Düşünce Denizi

Bektaşi Fıkraları- Fransızca kaynak..

Bazı Bektaşi fıkralarını ve Bektaşilik hakkında kısa bilgileri Fransızca olarak edinmek isteyenler olursa, yararlanabilecekleri bir kaynak var: Türk halk kültürünün önemli simgelerinden Bektaşi fıkraları, L’Harmattan Yayınevi tarafından Fransızca ve Türkçe olmak üzere iki dilde basılmış. Kitabı yayına, Fransa’da Türk halk kültürü, özellikle sözlü kültür konusunda yaptığı araştırma ve kitaplarıyla tanınan Ali Ekber Başaran hazırlamış. Kitapta Hacı Bektaş Veli ile ilgili bilgiler, Bektaşi özdeyişleri ve 20 fıkra yer alıyormuş.
İlgilenenlere duyurulur…

Nazenin.

Reklamlar

30 Kasım 2006 Posted by | Bektaşi Fıkraları | Yorum bırakın

Psikanaliz ve Din… Erich Fromm

Büyük bir keyifle okumuş olduğum kitaplardan biriydi Erich Fromm’un “Psikanaliz ve Din”i. Bu kitap, Yale Üniversitesi’nde 1950 yılında Erich Fromm’un verdiği bir seri konferans için hazırlanan metinlerin kitap olarak düzenlenmesiyle oluşturulmuştur. Daha önceleri (1937 yılında) aynı üniversitede Carl Gustav Jung’un ‘Psikoloji ve Din” başlığıyla verdiği konferansın büyük ilgi uyandırması Erich Fromm’un konferanslarına yol açmıştır.

Kitapta Fromm önce Freud ve Jung’un din konusundaki görüşlerini karşılaştırır, sonra da kendi din anlayışını ortaya koyar.Çevirmenin önsözünden bir kısmı burada bilgilerinize sunuyorum:

“Konfüçyüs’ün, Lao -Tse’nin Buddha’nın, Sokrat’ın, Spinoza’nın ve peygamberlerin sözleriyle dile gelen tüm büyük dinlerin özü aynıdır ve insancıl değerleri savunup, insana önem verirler. Bu hümaniter dinler, akıl, sevgi ve adaletin sözcüsüdür. İnsan varoluşunun amacını da, insanın akıl ve sevgi güclerini kullanarak özgürlük ve bağımsızlığa ulaşması ve kendi sorumluluğunu taşıyacak güce erişmesi, böylelikle de gerçeğe yaklaşması biçiminde ortaya koyarlar.
Ve İşte Freud dine karşı gibi görünse de, gerçekte dinin öz değerlerine sahip çıkıp, onların yozlaşmasını önlemek istemektedir. Onun karşı olduğu şey, dinin kurumlaşmış biçimleridir. Çünkü din nerede toplumdaki egemen güçlerle bir işbirliğine girişmişse, orada bu hümaniter özünden uzaklaşmıştır.”

Fromm’un kendisi de hümaniter bir evren dini taraftarıdır. bu nedenle açıkça Freud’u savunur ve otoriter din tanımının temsilcisi olarak gördüğü Jung’u sert bir biçimde eleştirir.
“Otoriter din, insanların kendi dışlarındaki görüp, bilemedikleri bir güce kayıtsız, şartsız teslim olmaları ilkesine dayanır. u dinde en büyük erdem itaat, baş günah ise itaatsizliktir. Tanrı herşeyi bilen, en güçlü olan ve cezalandıran, insan ise zavallı, güsüz ve anlamsız olandır. İNsan için tek kurtuluş, kendini Tanrı’ya adaması ve kendindeki tüm güçleri, tüm değerli yanları reddetmesidir. Ama bu tutum, gerçek dine ve onun özüne terstir” diyen Fromm, şöyle devam eder: “Dindarım demekle dindar olunmaz. Asıl önemli olan doğru ve adaletli yaşamak ve bunu gerçek yaşamda uygulamaktır.” Bu nedenle Jung ve diğer otoriter din taraftarlarının idn yanlısı gibi gözükmelerine rağmen, hiç de dindar sayılamayacaklarını belirtir Fromm.
İnsan, kendisinin ve evrendeki yerinin bilincine varmalı, kendi sınırlarını tanımalıdır. Kendi dışında bulunan ve etkileyemediği bazı güçlere bağımlı olduğu gerçeğini de anlaması gerekir. Ancak, insanın kendi sınırlarını tanıması ile kendini aşan güçlere tapınması, arı ayrı şeylerdir. İnsan, kendine özgü olan akıl ve sevgi güclerini geliştirip, kullanarak özgürlüğüne ve içsel bağımsızlığına ulaşabilir.”
Evet işte Fromm böyle düşünmektedir ve onun için en önemli sorun: “Tanrı’ya inanmak ya da inanmamak değil, insancıl bir yaşam biçimi ile otoriter ve puta tapıcı bir yaşantı arasındaki ayyrımda gizlidir.”

