arzulayabilecegi tek ve en büyük hedef aşktır. İnsanoglunun kurtuluşu aşktan ve aşık olmaktan geçer…

Peter Megargee Brown: Aşk ve mutluluk, tarifi mümkün olmayan ilahi gizemlerdir. Bazı duygular tahlil edilemez. Birşeyleri bölüp incelemeye calışırsanız, tek tekken çalışmadıklarını görürsünüz….

Lao Tzu: Size güç veren biri tarafından çok sevilirken, onu derinden sevmek size cesaret verir…

Simone de Beauvoir: Mola vermeden yaşayın…

The Dalai Lama: Mutluluk sizi hazır olarak beklemez… sizin hareketleriniz sonucunda ortaya çıkar…

Shakespeare: Sevgilerini göstermeyenler hiçbir seyi sevmiyordur.

Dalai Lama: Gerçek bir gülümseme bize ümit ve canlılık verir…

Henry Adams: Arkadaşlık yaşamda paralellik,  düşüncede birlik gerektirir…

Thomas A Kempis: Aşk ağır olan her şeyi hafifletir…

Seneca: İyi olmak için dilekte bulunmak, iyi duruma gelmenin bir parçasıdır…

Deepak Chopra: Aşk, bilinmezlikte dans eder…

Phyllis McGinley: sessizlik kalp kırar…

Plato: İlk ve en iyi zafer, kendini keşfetmektir…

Cicero: Şakalarla dahi olsa, asla bir arkadaşınızı incitmeyin.

Cicero: Daha yüksege yerleştirildikçe daha fazla alçak gönüllü olmalıyız…

William James: Neşeyi kaybetmek, her şeyi kaybetmektir…

Red Cross Motto: En büyük trajedi duygusuzluktur

Phillippe Nericault: Eleştirmek kolaydır- yaratmak zor…

William James: İnsan doğası için en temel prensip takdir edilmeyi istemektir…

Emma Goldman: Eğer aşk sınırsız vermeyi ve almayı bilmiyorsa, Aşk degildir, ama artısı ya da eksiği olmayan bir aktarma sürecidir….

La Rachefoucauld: Sevdigimiz sürece affederiz…

John Selden: Yeryüzündeyken iyi şeylerin tadını çıkar...

 

Şimdi de kitabın bölüm başlıklarına kısaca göz atalım:

Önsöz: Birlikte Mutluluğa Davet

Her Karşılaşmayı Sonmuş Gibi Görün

Kutsal Düşüncem: Sev ve Mutlu Yaşa

Hayatı 10’da Yaşayın

İlgi Gösterin

Düzenli Olarak Kaliteli Edebi Eserler okuyun

Başbaşa Tatile Çıkın

Evde Daha Fazla Sorumluluk Alın

Oy Haklarınız %50 -%50 Olsun

Nezaketle Eleştirin

Her gün, Mutluluğunuzu Artıracak Bir Şey Yapmak İçin Birbirinize Cesaret Verin.

Tuhaf Sürprizler Olmasın

Maneviyatınızı Beraber Keşfedin

Birbiriniz İçin Yeniyıl Hedefleri Listesi Yapın

Daha Çok Kutlayın

Her gün Karakteriniz Üzerinde Çalışın

Her Karşılaşmaya Gülümsemeyle Başlayın

Çocukların Sizi Yönetmesine İzin Vermeyin

Üçüncü Bir Kulakla Dinleyin

Fikir Ayrılığı Konusunda Hemfikir Olunabilir

Öz Benliğimizi Besleyelim

Etrafınızı Ortak Arkadaşlarınızla Çevreleyin

Mahremiyetinizi ve Sırlarınızı Diğer İnsanlarla Paylaşmayın

Bütün Önemli Olaylarda Destek Olmak İçin Yanında Olun

Bir Evin Patronu Yoktur

İyi Görünmek İyi Hissettirir

Bir Aradayken Bir Arada Olun

Sağlığınıza Dikkat Edin

Beraber Egzotik Bir Yemek Hazırlayın

Maceraları Teşvik Edin

Kızgınlığınızı Hafifletin

Ayak İşlerine Birlikte Koşturun

Beyaz Yalanlar Her Zaman Tehlikelidir

Aşk Notları Yazın

Göz Teması Hediye Edin

Altını Üstüne Getirin, Düzeltin

Yardım Teklif Edin

Kendi Alışkanlıklarınızı ve Geleneklerinizi Tespit Edin

Kaybolup Durmayın

İş ve Kişisel Konuları Düzene Sokun

Derin Düşünmek İçin Birbirinize Özgürlük Sağlayın

Gerekli Olduğu Zaman Hemşire Olun

Eve Çiçek Getirin

Moral Verici Konuşun

Alay Etmeyin

İçtenlikle Özür Dileyin

Birbirinizi Daha Fazla Eğlence İçin Teşvik Edin

Birbirinizin Kişisel Eşyalarının Yerini Değiştirmeyin

Kendini İfade Etmeyi Teşvik Edin

Zevklerinizin Tuzağa Düşmesine İzin Vermeyin

Önemli Günleri Hatırlayın

Kadınlar Konuşmayı Sever

Toplum İçinde Yanlışlarınızı Düzeltmeyin

Bol İltifat Kalbi Sevindirir

Birlikte Görünmez Zenginliğinizi Keşfedin

Kilonuzu Tartışmayın

Söz Kesmemeye Çalışın

Kısasa Kısas Yorar

Sohbetleriniz Monolog Olmamalı

Birbirinize Karşı Daha Hassas Olun ve Birbirinizi Şimartın

Asla Kavga Çıkarmayın

Lütfen Pişman Olacağınız Birşey Söylemeyin

Birbirinizin Yeteneklerini Açığa Çıkarın

Önemli Konuları Konuşmak İçin Zaman Ayırın

Ses Tonunuzu Kontrol Edin

Somurtkanlık Bulaşıcıdır

“Sorun Değil” Deyin

Sabır, Sabır

Birbirinizin Tutkularını Yeniden ve Yeniden Keşfedin

Öğünleri Mümkün Olduğunca Birlikte Yemeğe Çalışın

Birlikte Kitap Okumak İçin Zaman Yaratın

Merakınız Harekete Geçsin

Kalbi ve Aklı Nezaket ve Diplomasi Kazanır

Biraz Yaşayın

Sen ve Ben

Mutluluğunuz Size Bağlı

 

Eveeeet işte size 75 öğüt… Kitapta bu öğütlerin içeriği güzelce açıklanıyor.. İyi okumalar…

Mutluluklar…

Nazenin…

18 Temmuz 2008 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz?, Seçme yazılar, Uncategorized | 2 Yorum

Seçme Yazılar- Türkiye En Doğrusunu Yaptı

TÜRKİYE EN DOĞRUSUNU YAPTI
(Diplomatik Gözlem’den naklen)

Türkiye geçtiğimiz günlerde, basında hak ettiği yeri bulmayan çok önemli birkaç adımı ard arda attı. Bu adımların birbiri ile bağlantılı olduğu ve çok daha geniş kapsamlı bir eylem planını ilgilendirdiği muhakkak. Ankara’nın attığı adımlar, güvenlik ve dış politika konusunda temel tercihlerinin aynı kaldığını, ancak bazı yeni düzenlemeler ile bölgesel ve uluslararası konjonktürde kendi lehine birtakım değişiklikler öngördüğüne işaret ediyor.
Türkiye Avrupa Birliği’nin Kosova’ya göndermeyi planladığı polis gücünü engelleme kararı aldı. NATO Genel Sekreteri Scheffer Ankara’ya gelse de, Türkiye’yi bu kararından vazgeçiremedi. Böylelikle hem Güney Kıbrıs’ın Kosova’da güç bulundurması hem de Kosova’nın güvenliğinin Avrupa Birliği’ne geçmesi zora girdi.
Türkiye Avrupa Ordusu’ndan da çekildi. Türkiye, Avrupa Birliği’ni bundan böyle Avrupa Ordusunda yer almayacağı yönünde bilgilendirdi. Avrupa Ordusu bundan sonra yoluna Türk Ordusu olmadan devam edecek. Avrupa böylece, ordusunda Avrupa’nın en büyük ve en iyi ordusunu göremeyecek. Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasını desteklemekten vazgeçtiği çok açık.
Avrupa Birliği uzun süredir, Türkiye’nin hemen her konudaki görüşünü ve hassasiyetini göz ardı ederek hareket ediyordu, hatta Türkiye’nin çıkarlarını ise daima “konu dışı” olarak değerlendiriyordu.
Şayet Türkiye bu iki adımı atmasaydı, Kosova’nın güvenliği Avrupa’nın komutasına girecekti ve Güney Kıbrıs da bir şekilde NATO ile daha da yakınlaşacaktı. Türkiye’nin her iki adım için de bir nedeni olması gerekiyordu.
Güney Kıbrıs şu ana kadar uluslararası topluma ve Türkiye’ye karşı hiçbir sorumluluğunu yerine getirmedi. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik talihsiz bakış açısı da herkesin malumu. Bunun bir bedeli olmalıydı.
Akdeniz’in batmayan korsan gemisi olan Güney Kıbrıs’ın önümüzdeki on yıllar boyunca bulunduğu konum ile yetinmesi gerekecek.
Avrupa, ordusunda Türklere sadece Doğu Roma dönemindeki Türkopoller gibi–Roma ordusunun paralı savaşçısı- veya Afrika’da beyaz adamın el koyduğu kaynakların güvenliğini temin etmekle görevle Masai kabilesi gibi yer veremezdi. Türk Ordusu’nun Birliğin bütün dünyadaki operasyonlarına katılmasına rağmen, operasyonların planlamasında ve komutada söz hakkı olmaması devam ettirilmesi zor bir tercihti.
Her iki adımdan da hareketle, Türkiye’nin bundan sonra Avrupa Birliği’nin temel hedefine katkısını giderek sınırlayacağı söylenebilir. Bu durum belki de Türkiye ve Avrupa arasında uzun bir süredir devam eden “doku uyuşmazlığının” Ankara’da da fark edildiği şeklinde yorumlanabilir.
Kuşkusuz bu noktada en heyecanlı cevabı getirecek olan soru şu şekilde biçimleniyor; Uluslararası ve bölgesel dengelerde hiçbir güç kaybolmayacağına, sadece denklem içinde yer değiştirebileceğine göre, bu bölgede, bundan sonraki denklemi ne şekilde yazmak gerekir.
Bir başka deyişle; “TR”, Balkanlar ve Avrupa Ordusu konusunda “AB”, denklemin aynı tarafına beraber yazılamadığına göre, bundan sonra denklemin bugüne kadar olduğundan farklı gelişeceği düşünülmeli.
Bir de elbette şunun üzerinde durmak lazım;
NATO ile Avrupa Birliği arasında bir anlaşma var. Bu anlaşmaya göre, Avrupa Birliği’nin yürüteceği ve NATO’nun askeri destek vereceği harekâtlara Barış İçin Ortaklık ülkeleri ve NATO ile güvenlik anlaşması imzalayan ülkeler katılabiliyor. Avrupa Birliği bu anlaşmadan hareketle, Güney Kıbrıs’a hem NATO üyeliği yolunu açmayı –bu sayede Rumların Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin konumunu devralmasını- hem de Türkiye’yi güvenlik kartını kullanarak köşeye sıkıştırmayı- amaçlıyor.
Yani Türkiye bu yöntem ile Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğine razı olmaya ve Güney Kıbrıs’a hem NATO hem de Kıbrıs Sorunu konularında taviz vermesi karşılığında, Avrupa Ordusu’nda karar, komuta ve planlama kademelerinde görev almaya zorlandı.
Böyle olunca Ankara’nın tepkisi uyarınca hem Rumlar dışarıda kaldı hem de Avrupa Ordusu Türkiye’den mahrum oldu.