Aslında Fromm da “inançlı” bir insandır. Kendisiyle yapılan özel ropörtajlarda buna yer yer değinir. Dindar bir çocukluk geçirdiğinden, gelecekteki bir mesih umudundan söz eder. Ama bunu açıkça dile getiremez. Çünkü icinde bulunduğu toplumda din ya da dini inan, kilise-ekonomik güler-baskı üçgeninin içinde sıkışmıştır. Orda dinden söz etse, toplum onu dışlar ve “kiliseci” olarak damgalardı. İşte bu nedenle Fromm için bazı olgular “düşünülemez” bazıları da “söylenip”, “açıklanamaz” olarak kalmıştır.

… kapakta yer alan “İnsan bir Tanrı mi?” sloganı, belki de birçok kişinin tepkisini çekti. Halbuki olaya mistik ya da tasavvufi bir yaklaşımla bakınca, birbirine ters gibi gelen şeylerin, aslında bir ve aynı olan, tek bir gerçekliğin, farklı görüş açıları ile değişik yanlarını görebilmekten doğduğunu farkediyoruz.
Dünyanın birbirinden ayrı birimlerden oluştuğunu ve ayrışık, bağımsız olguların, bir makine düzeni ile işlediğini varsayan “maddeci-mekanistik” görüş, artık giderek aşılıyor. Çağdaş bilim dünyayı ve hatta tüm evreni, birbiriyle içten bağlı, sürekli haberleşme ve etkileme içinde olan bir bütünsellik biçiminde ele alıyor.
Ayrılıkçı ve maddeci görüş, “Tanrı” kavramını da kendi anlayışına uygun bir biçimde yorumlar. Bir insan vardır ve bir de, ondan ayrı, bağımsız, üstte yer alan, güçlü yaratıcı bir “Tanrı”. O oradadır, insan da burada. Birisi “yaratır”, öteki ona “tapınır”. Oysa iş, hiç de öyle değildir. Batı aleminde “Tanrı” diye bilinen şeyler , aslında insanda varolan bir takım içsel ve potansiyel güçlerdir. bunları, tıpkı mitolojilerde ya da Hint kozmolojisinde olduğu gibi, bir takım Tanrısal adlarla nitelemek, olsa olsa, bunları akılcılaştırmak ve daha iyi anlamak içindir. Ama, “Yeni Çağ” artık çok farklı olmak zorunda. Görüşlerimizi “gerçeğin bütününü” kavramaya göre ayarlamak durumundayız.
Eğer evren bir Hologram gibi organize olmuşsa, her insan da bir mini lologramdır. Yani evrenin bütün planı, her insanda vardır ve mevcuttur. Ama bizler ancak kendi gelişmişliğimiz oranında, bu “ana bilgi kaynağı”ndan istifade etmekteyiz. Nitekim “kendini bil” , “kendini bilen, evreni bilir*” gibi bircok özdeyiş de buna işaret eder. Yani bütüncül görüş açısından (Doğu mistisizmi ve İslam Tasavvufu) “kendini doğru olanı bilen kişi, herşeyi bilir, evrenle bir olur.” Onlar için, önce kendini bilmek, önce kendini sevmek gelir, Çünkü bu eylem, onları benliklerinden alır, tüm evrenle birleştirir. Oysa bütüncül bir görüşe sahip olmayan kişi için, kendini sevmek ve öne almak, egoistliktir, onu diğerlerinden koparır, kendi içine izole eder ve yalnızlıkla başbaşa bırakır.

Bütüncül ve ayrıştırmacı yaklaşımlar arasında böylesine önemli farklılıklar vardır. Ayrıştırmacı görüşün geliştirdiği “Tanrı” kavramı için, bütüncül görüş şöyle söyleyebilir: “Evet, her insan bir Tanrı’dır, AMa “Allah” değildir. ” İşte bu noktada karşımıza çok temel bir ayrım çıkıyor: Tapılacak Tanrı’lar yoktur, Ancak Allah” vardır. O Allah ve O yaratıcı, varedici ilke, tüm evrensel bütünselliğin içerisinde yer alan ve onunla hem bir, hem de ayrı olan bir olgudur.
Bu gerçekten Kuran’da “Allah bir Tanrı değildir. Ona tapınılmaz, ona ancak kulluk edilir” diye bahsedilir. Evren varedilmiştir. İşleyen bir sistem ve kurallar bütünü vardır. Tüm yaratılanlar gibi insan da, bu yaratılış amacına uygun bir plan içerisinde yer alır. Amacı, kendi potansiyel güclerini sonuna dek ortaya koymak, tekamül etmek ve gelişmektir. Kendi davranışlarını sistemin işleyişine uyduğu oranda tad alıp, ters düştüğü oranda da acı duyarak, yoluna devam eder. İşte “kulluk” budur, tapınmak ya da kendi güclerini reddederek, pasif bir itaate yönelmek değildir. Evrensel kuralların farkına varmak ve onlarla (olabildiğince) uyum içinde yaşayabilme akıllılığını göstermektir.
Yine Kuran’da, dinin temelinde “La İlahe İll Allah” sözünün yer aldığı belirtilir. Bunun doğru çevirisi, bize bu konudaki en temel gerçeği gösteriyor: “Tapınılacak ilahlar (yani Tanrılar) yoktur. Ancak Allah (vardır) . Ve Allah’a tapınılmaz, bütünselliğin kurallarına ve sistemin işleyişine uygun davranılır, O kadar……”