3 Temmuz 2007 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Kul Nesimi’den…

Daha önce Kul Nesimi’den “Faydası Ne?” başlıklı taşlamaya bu bölümde yer vermiştik. Şimdi Cahit Öztelli’nin kitabından yararlanarak Kul Nesimi hakkında sizlerle hem bilgi paylaşalım, hem de nefeslerini…

Kitabın künyesi şöyle:
Onyedinci Yüzyıl Tekke Şairi KUL NESİMİ
Hazırlayan: Cahiz Öztelli- Milli Folklor Enstitüsü Müdürü- Ankara, 1969.

“Edebiyat tarihimiz, tasavvuf şairi olarak yalnız bir Nesimi tanır. O da Bağdatlı Nesimi’dir. Oysa, cönklerden toladığmız yüze yakın şiiri bulunan başka bir Nesimi daha var. İşte bu kitapta konu olan ikinci Nesimi’dir. İkisini birbirinden ayırmak icin konumuz olana KUL NESİMİ diyecegiz.” diyerek söze başlıyor Öztelli kitabında ve ekliyor:
“Bugüne değin Kul Nesimi’nin şiirlerinden pek azı ele geçmiş, onlar da bağdatlı Nesimi’nin sanılmıştı. Hece ile yazılanları bile onun yeni şiirleri olacağı düşüncesine yol açmıştı. İlk olarak Sadettin Nüzhet (Bektaşi Şairleri) adlı eserinde yeni bir şair karşısında olduğumuza işaret etmiş, şşairin hayatı hakkında bilgi veremeden altı şiirini yayınlamıştı.

Ad benzerliği dolayısıyle ve her iki şairin Hurufi olması, karışıklığa yol açmışsa da dilleri çok ayrıdır. Bundan başka Kul Nesimi’nin ayrı kişi olduğunu gösteren belgeler vardır. Bunları sıralamadan önce Bağdatlı şairin kısaca hayatının bilinmesinde fayda vardır.
Bağdatlı Nesimi’nin ölümü, kendi halifesi Refii’nin Beşaretname adlı eserinde bildirdiğiine göre 1404’dür. Hallac-ı Mansur gibi o da “enelhak” (ben Tanrıyım) dediği için derisi yüzülmüştü. Bu yüzden “Alevi-Bektaşilerde varlık birliğinin ileri taraftarları ve mümessilleri olan Bayrami Melamileri, Mevlevilerin Şems kolu denen ve Melamilikle Bektaşiliğe pek yaklaşan, hatta onlarla kaynaşan Mevleviler ve diğer tarikatlar icinde Aleviliği ve Melameti benimsemiş kimseler tarafından, ölümünü müteaakip büyük bir şehit tanınmış ve Mansur oğlu Hüseyn-el Hallac’ın ikincisi olmuştur. Ağızdan ağıza, büyükten küçüğe devreden menkabeler, aşağı yukarı bir Nesimi destanı meydana getirmiştir”.

Bu menkabeler ve şairin sanatındaki başarısı yüzyıllar boyunca Türk ve öteki İslam edebiyatında derin izler bırakmıştır.

Konumuz olan Nesimi’ye gelince, onun onyedinci yüzyılda yaşadığını gösteren kuvvetli belgeler yeteri kadar vardır. Bir şiirinde Kul Nesimi şöyle diyor:
İkiyüz altmış dört yıldan sonra
Bu nazmile bunu ettin ben izhar

Bu şiirin tamamında Hurufilik kurallarıyle birlikte kendinden de söz açan Kul Nesimi yukarıdaki beyitte Bağdatlı Nesimi’nin ölüm yılını ve tuttuğu yolu söylemek ister. Buna göre, Bağdatlı Nesimi’nin ölüm yılına ikiyüz altmış dört katılınca 1668 yılı bulunur. Bu şiiri olgunluk çağında söylediği kabul edilirse, onun on yedinci yüzyıl başlarında doğduğunu düşünmek yersiz olmaz.

Kul Nesimi’nin şiirlerine en eski olarak yine bu yüzyıl içinde yazıldığı kesin olarak bilinen cönklerde rastlanmaktadır. Bundan başka şairin dilinin özelliğini bu yüzyıldan öteye götürmeye de imkan yoktur. Dili tam anlamıyla on yedinci yüzyıl divan ve halk edebiyatı şairlerinin dilidir.

Bunlarda başka kendi çağında yaşamış şairlerin Kul Nesimi’ye benzekleri (nazire) de var.

Kısaca yurakıda gisterdiğmiiz sebeplerden ötürü Kul Nesimi XVII. yüzyılda yaşamış bir şairdir. u yüzyılın tarih olaylarıyla Nesimi’nin şiirlerindeki bazı sözlerin karşılaştırılmasından hayatını az çok öğrenmek mümkün olmaktadır. bilindiği gibi XVII. yüzyılın birinci yarısı hep İran ile yapılan savaşlarla geçer. İran Bağdad’ı alır. Osmanlı ordusu birkaç başarıız sefere katılır. Sonunda IV. Murat 1636’da geri alır. XVI. yüzyıldan beri Yavuz ile Şah İsmail arasında başlayan uğraş bir yüyıldan çok sürer. Bu arada Osmanlı topraklarındaki Kızılbaş-Alevi toplulukları İran’a yardımcı bazı durumlar yaratırlar. Bu yüzden ezilirler, yüz binlerce kişinin başları uçar. Fakat, yine alttan alta, gizli veya açık her ayaklanmaya katıldılar. Bu katılmalar Celali ayaklanmalarında da kendini gösterir. On yedinci yüzyıl boyunca sürer. Bu işlerde tarikat şairlerinin her bakımdan önemli etkileri olduğunu kendi eserlerinden olduğu gibi, başka yerlerden ve meela tezkerelerden öğreniyoruz.Bunlardan Pir Sultan Abdal ve Kul Nesimi’nin çağdaşı ve aynı maceralara karışan Ali Oğlu, Dedem Oğlu gibi şairleri de tanıyoruz. (Bu son iki şair için bakınız: Türk Folklor Araştırmaları, sayı 73 ve 74’teki yazı).

Öztelli kitabında Kul Nesimi’nin, böyle bir ayaklanmaya katılmış olduğunu ileri sürer. Bunun göstergesi olarak da bir manzumesindeki şu sözleri gösterir :

Mehdi-i zaman ede zuhur kalmaya perde
Yezit olanı kırsa gerek tiğ ü teberde
Nesimi, Şah’ın medhin okur şam ü seherde

Burada hemen şu hatırlatmayı yapmakta yarar var. Gerçekte Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki savaş iki Türk devleti arasındaki savaştır. Bu Türk devletlerinden biri İran toprakları üzerinde yer almaktadır ve Sünni inancında değillerdir. Şii ve/veya Alevi inancını taşımaktadırlar. Yavuz dönemi ise Osmanlı’nın özellikle iktidar çevrelerinin ağırlıklı olarak Sünni inançta olduğu dönemdir. Doğu Anadolu topraklarındaki Kızılbaş- Alevi topluluklar ise ekonomik sorun içindedir ve iktidar tarafından sahiplenilmemektedir. Bu halk gelenek görenek açısından, dil açısından Şah İsmail’i ve yaklaşımını kendilerine daha yakın bulmaktadırlar. Osmanlı iktidarı da bundan müştekidir. İşte bu dönemde Osmanlı’yı yezit olarak görme eğilimi ön plana çıkmıştır. Ancak, yine bir başka hatırlatma yapalım. Alevi-Bektaşi söyleminde Şah sözcüğü kişiyi anlatıyorsa, Şah İsmail’i anlatmak için kullanılır ama, birçok zaman da Hz. Ali’yi tanımlamak için kullanılmıştır. Hatta Şah, kainatın Şah’ı anlam yüklemesiyle “tanrı”yı tanımlamak için de kullanılır… Bu nedenle, Sn. Öztelli’nin kitabında Kul Nesimi’nin yakınlık ve hatta hayranlık duyduğu kişiyi “İran Şah’ı” olarak göstermesi bir yanılgıdır. Söz konusu olan burada Şah İsmail’dir, bir Türk devletinin başkanıdır.