Evet, bu önsözden de anlaşılacağı gibi kitap gerçekten zevkle okunacak bir eser. Çevirmenin önsözünde birşeye dikkatinizi çekmek isterim. İki terim kullanılıyor. Allah ve Tanrı. Burada çevirmen, Allah kavramını daha kapsamlı, Tanrı kavramını daha sınırlı kullanıyor. Bu açıklamayı vermekte yarar var. Çünkü bazı eserlere baktığınızda, Tanrı kavramı en kapsamlı içerik için kullanılır. Yani Tanrı kavramı islam dünyasının Allah kavramı karşılığı olarak yer alır. Oysa bu yazıda durum böyle değildir. Biz kavramları böyle biraz açıklayarak ele alırsak, yanlış anlamaları da önlemiş oluruz.

Belki, arzu edilirse, daha sonra kitabın içinden bazı bölümlerden kısa alıntılara yer verebiliriz.

Sevgiyle kalın,
Nazenin.

30 Kasım 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 1 Yorum

Bektaşi Fıkraları- Borç…

Bektaşilerin incecikten hicvedişlerini ve usta espiri anlayışlarını gösteren güzel bir örnek fıkra daha sunarak başlayalım güne…

Bir toplantıda, kelli felli,
Şiş göbek,
Avurdu yellinin biri,
Konuşup dururken yüksek perdeden,
Bir ara Bektaşi’ye dönüp sormuş:
“Baba Eren” demiş,
“Borcun var mı?”

Bizimki yutar mı?
Farkında işin.
Ama yanıtlamış yi de efendice,
“var” demiş, “var biraz,
Bizim mahalle bakkalına”.

Kelli felli
Şiş göbek
Kahkahayla gülmüş buna
Ve kahkahadan zaman buldukça
“Erenler” demiş, kahkahkahkah, “onu sormadım,
Benim muradım
Namaz niyaz borcu”.

Bektaşi gülümsemiş,
“Efendi!” demiş, “kusura bakma,
Namaz niyaz borcunu Tanrı sorar ancak,
Sana düşer yalnızca,
Bakkal borcunu sormak!”…

30 Kasım 2006 Posted by | Bektaşi Fıkraları, Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Lezzet köşesi…

images-21.jpg
Düşündüm ki, her gün vazgeçilmez olarak yaptığımız şeylerden biri karnımızı doyurmak. Hergün karşılaştığımız sorunlardan biri de, “acaba bugün ne yesek?” . Hele hanımlar açısından iş daha da kötü “bugün ne pişirsek?” sorusu her an karşılarında… O zaman işi biraz kolaylaştıralim dedik ve yan menümüzde hemen bir lezzet köşesi açtık. Buradaki sitelere girerek leziz yemek tariflerine ulaşabilirsiniz. Hatta formunuzu tutmaya meraklıysanız, yiyeceklerin veya hazırlamak istediğiniz tariflerin kalori hesabına da ulaşabilirsiniz…

Afiyet olsun…
images-31.jpgimages-31.jpg
Nazenin.

29 Kasım 2006 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

Hacı Bektaş Veli ve Çevrecilik

images-16.jpgHacı Bektâş Veli’nin resmi aslında bir temsili resimdir. Kendisinin gerçek, birebir görüntüsü değildir. Bu durum Hz. Ali için de öyledir. O da bir temsili resimdir. Halk tarfından kabul görem temsili resim artık o kişinin resmiymiş gibi algılanagelmiştir. Hacı Bektaş’ın temsili resimlerindeki, bir elinde aslan, bir elinde ceylânın olması Tanrı’nın celâl ve cemâl esmalarının (sıfatlarının) kendinde topladığını sembolize etmek için kullanılmıştır. Bu hem her türlü canlıya sevgi ile yaklaşmayı hem de tüm canlılara karşı duyulan sevgi ve hoşgörüyü simgeler.

Velayetnamede de hayvanlara eziyet etmemek, tüm canlıları korumak, kollamak işlenen konulardan biridir. Örneğin, Hacı Bektâş Velâyetnâmesinde kendisine ziyarete gelen şahıs yolda domuz yavrusunu yakalar, boynuna çıngırak asar. Hayvan çıngırağın sesine ürker, kaçtıkça çıngırağın sesi daha fazla yükselir. Hazreti Pir’in huzuruna gelir, onun öfkeli bir şekilde “neden hayvancıklara eziyet ettin” diye azarlaması ile karşılaşır. Burada işlenen konu, bütün canlılara bir gözle bakmak, eziyet edici olmamak, doğal dengeleri korumaktır. Tabiat canlıları iyi veya kötü diye ayırmaz. Yerine göre her canlının işlevi vardır. Yeter ki, doğadaki dengeyi bozmayalım, birinin neslini tüketip, bir başkasının dengesiz üremesine neden olmayalım… Bugün bütün bunlara “küresel ısınma” sorununu da katabiliriz. Doğadaki dengeleri koruma konusunda hassas olan Bektaşi, bu konuda da hassas olacaktır. Öyle ya, kendisine (insan-ı Kamil’e) emanettir bu dünya… Bektaşi felsefesi incelendiğinde son derece “çevreci” olduğu görülür…

Nazenin.

29 Kasım 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 1 Yorum

Bektaşi Fıkraları- İlhan Selçuk’tan naklen…

Bugünkü Cumhuriyet gazetesinde İlhan Seçuk‘un köşesini okuyordum. İlhan Selçuk Bektaşiler’in eleştirilerini incelikle bezeyerek fıkralar halinde sunmalarından pek güzel yararlanır ve sık sık yazılarında Bektaşi fıkralarına yer vererek biraz da “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla…” der. Yine öyle yapmış usta… Yazısını Papa’nın Türkiye ziyaretinin gündemde olduğu günde iki Bektaşi fıkrasıyla süslemiş. Bu fıkralar Bektaşiler arasında gayet iyi bilinir ama bir Bektaşi fıkrasının kullanıldığı yer önemlidir. Çünkü, gerçekte fıkranın mesajı hangi olayın veya hangi sözün ardından anlatıldığı ile anlam kazanır. Burada olay Papa’nın ziyareti…. Hani, sayın Papa müslümanlara yönelik sözleriyle rengini ve duygularını açık açık ortaya dökmekten hiç rahatsız olmamıştı ve bu durum tüm islam dünyasını incitmişti. Doğaldır ki, tepki toplamıştı. Bunca tepkiye rağmen müslüman diyarına adım attıysa, bu adımı attıracak önemli nedenleri olmalıydı!…

Neyse, dönelim İlhan Selçuk’un yazısına ve Bektaşi fıkrasına, usta şöyle yazmış:
“…
Gerçekte Müslümanlık çok kolaydır, besmeleyle işe başlamak yeter, kelime-i şahadet getirdin mi vaziyet tamamdır…
Vaktiyle Ortaköy’de Bektaşi ile Papaz çok dost imişler, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş…
Bir gün Bektaşi’ye haber vermişler:
-Hemen gel, Papaz çok hasta…
Bektaşi varmış bakmış ki dostu ölüm döşeğinde yatıyor… Bektaşi’yi görünce papaz’ın dudakları titremeye başlamış, konuştu konuşacak…
Baba Erenler hemen eliyle Papaz’ın ağzını kapatmış…
Çevreden bozulanlar sormuşlar:
-Ne yapıyorsun yahu?
Bektaşi:
– Ben bu pezevengi bilirim, demiş, şimdi bir besmele çeker, doğru Cennet’e gider…”

İkinci fıkraya geçmeden önce küçük bir açıklama yapalım. Herkesin bildiği gibi Hıristiyan dünyasının sembolü İznik konsil toplantısından bu yana “haç” tır. Hz. İsa’nın yaşadığı dönemde ölüm cezaları işkence içerir şekilde gerçekleştirilir ve iki şekilde yapılırdı. Bunlardan biri, haç şeklinde iki tahta direğin birbirine bağlanması(çarmıh) ve bu çarmıhın yatay uzantısının iki ucuna avuç içlerinden insanı çivileyerek asmak ve böylece ölüme terk etmek, diğeri ise, kazığa oturtarak ölüme terk etmek… Her ikisi de son derece ızdıraplı öldürme yöntemleri…
İsa çarmıha gerilerek ölüme terk edilmiştir, bilirsiniz. Bu yüzden “Hz. İsa’nın duyduğu acıyı hissedebilmeyi” vurgular haç çıkarma olgusu… Şimdi, fıkra şöyle:

Bektaşi, papaz dostuna sormuş:
– Bana bak, siz hıristiyanlar ikide bir neden istavroz çıkarıyorsunuz?
Papaz:
-Yahudiler Hazreti İsa’yı çarmıha gerdiler ya, peygamberimizi anıyoruz…
Bektaşi:
-Şükredin ulan, demiş, ya İsa’yı kazığa oturtsalardı, ne yapacaktınız?…

Evet, teşekkürler İlhan Selçuk, bizlerle bu fıkraları paylaştığın için…

nazenin.

29 Kasım 2006 Posted by | Bektaşi Fıkraları, Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Bektaşi Fıkraları- Bektaschi Witze

Bugün Ali Duran Gülçiçek‘in hazırladığı 99 Bektaşi Fıkrası kitabından üç adet sizler için seçtim. Kitap Türkçe ve Almanca olduğu için her iki dilde de sunmaya çalışacağım. Imla hatalarım olursa hoşgörün.