Yine dönelim Öztelli’nin kitabından aktarmaya devam edelim Kul Nesimi için der ki:
“İran Şahı’nın “Mehdi-i zaman” olarak ortaya çıkmasını, “yezit”leri yani Osmanlıları kırmasını dilemektedir. ayrıca Şah’la ilgisini ortaya koyan bir manzumesinde:
Erenler Şah’tan gelürler
Ali derler pirimize
İmamların kullarıyız
Münkir irmez sırrımıza

ve başka şiirlerinde görülen izlerden İran şahları yanını tuttuğu açıkç a belli oluyor. Bundan başka Osmanlı devletinin İran ile olan savaşları sırasındaki ayaklanmalardan izler taşıyan manzumeleri de görülmektedir. Osmanlı tarihçileri genel olarak bu gibi ayaklanmaları yazmadıkları için yanız manzumelerden sonuçlara varmak gerekmektedir. Kısa ve eksik olmakla birlikte bunlar oldukça aydınlatıcıdır. Bir manzumesinde, başından siyasi bir yargılama geçtiğini anlamak zor değildir:

Mahkemede sual sordu kadılar
Kitapları orta yere kodular
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Ustamdan almışam, pirden gelürem

….
Öztelli kitabın 10. sayfasında şu bilgiye yer verir:
“Nesimi aynı zamanda Bektaşidir. Hallac ve Seyyit Nesimi’nin öldürülmelerinden sonra Hurufiler Irak’ta şiddetli bir kovuşturmaya uğramışlar, bundan kurtulmak için Anadolu’ya kaçmışlardır. Böylece Nurufi dervişleri Bektaşiliğe kendi inanışlarını soktular. Nesimi de, başka Bektaşi şairlerinden çok Hurufilik görülür. Şiirleri içinde bunu gösteren pek çoğu var, onun için burada bir dötlüğü örnek veriyoruz:

Biz tarik- Bektaşiyiz, zikrederiz Hakkı biz
Bizdedir Şah-ı Velayet sırları hep izdedir
Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli, kuluyam Nesimi
Etmeyiz cahile minnet, Al-i Sultan bizdedir.

Nesimi aynı zamanda hem Haydari, hem de Caferi olduğunu bildirir. İki örnek,

Ben ol sadık kulam ki Caferi’yem
Hakikat söylerem ben Haydari’yem…

(Bugün artık biliyoruz ki, Caferilik’ten ve Hayderilik’ten birçok iz vardır Bektaşilikte… Yani bir Bektaşi belirli bir anlam söz konusu olduğunda o vurgulama için Caferidir, bir başka anlam söz konusu olduğunda da Hayderi… bir başkasinda Hurufi… çünkü Bektaşiliği oluşturan sentezde bu yorumların elirli vurgulamalarının izleri vardır, ama tümünün ağırlığı yoktur…/ Nazenin’in notu)

….
Kul Nesimi’nin iyi eğitim görmüş bir şair olduğu söylenir… Arapça bilir, Tasavvufu, Hurufi kurallarını iyi bilir. … Kul Nesimi, sanatın bütün inceliklerini iyice bilmektedir. Seçtiği kelimeleri yerinde ve ustalıkla kullanır, Kafiyelerini, çoğu halk şairlerinin kullandığı yarım, hatta dörtte bir kafiyeden kurtardığı çoktur. Bunda, aldığı kuvvetli öğretimin etkisi olduğu muhakkaktır. Aruzdaki aksaklığı, halka seslenmesi zorunluğu yüzünden daha çok Türkçe söz kullanmak iteğinden ileri geldiği düşünülür.

Bu kadar bilgiden sonra birkaç örnek verelim…

-I-
Erenler Şah’tan gelürler
Ali derler Pirimize
İmamların kullarıyız
Münkir ermez sırrımıza

Pirimiz kırklar yediler
Bu yolu anlar kurdular
Bize de böyle dediler
Kanarsan ikrarımıza

Ateş yanar, kazan çoşar
Dalgalanıp boydan aşar
Şulesi aleme düşer
Bakın bizim nurumuza

Bildik aslımızdır Adem
Kısmetimiz verdi Hüda’m
Halifeler basmış kadem
Taç urdular serimize

Muhib mürşidine uydu
Arif olan hisse duydu
Münafıklar nice kıydı
Tiğ çektiler Pirimize

NESİMİ sözünü pişür
Özüne muhabbet düşür
Bezirganlar gevher taşur
Gune gune şarımıza

-II-

Evliyadan aldık biz bu erkanı
Yana yana zikredelim Allahı
Canda ayan dörgük sırr-ı Suphanı
Yana yana zikredelim Allahı

Daima Suphanın ismin der idim
Derunumda olan perdeyi giderdim
Bir idim vardım ummana erdim
Yana yana zikredelim Allahı

İsyanla kararmıştır yüzleri
Anın için Hakkı görmez gözleri
Bize kar eylemez münkir sözleri
Yana yana zikredelim Allahı

SEYYİD eydür bahre daldım da geldim*
Mümkünat ilmini bildim de geldim
hakikatta yerin gördüm de geldim
Yana yana zikredelim Allahı

*Bazan mahlas olarak “Seyyid” kullanır. bu gibi nefeslerde, üzerinde Nesimi yazılıdır.

-III-

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz, dolumuz vardır

Miz müftü bilmeyiz, fetva bilmeyiz
Kıyl-ü-kal ilmeyiz, ifta bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır

Bizlerden bekleme züht-ü ibadet
Tutmuşuz evvelden rh-ı selamet
Tevella olmaktır bize alamet
Sanma ki sağmız solumuz vaardır
Ey zahit, surete tapma, Hakkı bul
Şah-ı Velayete olmuşuz hep kul
Hakikat şehrinden geçer bize yol
Başka şey bilmeyiz, Ali’miz vardır.

Evet, ne dersiniz, gayet iyi anlaşılıyor değil mi, Şah-ı Velayet kimdir? diye..
Kısaca burada bir İran Şah’ı söz konusu değildir. Şah simgesinin anlamı, yeri geldiğince, Hakk, Ali, ve bazen de Şah İsmail’dir…

Bu güçlü Bektaşi şairinden birkaç örnek verdik… Daha sonra başka örneklere de yer vermeye çalışırız…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

2 Temmuz 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Yunus Emre’den…

İlim İlim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer hak bilmezisen
Abes yere yelmektir

Dört kitabın manası
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma’nisi ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepsininden iyice
Bir gönüle girmektir.

30 Mayıs 2007 Posted by | Bektashi- Alevi, Nefesler, Uncategorized | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Kaygusuz’dan…

Evliyadan gelen kelam, okunan Kur’an değil mi?
Gerçek Veli’nin sözleri, sureti rahman değil mi?

Çün seni Hak yarattığı kendüye mir’at ettiği
Tecelli-i zat ettiği sureti insan değil mi?

Hak haberin dinleyene, candan kabul eyleyene
Hakkı bilip anlayana, sözümüz burhan değil mi?

Gerçek elini tutmayan gönlün ana pektirmeyyen
Hakkı batılı seçmeyen, cahilü nadan değil mi?

Ey Kaygusuz halin nola, gitmez isen doğru yola,
Hak kerem etse bir kula, hakikat ayan değil mi?

30 Mayıs 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Serayi (Kaygusuz Abdal)

Bazı nefeslerinde Kaygusuz Abdal “Serayi” mahlasını kullanır. İşte onlardan biri:

Yamru yumru söylerim
Her sözüm kelek gibi
Ben avare gezerim
Sahrada leylek gibi

İşim kalb sözüm yalan
Ben değil adım filan
Bu halk insana derim
Sözümü gerçek gibi

Aşk kuşları derilse
Aşktan dane verilse
Usulüm toya benzer
Avazım ördek gibi

Terketmedim benliği
Bilmedim insanlığı
Suretim adem veli
Her huyum eşek gibi

Arifler sohbetinde
Marifet söyleseler
Ben de hemen düşünmem
Ürerim köpek gibi

Gerçi Hakk’ın kalkıyım
Marifetsiz aylakım
Arifler sohbetinden
Kaçarım ürkek gibi

Bu marifet ilminden
Haberim yok cahilim
Benden mana sorsalar
Sözlerim sürçek gibi

Aşıklar can içinde
Aşikar gördü Hakk’ı
İşitmenin manası
Olmaya görmek gibi

Miskin Serayi kıydın
Kul oldun sen nefsine
Senin hırsü hevesin
Tuttu seni fak gibi

Notlar:
Toy- güzel bir kuş
Avaz- ses
sürçek- sürçen, ayağı bir yere takılan
Hırs ü hevesin- hırsın ve hevesin
Fak-tuzak
Usul- boy

28 Mayıs 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Kadınlarımızı kim temsil edecek?

image0014.jpg
Kendine güvenen bir ulus, kararlılıkla hareket edince, neleri başaramaz ki!
Aslında şu küçük karikatür bile, kendimize inanır, savlarımızı başımız dik bir şekilde savunur, kararlılık gösterirsek, haklı olduğumuz yerde haklılığımızı kabul ettirebileceğimizi gösteriyor.