Pezevenk
Bektaşi Babalarından biri, çarşıdan geçerken, çarşı esnafından bazıları onunla alay etmek için arkasından: “Baba” diye çağırırlar.
Bektaşi durup arkasına bakınca, “affedersiniz, birine benzettik!” derler.
Çarşının sonuna kadar aynı olay bir kaç kere tekrarlanmış.
Kendisiyle alay edildiğini anlayan Bektaşi, Çarşının sonunda durur, avazı çıktığı kadar: “Ulan pezevenkler!” diye gürler. Dükkanlardan fırlayan birçok kişi: “Ne oluyor?” diye başını çıkarınca Bektaşi güler:
“Yahu!” der, “bu çarşıda amma da çok pezevenk varmış ha!”…
images-5.jpg
Zuhalter!
Als ein Bektaschi durch einen Basar ging, wollten sich einige der Kaufleute über ihn lustig machen und riefen: “Baba!” Der Bektaschi blieb stehen und blickte sich um. “Entschuldigung, wir haben Euch mit jemandem verwechselt”, meinten sie. Das passierte ihm noch mehrmals bis er am Ende des Basars angelangt war. Der Bektaschi merkte, Dass die Leute sich mit ihm einen Spass machen wollten, so blieb er dort stehen und rief aus vollem Halse: “Zuhalter!” ..
Als aus den Laden etliche Köpffe herausschauten, um zu sehen, was hos war, lachte der Bektaschi und rief: “Was für eine Menge Zuhalter es doch auf diesem Markt gibt!”

Aksini Yapıyor

Adamın biri, hasta yatmakta olan çocuğuna okuyup dua etmesi içinbir Bektaşi babasını cağırmış. Bektaşi gelip çocugun başına elini sürüp, okuyup üfleyerek:
“İnşallah bu çocuk ölür!” demiş.
Buna fena halde canı sıkılan ev sahibi, ses çıkarmadan Bektaşi’yi yolcu etmiş. Aradan birkaç gün geçnce hasta çocuk iyileşip kalkmış ve bir gün Bektaşi’ye rastlayan adam:
“Baba erenler, geçen gün seni götürüp hastamıza dua etmeni istemiştik. Siz aksine beddua ettiniz, fakat, Allah’a çok şükür, çocuk iyileşti. Senin kötülüğün de sana kaldı”, deyince Bektaşi adama dönmüş:
“Bak oğlum!” demiş, “O sıralar benim Allah ile aram pek iyi değildi- dediklerimin hep aksini yapıyordu. Öyle istedim ki, çocuğa sıhhat versin*”…

Genau das Gegenteil

Jemand rief einen Bektaschi-Baba, damit er seinem krank daniederliegenden Kind Gebete lese.
Der Bektaschi kam, etzte sich neben das Kind und flüsterte, indem er es mit seiner Hand streichelte:
“Hoffentlich stirbt das Kind”
Der Hausherr, den das natürlich erboste, sagte allerdings nichts, als er den Bektaschi verabschiedete.
Nachdem einige Tage vergangen und das Kind genesen war, traf der Mann den Bektaschi wieder:
“Baba Erenler, neulich hatte ich Dich zu uns geholt, um für unseren Kranken zu beten. Du hast stattdessen Flüche gesprochen, doch Gott sei Dank, ist das Kind gesund geworden. Deine Schlechtigkeit blieb an Dir selbst hangen”.
Daraufhin der Bektaschi ganz offen:
“Mein Sohn, zu der Zeit war meine Beziehung zu Gott etwas gestört, er liess genau das Gegenteil geschehen von dem, was ich sagte. Aber ich wollte ja, dass das Kind gesund werden sollte”.

Cennet Ödülü

Bir Alevi’yle bir Sünni, iki arkadaş sohbet ediyorlarmış.
Alevi, Sünni arkadaşına sormuş:
“Cennete gittiğinizde nasıl ödüllendirileceksiniz?”

Sünni:
“Güllük ,gülistanlık bahçe icerisinde, kırk huri, kırk zemzem pınarı, çeşit çeşit meyveler ve saire..”
– Peki, olmaz ama farz edelim ki sen de cennete gittin, ya sen ne umuyorsun?”

Alevi:
“Üzüm bağları, birbirinden nefis çeşit çeşit şaraplar…” deyince,

Sünni öfkelenmiş:
“Kardeşim”, demiş, “orası meyhane mi?”

Alevi:
“Peki ya, kerhane mi?”…

images-2.jpg
Im Paradies

Ein Alevit und ein Sunnit unterhieltten sich Der Alevit fragte den Sunniten:
“Wenn Ihr ins Paradies kommt, wie werdet Ihr da belohnt?”
Der Sunnit gab zur Antwort:
“In einem paradiesischen Rosengarten vierzig Huris (Paradies jungfrauen), vierzig Semsem Quellen (semsem-zemzem- heist der heilige Brunnen in Mekka), alle mogliche Arten von Fruchten… Aber nehmen wir einmal an, Du kamst auch ins Paradies. Auf was hoffst Du denn?”
“Weinberge, verschiedene Weine, einer lieblicher als der andere”..
images-3.jpg
Der Sunnit wurde argerlich:
“Mein Lieber, das ist dort doch keine Wirtschaft!”
Daraufhin der Alevit:
“Ja, aber ist das dort etwa ein Bordell?”

28 Kasım 2006 Posted by | Bektaşi Fıkraları, Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Düşüncenin Babası Sokrat…

images-15.jpg SOKRAT (SOKRATES)

Düşünen insan “İnsan-ı Kamil” yolunda ilk adımı atan insandır. İşte bu yüzden Bektaşilik anayasasının ilk prensibiniDüşünen İnsan İstiyoruz” şeklinde oluşturmuştur…

Düşünce Bektaşinin hayatında bu kadar önemliyse, düşüncenin ustalarından belki de en büyük ustalarından biri olan Sokrat da önemli olmalı. Hatta ona hemen bir ad verebiliriz. Düşüncenin Babası...

Sokrat M.Ö. 469’da Atina’da doğar. Babası bir taş ustası olan Sophroniskos’tur. O zamanlar yontu sanatı önemliydi. Özellikle mimari bol yontu kullanırdı. O da güzel yontularıyla tanınan, iyi bir ustaydı. Sokrat’ın annesi ise ebelik yapardı. Yöredeki birçok çocuğun, Sokrat’ın çocukluk arkadaşlarının ebesi oydu. Hür bir ailenin çocuğuydu Soktrat. İşin ilginç tarafı, hem annesi hem babası çalışan tek aile onunkiydi. Her halde bu özellik onun özgür düşünebilme yetisini geliştirmesinde etkin olmuştur. Kendilerine güvenen, varlıklı, becerikli, saygın, hür bir ailenin çocuğu olarak yetişmişti. Boş zamanlarında spor yapma olanağını iyi kullanmış, kuvvetli, yapılı bir vucuda da sahiptir. Sokrat varoluşun sırrını ararken, “insanın kendini tanımasının” önemini keşfetmiştir. İnsanın en büyük ürününün ise “yasalar“, “kurallar” olduğu kanısına varmıştır. Bir adım daha ileri giderek, “İnsanların koyduğu yasalar, Tanrı’ların koyduğu yasalardan önemlidir” demiştir ve bu inancı savunması onun ölümüne neden olmuştur.

Düşünen beyinin ilk eylemlerinden biri “öğrenmektir“… Sokrat da hayatın en büyük zevklerinden birinin “öğrenmek” olduğunu savunur ve yaşamı “öğrenmekten zevk almak” olarak tanımlar. Örneğin piyano çalmak değil, çalmayı öğrenmek daha zevklidir…

Sokrat “insanı tanımaya ve tanıtmaya çalışmıştır“. İnsani olan her şey onun ilgi alanına girmiştir.Tüm bu alanlarda düşünmüş ve çevresindekileri düşündürmüştür. Soru-cevap metoduyla düşünme, öğrenme ve sorgulama işlemlerini kurumsallaştırmıştır.

Sokrat varsıl doğar, yoksul ölür. Üç oğlu olur ama onlara kendi yetiştiği imkanları sağlayacak parası yoktur. Mahkeme tarafından mahkum edildiğinde, para cezasını talep edebilecektir ama yoksul olduğu için verecek parası yoktur. Bunu bir erdem olarak kabul eder, savunmasında kullanır. Savunmasında politikanın doğruluk için savaşanlara uygun bir iş olmadığını da belirtir. Gençlerin kafalarınd eleştirel düşüncenin tohumlarını yeşerttiği için siyasal iktidarı korkutmuştur. Siyasal iktidarın kökeninde üretken halkı aldatmanın yattığını, sömürünün kolaylaştırılması için de bin türlü yalan dolana başvurulduğunu savunur. Sokrat’a göre doğruyu bilenler, bilmeyenlerden daha kolay yalan söyler ve daha kurnazdır.

Sokrat’a göre, akıl ve düşünce yönünden üstün olmak,ahlak üstünlüğünü de içerir. Bilgelik, insan varlığının tümü için gereklidir. O, ölçülülük demektir. Bir bakıma, bilgelik, herkesin kendi isini görmesidir diyen Kritias’ın tanımını yeterli görmüyor, tartişmayı ilerletiyor ve yeni bir tanıma giriiyor. Bilgelik, kendini bilmektir, diyor. Daha sonraları bu tanım Sokrat’ın üzerinde titizlikle durduğu bir tanım haline geliyor.

Sokrat’ın en büyük günahı, göklerde olup bitenlerle uğraşması,yerin altında neler olduğunu araştırmaya kalkmasıdır. Meletos, O, göklerde olup bitenlerle uğraşır, yerin altında neler olup bittiğini araştırır, der. Göklerin gizini, yeraltının niteliğini bulmak çok kötüdür. Çünkü, Tanrı’nın bütün gizleri buralarda saklanmıştır. Gökler delinince, yerler yarılınca, Tanrı’nın güçü azalır, giderek tükenir. Tanrıların gücleri yıkıldı mı, onlar adına egemenlik sürenlerin siyasal iktidarları da tükenir. Adaletin göklerde ya da yerlerin altında olmadığı, üretim güçlerinin ortak kullanımında, üretimin bölüşümünde ve dağılımında olduğu anlaşılırsa, geniş halk yığınları, toplumsal gerceği anlamakta gecikmez. Sokrat dönemine göre, bu gibi sorunlarla uğraşanlar, aslında Tanrılara inanmazlar. Bu yüzden, Meletos, “Sokrat suçludur” diye bağırır. Gökyüzünde, yeraltında olup bitenleri araştırıyor açıkça. Eğriyi, doğru diye gösteriyor, başkalarına da, kendisi gibi olmalarını öğretiyor” diye suçlanıyor. Eğri diye gösterilen doğru, veya doğru diye gösterilen eğiri!.. Sorun burada yatıyor. Düşünme zahmetine katlanmayanlar, bilimsel akılcı yöntemlere başvurmayanlar, işlerini Tanrı’ya bırakanlar doğruyu akılla değil, gelenekten gelen inanca bağlılıkta arıyor. Yani tanrıya değil, tanrı adına konuşanlara körü körüne inançta sorunu görüyor. Bu yüzden Atina’lılara savunmasında şöyle sesleniyor: “Şimdi nasıl olur da, Tanrı, Beni, Kendimi ve başkalarını inceleyeyim diye filozoflukla görevlendirdiği halde, ölüm korkusuyla işimi bırakır kaçarım?“. Tarihte düşünce suçundan yargılanan ilk örneği böylece görürüz.

Sokrat aklı, düşüncenin merkezine oturtmuş, felsefenin değişik bir nitelik kazanmasına yolaçmıştır. Felsefe yapmak, doğruyu yanlıştan ayırabilmek için yapılan sistemli düşünmedir. İnsanı aramaktır. … İşte burada arayışın ilk adımı İnsan-ı Kamil’ e doğru atılan ilk adımı sezmek mümkündür…

İşte bu yüzden biz de ona Düşüncenin Babası diyelim dedik…

Düşünen insanlar, sevgiyle kalın,

Nazenin…

27 Kasım 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | Yorum bırakın

Bektaşi Fıkraları- Rüya

Bektaşi Babası ile koyu sofu olarak tanınan bir adamcağız bir kentten başka bir kente gitmek üzere aynı kervana katılırlar. Babanın acelesi vardır. Yolda mola vermeden gitmeyi diler ancak adamcağız tutturur ikindi üzeri namaz kılacagim diye.

Bektasi:

” Gec kalmayalım, hem kervanı da kaçirmayalım; iyisi mi sen sünneti birak da yalniz farzı kılıver ” diye ögüt verir.
Adamcağız da bakar ki Bektaşi’nin dediğini yapmakta bir sakınca yok, isteğini yerine getirir. O akşam kervanla birlikte konakladıkları yere varırlar ve erkenden yatarlar. Ertesi sabah sofu, Bektasi’ye sitem eder:

” Bak gördün mü! Dün bana sünneti kıldırmadin, gece rüyama Peygammer Efendimiz girdi!”

Hazır cevaplığıyla tanınan Bektaşi adamin sözünü ağzina tikar:

” Eee be gözüm, daha ne istiyorsun! Farzi da birak hele, bu kez rüyana Tanrı girsin!”

27 Kasım 2006 Posted by | Bektaşi Fıkraları, Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri – Pir Sultan Abdal’dan

Önce işe Pir Sultan Abdal’ı kısaca tanıtmakla başlayalım. Pir Sultan Bektaşi erenlerinin içinde çok anılanlarından biridir. Ancak, Bektaşi literatüründe iki ayrı kişi Pir Sultan mahlasıyla (şairlerin kullandıkları takma isim) şiirler yazmıştır. Birisi Serez’li Pir Sultan, diğiri ise Banaz’lı Pir Sultan olarak bilinir. İlginç bir rastlantı olarak her ikisinin de gerçek adları Haydar’dır. Banaz’lı Pir Sultan Sivas yörelerinde yaşamıştır. 16. yüzyıl şairlerindendir. Serez’li Pir Sultan ise, Balkanlarda yyaşamış ve 15. yüzyıl şairleri arasında yer almıştır.

Önce Serez’li Pir Sultan’dan bir nefes örneği verelim:

Ey erenler çün bu sırrı dinledim
Huzuru mürşide vardım bu gece
Hakikat sırrını andan dinledim
Evliya erkanın gördüm bu gece

Mürşidim Muhammed bildim yolumu
Rehberim Ali’dir verdim elimi
Tığbend ile bağladılar belimi
Erenler meydanın gördüm bu gece

Erenler rahına eyledim iman
Kalmadı gönlümde zerrece güman
Ne bilsin bu sırrı Yezid’le Mervan
Küllü varım Hakka verdim bu gece

Andelip misali avaz ederek
Kati sema edip pervaz ederek
Yedi aza ile niyaz ederek
Gerçekler erkanın gördüm bu gece

Pir Sultanım Hakka niyaz ederim
Erenler rahına doğru giderim
Küllü varım Hakka teslim ederim
Hakkın cemalini gördüm bu gece

Serez’li Pir Sultan, Makedonya’daki Sarıgöl yöresinde Bahçe ve Cuma tekkelerinin ilk ruhani onderi olarak tanınır. Kesriyeli Kasım Baba ve Koniçalı Hüseyin Babalar ile Yanya’nın fethedilmesinde hizmet etmişlerdir. Yanya fatihi Arslan paşayı koruma görevini üstlenmişlerdir. Cuma Tekkesi diye bilinen yerde gömülüdür. Gazi Ali Baba adında bir kardeyi vardır.

Şimdi de Banaz’lı Pir Sultan’dan bir nefes örneği seçelim:

Muhammed Ali’nin kurduğu yoldur
Ak üstünde kara seçebilirsen
İ’tikadı dilden söyleyen dildir
Ali’nin sırrına erebilirsen

Erenler seni ol ceme katarlar
Kötü amellerin taşra atarlar
Bir gün yularından çeküb tutarlar
Çektikleri yere varabilirsen

Erenler seni ol ceme getürür
Kalmış işlerini Hak’ka yetürür
Gördün mü Hak anda mihman oturur
Mihman gözü ile görebilirsen

Aslı Mervan olan katara gelmez
Küfrü iman eden aşıklar ölmez
Mü’minin suali ahrete kalmaz
Dünyada sualin verebilirsen

Pir Sultan Abdal’ım eller men’olur
Dört kapudan bir gün birden yol olur
Dünyada ahiret doğru yol olur
Verdiğin ikrara durabilirsen

Peki, kimdir Banaz’lı Pir Sultan? İşin ilginç yöne Banaz’lı Pir Sultan’ın hayatı bir tür gizem taşır. Çünkü Serez’li Pir Sultan’ın hayatı hakkında birçok tarihi kaynaktan bilgi alınabilmesine karşın Banaz’lı Pir Sultan’ın hayat hikayesi büyük ölçüde yöresel söylencelerden, halk bilgisinden derlenerek oluşturulabilmiştir. Tarihi vesikalarla ispatlanabilmiş değildir. Ancak, halkın inançlarında yer etmiştir. Bu inanca göre Pir Sultan Abdal Erdebil ocağına bağlıdır. Banaz’da doğmuştur. Daha önce de belirttiğimiz gibi asıl adı Haydar’dır. Şiirleri incelendiğinde Hacı Bektaş Veli’yi Pir, Hacı Bektaş halifelerinden Kızıl Deli’yi ve Abdal Musa’yı da “ser çeşme” olarak tanımladığı görülür. Bir şekilde Ağuçen kökene bağlandığına ve Kara Donlu Can Baba ocağı ile ilişkili olduğuna inanılır, ancak bu durum nefeslerinde işlenmemiştir.
Banaz’lı Pir Sultan’ın İran hükümdarı Şah Tahmaseb ile ilişki kurduğu varsayımı nedeniyle dönemin paşalarından Hızır Paşa tarafından Sivas’ta asıldığına inanılır. Bilindiği gibi o dönemde iki hükümdar arasında ilişkiler pek de dostane değildir.

Pir Sultan Abdal ile ilgili olarak yaygın şekilde kabul gören bir hikaye vardır. Onu nakledelim:

Sofular köyünden Hızır Paşa bir gün Pir Sultan’dan himmet ister. O da “sana himmet veririm ama, sonra beni asarsın” der. Söylenceye göre bu olay gerçekleşir ve Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırır . Önce Hızır Pşa Pir Sultan’ın taşlanmasını emretmiş, oradaki herkes taş atarken Pir Sultan’ın ahret kardeşi olarak bilinen Ali Baba gül atmış. Gül Pir Sultana değince, Pir Sultan “ahhh ..” diye bağırır ve söyle der:

Şu ellerin taşı ki bana değmez
İlla dostun gülü yaralar beni

Bu olaydan sonra, taşlarla yaralanan Pir Sultan’ı İran Şahı Tahmaseb ile siyasal ilişki kurduğu töhmeti ile Kara Kadı tarafından verilen idam fetvasına göre, Hızır Paşa tarafından Sivas’ta asılması izler. Yine söylenceye göre, Pir Sultan’ın giysileri ağaçta asılı kalır ama bedeni sır olur…

Erdebil’de makamı vardır, bir söylentiye göre de bu olaydan sonra naşı Erdebil’e götürülmüş ve orada defnedilmiştir.

Bütün bu söylemden anlaşılacağı üzere Pir Sultan Abdal’ın hayatı halk tarafından simgesel olarak şekillendirilmiştir. İşin gerçeğinin ne olduğu bir yana bırakılırsa, halkın yarattığı kimlik ve ona yüklediği anlamlar önemlidir. O dönemde halkın duygularına tercüman olmaktadır. Fakir düşen halkın dağ gibi yükselen vergiler başta olmak üzere çeşitli sıkıntılar içinde yaşarken Osmanlı iktidarı tarafından yeterince ilgi görmemelerine, hatta baskı görmelerine ve sahipsizlik duygusu içinde bırakılmalarına bir isyanı simgeler. Bu yüzden de Pir Sultan genelde ezilmişliğe isyanın simgelerinden biri haline gelmiştir.

İki Pir Sultan’ın hikayesi zaman zaman birbirine karışır. Kimileri Banaz’lı hakkında yazdıklarımızın Serez’linin başından geçenler olduğu ve bunların Sarıgöl’de geçtiğini söylerler.

Bektaşi ilkelerini şiirlerinde işlemiş oldukları için her iki Pir Sultan kimliği de Bektaşiler için “erenlerden” olarak nitenir. Tarihi kimliklerinden ziyade halkın gözünde oluşan kimlikleri daha büyük önem taşır. Nefesleri saygıyla dile getirilir.

26 Kasım 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 4 Yorum