Tandoğan, Çağlayan, Gündoğan derken, halk istedi CHP ve DSP el sıkıştı…
Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde’da yayımlanan bir karikatür ise Türkiye’nin yükselen sesi ve gerçek kimliğini ön plana çıkarmak durumunda kaldı. Görmezden gelemediler…

Ancak, şu sıralarda özellikle internet ortamında, ABD’de yapılacak 3. Kadınlar Barış Konferansında Türkiye’yi temsilen konuşmacı olarak Merve Kavakçı’nın seçilmiş olduğu haberi dolaşıyor. Artık sessiz kalmayan, eski sessiz kalabalık ise, bu durumu protesto ediyor. Konferansla ilgili siteye protesto mektupları yağıyor. Mektuplar özetle, Merve Kavakçı’nın Türkiye’nin çok büyük çoğunluğunu oluşturan laik kadınları hiçbir şekilde temsil edemeyeceğini, kaldı ki, kendisi Amerikan vatandaşı olduğu için Türkiye’yi de temsil etme yetkisi bulunmadığını belirtiyor…

Konferansla ilgili site şöyle:
http://www.womenspeaceconference.org/

Siteye gönderilen protesto mektuplarından bir örneği aşağıda ilginize sunuyorum:
———–
To Whom It May Concern

I have heard that Merve Kavakci is a key note speaker on 3rd
International Women’s Peace conference in Dallas, TX in July.

Merve Kavakci was ousted from the Turkish Parliament because she had
the citizenship of USA and lied to the Parliament and to Turkish Nation.

Kavakci can hardly represent few women in Turkey, who are working
systematically against the secular and modern democratic system in
Turkey founded by Mustafa Kemal Ataturk.

Therefore, I would like to point out that I have an objection for her
to participate a meeting claiming that she is representing us. She
works for the United States of America, so she can only represent USA
and its projects of `Greater Middle East` and`Mild Islam` in the
Middle East.

I reiterate Merve Kavakci cannot and should not represent Turkey in
any international meeting and cannot and should not speak for us,
secular people of modern Turkey.

I hope that Kavakci shall not speak in your conference on behalf of us.

Please can convey my message to American citizen of Kavakci.

Thank you for your time and cooperation.

Regards
———

Sizce Merve Kavakcı’nın mitinglerdeki Türk kadınlarını temsil etmesi mümkün mü?

Bizim kadınlarımız farklıdır, sabırlıdır ama, bir yere kadar…aptal yerine konmaya pek gelemez…

Artık söz, sakin, sessiz, nazenin kalabalığın…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

18 Mayıs 2007 Posted by | kadın, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Atatürk ile ilgili filmlerden kısa görüntüler…

images-11.jpg

Blogroll sınıflaması altında, Atatürk’le ilgili çeşitli filmleri bulabilirsiniz. Amerikan Sefiri’ne yaptığı konuşma, denize girerken, manevi kızıyla, vb. gibi… Ataturk’un tum dunya uluslarına, bu arada Amerika’ya da nasıl dosça yaklaştığını ancak ne kadar vakur bir ifadeyle, kendi ulusunun yüce değerlerine ve kimliğine sahip çıktığını izliyorsunuz…

Nazenin…

28 Nisan 2007 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

Hacı Bektaş Veli ve Toplumsallık

İnsanları, bireysellik çılgınlığına ne sürükledi?

İlk insanların yaşantısına baktığımızda, toplumsallığın çok önemli olduğunu görüyoruz. Avlarını, topladıklarını herkesle paylaşıyorlar. Senin-benim kavgası içinde değiller. Bizim duygusu içindeler. “Biz” benden daha önemli. Neden? Çünkü yaşamak için birbirleriyle dayanışmak zorundalar. Güçlü olan doğaya karşı varlıklarını sürdürmek için işbirliği yapmak zorundalar… Ancak biz duygusu içinde olmak onları güçlü kılabiliyor, bunun farkındalar.

Ayrıca, günü birlik yaşıyorlar. Bulduklarını, bulabildiklerini paylaşıp, tüketiyorlar… Ertesi gün yeniden yaşamlarını sürdürmek, karınlarını doyurmak, yırtıcı hayvanlardan korunmak için işbirliği ve güçbirliği yapıyorlar. Bir nedenle ava katılamayan olsa bile, avlanandan payını alıyor, yeter ki bu durumu istismar etmesin… Zaten istirmara hiç pabuç bırakmıyorlar. Böyle bir durumda birey toplum dışına itiliyor. En büyük ceza bu. Çünkü toplum dışında bireyin tek başına yaşama şansı yok denecek kadar az… Toplumsal düzenin yaptırım günü ahengi, geleneği, töreyi oluşturuveriyor. Sonra töre, gelenek toplumsal düzenin devamlılığını sağlıyor…

Toplumdaki herkesin karnı aynı derecede doyuyor, var olan paylaşılıyor…
Kimse aç kalmıyor… Kimse diğerinden çok daha fazla tüketmiyor…

Sonra, günü birlik yaşantıya veda edildiği dönem geliyor. Nasıl mı? Tarım devrimi sayesinde… İnsanlar tarım devrimini yaşayıp, toprağı ekip biçmeye başladıklarında ortaya iki sorun çıkıyor, biri ekip biçtikleri toprakların mülkiyeti ve bu mülkiyetin devri, yani miras, diğeri ise günlük ihtiyaçlarının ötesindeki ürün, yani artı değer… bunu ne yapacakları? Nasıl paylaşacakları? Nasıl yeniden pay edecekleri? Kısaca özel mülkiyet ve ticaret kavramları insanların hayatına giriyor.

İlk özel mülkiyete alınan da “kadın” oluyor. Çünkü o zamana kadar, erkek çocuğun doğumundaki rolunu tam olarak bilemezken, çocuklar kadınların çocuklarıyken, aile düzeni anaerkil iken, soy ve miras hukuku anasoylu düzendeyken, tarlayı saban gücüyle sürme nedeniyle avlanmaktan vaz geçip kaslarını çiftçilik ve hayvancılıkta kullanan erkek, ilk mülkün de sahibi oluyor. Mirasta da hangi çocuk kendisinin? sorusuna, “hangi kadın benimse, onun doğurduğu çocuk benim” yaklaşımıyla davranıyor. Sonuçta, özel mülkiyet, artı üretim, yeniden paylaşım, mal değiş tokuşu, ticaret, miras vs. gibi kavramlar insanların hayatında derin izler bırakmaya başlıyor.

Mülkü fazla olan, mülkünü bir değer birimi karşılığında değiştirmeye, vermeye, satmaya başlıyor. Önceleri deniz kabukları bu değer birimi objesini oluştururken (para) sonraları bugün adına para dediğimiz diğer araçlar devreye giriyor. Kim en fazla kazanırsa, o en güçlü oluyor. Çünkü kimi insanlar üretim araçlarına (makina vs. ve toprak) sahip oluyor, kimi insanlar olmuyor. Olmayanlar, olanların emrinde karın tokluğuna denebilecek küçük karşılıklarla çalışıyor. Sonuçta, zenginler ve fakirler… Yönetenler ve yönetilenler… güçlüler ve güçsüzler, sömürenler ve sömürülenler oluşuyor.

Birey kazandıkça, güç elde ettikçe daha fazlasını istiyor… Bu da bireyin donanımıyla ilgili olduğu için birey kendine yatırım yapıyor, “Rab bena, hep bana” anlayışı hakim oluyor. Artık toplumdaki diğer kişiler, onların aç olup olmadıkları umurunda olmuyor… Kendisi daha çok nasıl kazanırım diye düşünüyor, daha fazla gücü, daha çok kazanç için, daha çok kazancı daha fazla güç sahibi olmak için istiyor. Sarmal böylece bir çılgınlık boyutunda insanı girdabına alıp, sürüklüyor.

Bir toplumda bu tür örnekleri görenler onlar gibi olmak için yarışıyor. Yarış acımasız bir şekle dönüşüyor. Diğerini yok saymak, onu harcamakla başa güreşenler çoğalıyor…

İşte böyle bir dünyada şü söz akla geliyor:
Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi?

Hacı Bektaş Veli ne demişti?
Şeriatte, bu senindir, bu benim,
Tarikatte, hem senindir, hem benim,
Hakikatte ne senindir, ne benim…

Hakikate eren insanın doygunluk hissi olmalıdır. Bireyselcilik hakikat ehlinin durağı değildir. Hakikat ehli, toplumsalcıdır. Komşusu açken kendi tokluğuyla öğünemez. Paylaşımcıdır. Vericidir.
Belki de Bektaşi anlayışının en önemli özelliklerinden biri “toplumsalcı ve çevreci bir felsefeyi işlemiş olmasıdır”…

İşte bunun için Hacı Bektaş Veli Anadolu’da halka tercüman olmuş, onlara lider olmuştur. Öğretisini halk kitlesi içinde oluşturmuştur, sarayda oluşturmak yerine. Emekçi toplum onun öğretisiyle dirilmiş, “Bir olmuş, iri olmuş, diri olmuş”tur. Böylece güçlenerek, varlığını sürdürebilmiştir…

Nazenin…

27 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Nevruz’unuz Kutlu Olsun…

mor.jpg

Yeniden dirilişin,
Güzelliklere erişin,
Devamlılığın,
Kardeşliğin
Sevincin,
Aşkın bayramı kutlu olsun…

Halimiz en iyi hale çevrilsin…

Nazenin…
pembe.jpg

21 Mart 2007 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın