Düşünce Denizi

Bunları Biliyor Muydunuz? – Tarihte ilk tek tanrı inancı..

images-6.jpg

Semavi dinler tek tanrılı dinler olarak bilinir. Semavi dinlerin öncüsü olarak da Hz. İbrahim yani İbrahim peygamber kabul edilmiştir.

Peki tarihte bu zamandan önce tek tanrı inancı veya buna benzer bir inanç özlemi hiç mi gündeme gelmemiştir?
Yanıtımız, “gelmiştir” olacak. Peki, nasıl ve kimler tarafından bu inanç gündeme gelmiştir? Şimdi bunu açıklamaya çalışalım.

Coğrafya olarak Mısır‘dayız. Bereketli Nil’in topraklarında. Firavunlar devrinde… Mısır’ın inançlarında birçok tanrıya tapınma söz konusuydu. Zaman zaman bu tanrılardan biri öne geçerdi. Gerçekte politik güç ve o gücün bağlı olduğu tanrı birlikte önem kazanır veya kaybederdi. Güçlünün tanrısı da güçlenirdi… Böyle bir ortamda Thebae (Teb) şehri önem kazanmış ve buradaki Amon tıpınağı görkemine görkem katmıştı. Amon rahipleri imtiyazlı sınıfı meydana getiriyordu. Tanrının evi sayılan tapınaklarda görev yapan ruhban sınıfının zenginliğine diyecek yoktu. III. Ramses devrinde Amon’un serviti 235.000 hektar toprak, 81.000köle, dirilere eşit muamele gören 5.000 heykel ve 421000 baş hayvan olarak kayda geçmişti. Günlük dinsel törenlerde Tanrı’yı yedirmek, tuvaletini yapmak, giydirmek gibi işlemler yapılırdı. Tepsilerle getirilen yemekler sonunda, kralın kendilerine tapınak üzerinden bir yiyecek geliri bağladığı imtiyazlılara verilirdi. İnanca göre Firavun tanrı kanı taşırdı. İşte bu yüzden de kutsal kan bozulmasın diye Firavunlar aile içinde çoğu zaman kız kardeşleriyle evlenirlerdi. Yine inanca göre, Tanrı gökten yere inmiş ve kralı bizzat kendisi yeryüzündeki annesine doğurtturmuştu- yani bir Tanrı evlenmesi vukua gelmişti.(Tarih sürecinde buna benzer simgelemin tekrar kullanıldığını görürüz. En iyi bilinenlerinden biri bakire Meryem’in doğumudur.) Ayrıca tahta çıkış sırasındaki takdis de hükümdara tabiatüstü bir kudret vermekteydi. Biri Aşağı, diğeri Yukarı Mısır’ın olan ve yeni firavunun başına yerleştirilen iki taç, iki “büyük sihirbaz”dı. ve ona tanrısal seyyaleyi de teslim ediyordu. Yaşadığı sürece kendisi Tanrı Horus ile eş tutulurdu ve bu sıfatla tapınılırdı. Ölümünden sonra ise Öte Dünya Tanrısı olan Tanrı Ozisiris’le eş tutularak yine tapınma devam ederdi. Kısaca söylersek, Mısır’da bazıları daha etkin rollere sahip olmakla beraber birçok tanrıya tapınma adeti vardı ancak her dönem Tarnıların bazıları diğerlerine nazaran biraz daha öne çıkardı.

Yıl M.Ö. 1375 , Onsekizinci Hanedan dönemindeyiz. Babası III. Amenhoteps’ten sonra Mısır tahtına oturan oğlu IV. Amenhotep (IV. Amenophis diye de bilinir) çağının çok ötesinde bir uygulama yapmaya ve yerleştirmeye çalıştı. Mısır’da TEKTANRICILIK inancını kurmaya çalıştı.

IV. Amenhotep başa geçtiğinde artık Mısır uygarlığı doruk noktasına gelmiş, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Birçok uygarlıkta olduğu gibi burada da bazı konularda yozlaşmalar, halkın memnuniyetsizliği su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Firavun sülasesinin kurucusu Menes’in zamanından beri 2000 yyıl geçmişti. Anadolu topraklarına dek sınırları genişlemişti.Babası III. Amonhotep de başarılı bir Firavun’du. Parlak bir yaşantısı olmuştu. İri yapılı güçlü biriydi. Halk tarafından takdirle karşılanmıştı. IV. Amonhotep ise tahta geçtiğinde çok gençti. Kimisi 11 yaşında olduğunu söyler.. Savaşlar ve politik düzenlemelerle geçen bir yaşamdan sonra yaşlanmış olan Baba III. Amonhotep ve oğul IV. Amonhotep’ten çevre hükümdarlar dahil herkes yardım istemekteydi. Geleneğe göre yeni Firavun bu yardım isteklerine yanıt verecekti, orduların başına geçecek, politik düzenlemelerle uğraşacak ve Mısır’ın güçlü konumunu sürdürecekti. Oysa, IV. Amonhotep hiç de beklenildiği gibi davranmadı. Onu ordular veya politika değil, inanç, din, ilahiyat, felsefe konuları ilgilendiriyordu. Tabii bu çok genç Firavun Annesi Kraliçe Tiy ve karısı Nefertiti’nin etkisi altındaydı. Bu yüzden kadınca bir ilgi ve yönlendirmeyle şekilleniyordu. Söz konusu iki kadın ve dadısının kocası olan rahip yeni Firavun’un en yakın çevresini ve etkilenme çemberini oluşturuyordu. Ülkede ruhban sınıfı inanılmaz yetkilerle donatılmış olarak Tanrı adına halkı sömürmekle ve yönetmekle meşguldu. Yeni Firavun ise, ince duygularla yetiştirilmişti, sanata düşkündü, din ve inanç konularında sürekli bilgilenmekle zamanını geçirmişti, katı bir kumandan, imparator olmaktan ziyade, halka sevgiyle yaklaşmak isteyen, ince düşünceli bir yönetici olmayı yeğliyordu. Bu arada kendisi dinle uğraşırken, imtiyazlı sınıfta otorite kavgaları başlamıştı. Birbirlerini yiyiyorlardı. Hepsi “ben” kavgasına düşmüştü. Ülkede fırtına bulutları dolaşıyordu. Mısır’ın en güçlü kuruluşları olan dinle devletin arası açılmıştı.

Mısırlılar dinlerine düşkün olmakla bilinirdi. Dinlerindeki tanrı ve tanrıçaların sayısı da hayli kabarıktı. İnsan-hayvan karışımı tanrılarla, yer ve gök tanrılarından geçilmiyordu. Zamanla yeni yeni tanrılar da yaratılıyor, hemen din piyasasına sürülüyordu.Halkın inancını sömürmek bir kazanç kapısı olmuştu. Artık iş öyle bir hal almıştı ki, Mısır’lılar, zaman zaman tanrı sayısını indirme gereğini bile duydular. Böyle hallerde, aynı tanrının değişik adlar taşıdığını bildirerek, sayıyı azaltmaya çalışıyorlardı. Böylesine kalabalık bir tanrı topluluğu elbet başsız olamazdı. Bu kutsal kişilerin başkanlığı da güneş tanrısı RA’ya verilmişti. Ra’nın tapınığı Delta’daki Heliopolis şehriydi. Göklerin hakimi Ra mevsimleri düzenler, karanlığı ve aydınlığı yaratırdı. Mısırlılar, firavunların Ra’nın oğlu olduğunu kabul ederlerdi. Ancak zamanla, Ra’nın din aleminde tek başına sürdüğü saltanat, bölgeler arası bazı alınganlıklara sebep olmaya bayladı. Sonunda kışkançlıklar, çekememezlikler gözününe alınarak bir tür uzlaşmaya varılmak istendi. Ayrıca Heliiapolis rahipleri aksi takdirde gözden düşecek, güçlerini yitirecek olduklarını anlamışlardı. Sonuçta, Ra’nın güçlü adının yanına, bir başka tanrı adı daha eklenmesine karar verildi. Thebes şehri küçük bir şehirken önemsiz bir tanrı olan Amon (Amen diye de geçer) için burada küçük bir tapınak vardı. Zamanla şehir büyüdü, tapınak önem kazandı. Thebes şehrinin hakimiyeti kuvvetlendikçe Amon da kuvvet kazandı. Hele Thebes şehri önem kazanıp başkent de olunca tapınak ve Tanrı Amon önem daha da önem kazandı ve artık baş tanrı konumuna geçti. İşte bu dönemde, Hilopolis rahipleri onu doğan güneş tanrısıı Ra ile eş tutma kurnazlığını göstermiş ve imtiyazlarını kaçırmamak istemişlerdir. Böylece bu dönemde baş tanrı Amon-Ra adıyla anılmıştır. Ancak sen-ben kavgaları sürmüştür.Amon’un yükselişi henüz IV. Amonhotep başa geçmediği döneme rastlar. Bu dönemde Mısır birçok savaşa da girmiştir. Savaşların çok olduğu ve galibiyetlerin alındığı bu devirde, bütün galibiyetlerin nedeni Amon olarak düşünülür, ona yorulur ve ganimetlerden en büyük pay da ona ayrılırdı. Böylece Amon rahipleri olağanüstü zenginliklere ulaştılar. Etkinlikleri büyüktü. Öyle ki, Firavun’un adı dahi ‘Amon hoşnuttur’ anlamını taşıyan Amonhotep şeklinde verilmişti. Ancak bizim genç firavun bu durumdan hiç hoşnut değildi. Onun din anlayışıyla bu olup bitenler hiç uymuyordu. O’na göre güneş tüm varoluşun kaynağıydı. Güneş’in simgesi başka hiçbir şeyle birleştirilmemeli ve eş tutulmamalıydı. Bu yüzden güneş yuvarlağını simgeleyen ve güneşin izlediği yol anlamlarına gelen ATON adının benimsenmesini istedi. Saltanatının dördüncü yılında başkentten ayrıldı. Orta Mısır’da Güneş yuvarlağının ufku anlamına gelen ve bugünkü adı Tel -el-Amarna olan Akhet-Aton adlı yeni bir şehir kurdu.

İlkel toplum inançlarında bir şeyin adı, tasviri kendisinden bile önemlidir. Dolayısıyle Tanrıların adlarının da büyülü bir önemi vardır. Nitekim Mısır’da Amon adı böyle bir öneme sahip bulunmaktaydı. Rahipler her yere AMON un adını yazdırmışlardı. Kayalarda, tepelerde onun adı yazılıydı. Amenhotep ise öncelikle her yandan Amon’un adını kazıtıp sildirmeğe uğraştı. Öteki Tanrıların adlarını kazıtıp sildirmedi ama, onlara da tapınılmasını yasakladı.

Kendi adını da “Aton’un ruhu” ya da “Aton’un ihtişamı” anlamına gelen şekilde Akhnaton olarak değiştirdi. Firavun Akhnaton halkı eğitmek ve düşüncesini yerleştirmek için Tanrı Aton’a ilahiler yazdı. Bu ilahiler Tanrının tek olduğunu işlemekteydi. O da Aton ile simgeleniyordu. Düşünce denizinde bir devrim yapıyordu...

Kral Akhnaton ve Krıliçe Nefertiti’den Aton’a övgü başlığı altında toplanan ilahilerden biri pek ünlüdür. Sözlerini sizin için aşağıya kopyalıyorum:

“Sen her iki diyarı (yukarı ve aşağı Mısır) sevgiyle doldurursun. Sen toprağın, sen insanın, sen kurdun kuşun, sen topraktan üreyen bitkinin yaratıcısı; sen uyandığında, bütün bunlar yaşamaya başlar. Yarattığın herşeyin anası, babası, sen gök yüzünün batısına çekildğinde, dünya ölülerin alemi gibi kararır; insanoğlu karanlığın içinde uykuya dalar. Görmekten yoksun, evinde uyuyan zavallı komşumun herşeyi alınabilir. Bütün dünya sessiz bekler, yaratıcım ufukta dinleniyor diye. Ama gün olup da sen uanınca; ışınların karanlığı kovalar, işte o zaman insanlar kalkar, yıkanır, giyinir ve ellerini kaldırarak, sana yeni bir uyanışın şükranlarını sunmak için dua ederler.”

Bir başka ilahide şöyle deniyor:
“Senin iylerin türlü türlüdür. Onlar bizden saklıdır. Onlara akıl sır ermez. Eysenden yüce kişinin olmadığı tanrı! Sen mevsimlerin, kış soğunuğunun, yaz sıcağınıın yaratıcısı; kadında ocuğun, erkekte tohumun yaratıcısı! Ana karnındaki bebeğe hayat, yumurtadaki civcive kabuğu kırcaak gücü verensin. Gökyüzünde yarattığın Nil’le, toprakları bereketlendirmek için yağmur verdin bizlere!..”

Firavun Akhneton’un tanımladığı tanrı, sadece güneşten ibaret değildir ve sadece Mısır’a ait de değildir. Tüm insanları ve dünyayı etkilemektedir. Onun eylemleridir önemli olan. Dolayısıyle güneş yuvarlağı tapınmanın nesnesi değil simgesidir. O simgenin özünde var olana tapınmayı önermiştir. Üstelik de O’nu tek yaratıcı olarak tanımlayarak…
Işte böylece tarihteki ilk tek tanrı inancı üzerine yapılan bir devrimi görürüz.
Coğrafi olarak yöre Mısır ve Mısır’dan Anadolu’ya dek uzanan o muşhur “bereketli hilal” bölgesi. Dikkatinizi çekmek isterim, daha sonra tek tanrılı dinlerin tümünün doğum yeri yine bu bölge içinde olacaktır. Daha önce de söylemiştik, tarih bir devamlılık gösterir. Kültür bir devamlılık gösterir. Tek tanrılı inancın tohumlarının atıldığı bu bölgede daha sonra yine tek tanrılı dinler yeşerecektir.

Bir başka metinden size yine Akhneton’un bir ilahisini nakledeyim:

“Sen ki nesnelerin oluşları sırasında zaten yaşamaktaydın, ufukta parlak olarak yükseliyorsun, ey canlı Aton! Doğu ufkunda yükseldiğin zaman gezülliğinle bütün ülkeleri aydınlatıyorsun! Bütün büyüklük ve parlaklığınla, muhteşem ve kudretli bir halde, ülkelerin hepsi üzerinde göründüğün zaman ışıkların, yarattığın alemin sonuclarına kadar bütün ulusları kucaklıyor… Bizden uzaksın ama, ışıkların yine de yere iniyor, ve yaptığın bütün devirlerinde kendini insanlara gösteriyorsun…
Sabahları doğduğun, bütün gün boyunca ışıklarını yerin üzerine saçtığın zaman, karanlığı kovuyorsun; bize ışığını sunuyorsun. O zaman iki ülke de sevince garkoluyor; insanlar kalkı ayakları üzerinde doğruluyorlar, onları uyandıran sensin. Ellerini yüzlerini yıkıyorlar, giyiniyorlar ve göründüğün zaman, bütün kollar sana tapınıyor. Bütün dünya yeniden işe koyuluyor. Hayvanlar kendilerine verdiğin ot için seviniyorlar, ağaçlarla çayırlar yeşeriyorlar; kuşlar yuvalarından çıkıyorlar ve kanadları bile senin “ka”na tapınıyor. Keçiler bacakları üzerinde zıplaşıyorlar; kuşlarla kavalarda uççup gezen bütün yaratıklar sen gökte yükseldiğin zaman yeniden yaşamağa başlıyorlar. Gemiler nehirde aşağıya, yukarıya gidi geliyorlar; hatta nehirlerin balıkları ile sana doğru atılıyorlar; çünkü ışıkların suların derinliklerine kadar sokuluyor.

Anasının kucağındaki çocuğu besleyen sensin; ağlamasın diye onu yatıştıran sensin. Yarattığın her çocuk gün ışığına kavuştuğu zaman, onu canlandıran soluğu sen veriyorsun. Bağırmaya başladğı zaman onun ağzının sen açıyorsun; onun hayatına göz-kulak oluyorsun. Küçük kuş yumurtada iken ve kabuğunun içinde haykırırken kendisini yaşatan havayı ona veren sensin ve senin sayendedir ki o, her yanını saraan kabuğu kırcaak kuvveti bulabiliyor.

Yarattığın nesneler ne kadar da çeşitli! Yeryüzünü yalnızken, kendi isteğine göre yarattın; bütün insanlar, sürüler,hayvanlar, yerde yürüyen ve yaşayan , gökte ucan her şeyle benaber, yeryüzünü de sen yarattın. Yabancı ülkelerde, Suriye’de, Habeşistan’da her yerde her insanı yerli yerine sen koydun, onun bakımına sen göz-kulak oluyorsun, bütün insanlara da istedikleri rızkı sen veriyorsun…
Ey nurlu Aton, yeryüzünün üzerinde ışıldamaya başladığın zaman bütün gözler seni seyrediyor…”

Bu soylu dinsel devrimin yanısıra derin bir ahlak değişimi de oldu. Güneş bütün ulusları, bütün insanları, bütün varlıkları aydınlattı. Onların herbirinde tanrısal bir zerre vardı. Hepsinin içten gelme bir şekilde harekete geçmeye hazır olduklarına inanılabilirdi artık. Drioton ve Vandier’in Mısır adlı eserlerinde dedikleri gibi”Hürriyet, Amarna’da doğan dinin yüce fikirlerinden biri oldu… Yeni doktrinini öteki büyük düşüncesi de tabiat segisiydi… Böyle bir doktrinin de yaratıkları sevmeyi ve yaşama neşesini öğütlediğini insan, kolayca anlayabilir”…

Bu firavunun devrinde değişiklik kendini dinin yapılaşmasında da gösterdi. Tanrı ile kulları arasına bir rahipler zümresinin girmesi artık gerekli görülmedi: İyicil Tanrı’yı keşfetmeki çin gözlerini açmak yetiyordu. Amarna tapınağı üzeri gökyüzüne bakan, açık avlular ve dehlizlerden meydana gelmiştir; ana mihrap ise güneşin ışıklarına boğulmuş bir haldedir.

Bu arada bütün güzel sanatlar da baştan başa değişti. Yine Drioton ve Vandier’nin dedikleri gibi: “bundan böyle sanat artık realizmden ve spiritüalizmden meydana gledi. Tel-el-Amarna‘nın her yanında tabiat sevgisine rastlanmaktadır: Dinde, güneşe söylenen kasidelerde, günlük yaşayışın sahnelerinde ve nihayet evlerin süslenişinde bile bu, böyledir. Kuşlar, çiçekler ve yemişler artık stilleşmiş süs motifleri değil de, tabiatın çok değerli vergileri sayılmakta ve bunlar tarifi imkansız bir doğruluk, duygululuk ve sevimlilikle tasvir edilmektedir”. Genç firavun, kendinden önceki firavunların gerçeküstü resim yapılması yolundaki kurallarını değiştirmiş, gerçekliğe dönülmesini desteklemişti. Kendi portrelerinin de kendi neye benziyorsa öyle yapılmasını istemişti. Kraliçe Nefertiti çok çekici bir kadındı, kişiliği ile de daima kocasının görüşlerine destek olmuştu. Mutlu bir aile yaşantısı sürmekteydi Akhnoton’lar…

Akhnaton’un dünyaya tanıttığı din kavramı böyleydi işte, sevgi yüklüydü, aydınlatıcıydı. Sömüren din tüccarı ruhban sınıfını devre dışı bırakıyordu. Yüzyılların eskimiş inançlarına taptaze bir anlayış getiriyordu. Yepyeni evrensel bir ruh doğuyordu din konusunda. Onun övdüğü yalnız Mısır’ın tanrısı değildi. Akhnaton, dünyayı ve insanları yaratan, yarattığı herşeyin anası ve babası olan tek ve büyük gücü, Aton’u övüyordu. Bu ileri görüş, daha sonra Tevrat’ta da yer alacaktı. Ancak Akhneton’dan yediyüz ya da sekizyüz yıl sonra…

Akhnaton dürüst bir insan olarak tanınır. Servet icinde yüzdüğü halde sarayın lüksüne kendini kaptırmamıştır. sade bir hayat sürmüştür. Alışılmamış bir açıklığı, doğruluğu vardı. Sık sık karısı ve kızlarıyla halk arasına karışırdı. Halk onu çok severdi.

Bütün bunlar olup biterken, tutucular, gelenekçiler, muhafazakarlar her alanda böylece meydana gelmiş olan devrimden hoşlanmamışlardı. Ruhban, menfaatlerine dokunan, imtiyazlarını elinden alan bu sosyal bir değişmeyi kabul etmiyordu. Akhnaton ise kendi inancını koruyabilmek ve yerleştirebilmek için ruhban sınıfıyla mücadele ediyordu. Ancak, Akhnaton yirmi dokuz yaşında, 1358 yılında ölür ölmez de gericiliğin tepkisi baladı.

Karşı devrim başladığında mumyası henüz mezarına konmamıştı. Oğlu olmadığından hükümdarlık büyük kızının kocası Sahare’ye kaldı, ancak kısa bir süre sonra devrildi. Hükümdarın büyük damadı ancak bir yıl saltanat sürdü; küçük damadı Amon dininin rahiplerine boyun eğdi. Onlarla işbirliği yaparak kuçük damadı devirdi ve yerine iktidara geçti. Amarna’yı terkedip Thebae’ye gitti ve Tutankhaton adını , Tatankhamon olarak değiştirdi.

Akhnaton’un altından mumyası da Thebes’te Kralice Tiy’in mezarına kondu; mumya 1907 yılında bir ingiliz arkeolog grubu tarafından bulundu.

(Tel-el-Amarna’nın birdenbire terkedilişi şöyle bir sonuç verdi: Çöl kumlarının örttüğü tapınaklarla saraylar oldukları gibi kaldılar ve burada yapılan kazılar sayesinde bakanlıkların arşivlerini, Akhnaton’la yabancı hükümdarlar arasındaki mektuplaşmaları keşfetmek mümkün olrdu. Bu ise bize, Milattan Öncesi ondördüncü yüzyılı daha iyi tanımak imkanını verdi. te yandan Tutankhamon’un mezarı da Mısır’da soyulmuşmamış olarak keşfedilen tek mezardır ve içindeki “ölüm eşyası” baha biçilmez bir zenginliktedir).

Tutankomon’un yerine geçen Horemheb, rahiplerin oyuncağı olan bir askerdi. Tapınakları yıktırdı, Aton adını kazıtıp her yere Amon adını yeniden yazdırdırdı.

Yukarıdaki bilgileri sizin için sunduktan sonra söz geldi Nazenin’e…
Her dönemde geçerli bir inanış hakim oluyor, bunun tersi, zıddı neyse o da yeraltından yürüyor.
Mısır’ın çok tanrılı döneminde de mutlaka ki Akhneton tek tanrı inancına gönülden inanan yegane insan değildi. Ancak, iktidar sahibi yegane kişiydi ve bir devrim niteliğinde bu hareketi öne sürebildi. Ancak, din simsarları, din tacirleri her dönemde hemen her toplumda var. Burada da yozlaşmış şekildeki ruhban sınıfı halkın dine dayalı samimi duygularını sömürerek kendilerine iktidar ve menfaat sağlamaktaydı. Genç firavunun tek tanrı inancı onların menfaatlerine dokundu. Sonunda firavun ölür ölmez, kendilerine yandaş çıkacak bir işbirlikçi ile karşı devrim yaparak tekrar çok tanrılı dönemi hortlattılar.
Şöyle bir düşünelim, düşünce denizimizde, eğer o günlerde bu karşı devrim yapılmamış olsaydı, tek tanrı inancı tüm insanlığı kucaklar şekilde o günlerden başlayarak dünyaya yayılsaydı… Neler olurdu acaba? Tarih nasıl yazılırdı?

Sizi yine düşünceye davet ettim…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

Bu arada biraz daha düşünmek için bir soru ile bitirelim bugünkü yazımızı…
Amon ya da AMEN, AMIN .. kelimeleri arasındaki benzerliğe hiç dikkat ettiniz mi? Tanrısal onaylama… Eskiden duaların sonunda tanrının kabulu icin Amon’un adıyla, Amen’in adiyla bitirirlermiş cümleyi. Gelenek bu ya!… Amen…. Amin…

Tarihin cilvesi… kimine göre rastlantı, kimine göre kültürel devamlılık…

::))

Reklamlar

31 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 9 Yorum

Bunları Biliyor Muydunuz? -Yeni Yıl Hediyesi…

images-51.jpg
Evet, bu akşam herkes geçmiş yılın muhasebesini yapıp, gelecek yıl için de planlar kurmaya başlayacak…

Ustelik yeni yılın gelişini sevinç içinde kutlamak için birbirlerine imkanları nispetinde sevindirici küçük hediyeler almaya gayret edecekler. Bizler için yeni yıl Bayramla birleşmesi nedeniyle çifte kutlama olacak… Öyle ya, biz bayramda da sevdiklerimizin gönlünü alıcı, onları mutlu edici şeyler yapmaktan mutluluk duyarız.

Bu durumda benim de sizlere bir hediye vermem gerekiyor diye düşündüm. Bunları Biliyor Muydunuz? başlığı altında yeni bir sınıflandırma yaparak, sizlerle çeşitli konulardaki bilgiyi burada da paylaşmaya devam etmeyi düşündüm. Umarım beğenirsiniz…

Nice mutlu yıllara, sevinçli bayramlara….

Nazenin…

31 Aralık 2006 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz? | 2 Yorum

Yeni Yılınız Kutlu Olsun, Gönlünüz Bayram Sevinciyle Dolsun

images-19.jpg
Yeni yıla yaklaşıyoruz.
2006 hem ülkemiz için hem de dünya için azımsanamayacak zorlukların ortaya çıktığı bir yıl olarak kayda geçmek üzere…
Her şeyin başında 2007’nin 2006’yı aratmamasını diliyorum.
İnsanoğlunun yüreğindeki sevgiyi keşfetmesini diliyorum.
Koşulsuz olarak sevgi vermekten, sevmekten korkmamasını diliyorum.

Pek ender rastlanır şekilde, yılbaşı ve bayram örtüştü… Umarım yeni yılımız bayram anlayışı içinde, barış ve mutluluk paylaşarak geçer.

Bir gün daha detaylı olarak sizlere “kurban nedir? ” in yanıtını da vermeye çalısırım. Ama, bugünlük kurban kelimesinin “kurb” “kurbiyet” yani “yakın” olmak “yakınlık” anlamlarından geldiğini söylemekle yetineyim. Dolayısıyle Kurban Bayramı “yakınlık, yakın olma” bayramıdır. İçsel manada “tanrıya yakın olma” zahir manada ise “eşe, dosta, arkadasa, akrabaya, komşuya… hatta sokaktaki insana yakın olma” yı tanımlar… Yakınlığın tek aracı da gonul yakınlığı, sevgidir. Sevgi ilgidir… Çevrenize vereceğiniz her ilgi, sevgi bayramın gereğidir. Doğayı sevmek, insanı sevmek, komşunu sevmek, vatandaşını sevmek, dünyadaki herkesi ve her canlıyı sevmek…. Sana emanet edilmiş olan ormanı sevmek, çiçeği sevmek, suyu sevmek… ZAHIRI OLACAK KI BATINI OLSUN der Bektaşiler… Işte zahirde bu saydıklarımı sevmek gerek ki batında Tanrı’yı sevmiş olabilesiniz.

Söylem değil eylem gerek...

Seviyorum demek iyi, güzel, gerekli elbet ama sevmek İLGİ ile beraber eyleme dönüşür…
İLGİ de ise ZAMAN kavramı da önemlidir…

2007’de zaman ayırın, ilgi vermek için sevdiklerinize… Sevdiğinizi gösterin eylemlerinizle…

Tüm mutluluklar sizlerin olsun, Bayram sevinci yüreğinize dolsun… YENI YILINIZ KUTLU OLSUN…

Nazenin…

images-44.jpg

28 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Uncategorized | Yorum bırakın

Sarı Saltuk üzerine… Prof. Dr. Belkıs Temren’den…

Aralik ayinin son günleri (24,25,26,27,28)Bektaşi kültüründe Sarı Saltuk Bayramı olarak kutlanır.
Özellikle Balkanlar’da bu gelenek çok yaygındır.

Size söz verdiğim gibi bugün Sarı Saltuk ile ilgili bir yazıyı aktarıyorum.
Beğeneceğinizi umarım…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…
images-7.jpg

Kaynak: Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 6. sayı, 1998. S:99-105

BEKTAŞİ GELENEKLERİNDE BALKANLARA İLK GEÇİŞ:
SARI SALTUK SÖYLENCESİ

Prof. Dr. Belkıs Temren

Bektaşilikten nasip alarak (el alarak) Bektaşi seyr ü sülûk’unca (eğitim düzeni gereğince) eğitim gören kiyişe Bektaşi denir.

Bektaşikte verilen eğitim “bireyin kendini eğitmesi” prensibine dayalıdır. Bu nedenle nasipli kişi Bektaşiliğe giriş töreni niteliğindeki “nasip töreni” sonunda şu cümleyle guruba katılır. “Seni senden aldık, sana teslim ettik”. Bu anlayış Bektaşiliği diğer tasavvuf okullarından ayıran en önemli noktadır. Çünkü, artık bir eğitim gurubunun üyesidir ama yapması ve yapmaması gerekenleri kendisine empoze eden bir ustası (şeyhi) yoktur. Usta (mürşid), ona neyin doğru veya yanlış olduğunu söylemeyecek, doğru ve yanlışı kendisinin ayırdedebileceği yetenekleri kazandıracak kişidir. Böylece kişi düşünerek, çevresini dikkatle izleyerek ve kendisine sunulan usta malı bilgiyi irdeleyerek doğrularını oluşturacaktır. Gerçeğe, ya da tasavvufi deyimle, hakikate giden yolda nasıl yürünebileceğinin prensiplerini alacaktır ama marifeti geliştirip, yürümek kendi sorumluluğundadır. Bu nedenle zor bir yoldur. Bireyin her an kendisini “terazide” hissettiği bir yoldur. Bunu anlatmak için, yola girmeye niyetlenenlere “ateşten gömlektir, demir leblebidir” diye ihtarda bulunulur. İşte bu yolun yolcuları için en önemli eğitim araçlarından bazıları da geleneklerinde yer etmiş söylencelerdir. Bunlar çoğu zaman velayetnamelerde karşımıza çıkar. Bunlarda derin bir felsefenin işlenmesi izlenir. Söz konusu olan Türk tasavvufudur.

Günümüzde Bektaşilik kurumu, evrensel insan olarak yetişmek isteyen tanrı-insan-evren sevgisini bütünleştirerek barışcı, hoşgörülü, kendini bilen, insana sevgi ve saygı ile bakan olgun insan olmak için kendini yetiştirme fırsatını tanıyan bir tasavvuf okulu olarak işlev yapmaktadır.

Anadolu’da oluşumunu tamamlayan Bektaşilik daha çok batıya Trakya ve Balkan ülkelerine yayılmıştır. Bu yörelerin Türk kültürü, Türk dili ve Türk’ün islam anlayışı ile tanışmasında ve bunların benimsenmesinde Bektaşiliğin çok önemli bir payı vardır. Özellikle Moğol istilası sonrası yaşadıkları topraklarda huzursuz olan ve göçe zorlanan Türk boyları o zamanlar Rumeli (Rum diyarı) olarak tanınan Anadolu ve Balkan yörelerine göçlerini yoğunlaştırmıştır. Başlarında bir önder ile yola çıkan göç kafileleri kendilerine yurtluk ararken daha çok meskûn olmayan yörelere yerleşmişlerdir. Bektaşiler genellikle sapa yerleri veya mevcut köylerin dışında, kenarında yerleşmeye elverişli bölgeleri yurtluk olarak seçmişlerdir. Geldikleri ve yurt edinmeye çalıştıkları yeni yerlere kültürlerini, dillerini, inançlarını da beraberce götürmüş ve çevrede yaşayan yerli halkla barışcıl ilişkiler kurmaya özen göstermişlerdir. İşte bu kafilelerin başında çoğu zaman onlara yol gösteren, önderlik eden konumunda “derviş” niteliğine sahip yiğit, saygın, liderlik özelliği olan kişiler bulunmaktadır. Savaşların hikayeleri, askeri hikayeler, daha çok “gaza-name” ve “fetihname”lerde yer alırken, halkın belleğinde yer eden dinî ve geleneksel hikayeler ise, “velayetnameler”de dile getirilmektedir. Bunlarda maddi fetih yerine, manevi fetih ön plana geçmiştir. Bu manevi fetihleri yapanlara da Alp-Erenler denmiştir. “Alp” sözcüğü, “kahraman”, “yigit” anlamlarını taşımaktadır. İlk Bektaşi yazmalarında “Gaziler” sözü de “derviş” anlamında kullanılmıştır. Böylece, “Alp” ve “Gazi” destan kahramanları birleştirilerek “Alp-Erenler” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bedreddin Noyan Dedebaba, Alp-Erenlerin tanımını şöyle yapar: “Türk halkına sadece mistik inanışları aşılamak ve onları olgunlaştırmakla kalmayıp, savaşçı arkadaşları ile düşman topraklarına akınlar yapıp çarpışmış olan kimselere Alp-Erenler diyoruz”. Aşık Paşa Alpliği “dünya” ve “din” alpliği diye ikiye ayırır. Bunlardan Dünya Alp’inde şu dokuz şartın bulunması gerektiğini savunur: Kuvvetli bir yürek, güçlü bir pazı, gayret, iyi ve cins bir at, savaş elbisesi, yay kılıç, süngü ve iyi bir arkadaş. Din Alp’inde bulunması gereken dokuz şart ise şunlardır: Erenlik, riyazet, azim, aşk, tevekkül, şeriate uyma, bilgi, himmet, iyi bir arkadaş. Alp-Erenler arasında, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Abdal Musa Sultan ve Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) gibi daha birçoklarını saymak mümkündür.

Bu yazımızda Avrupa’ya geçen öncü Türkler arasında önemli yere sahip Alp-Erenler’den “Kilgra Sultan” ve “Aya Nicolas” olarak da tanınan Sarı Saltuk Baba’dan söz etmek istiyoruz.

Sarı Saltuk ile ilgili bilgileri Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Saltuknameler gibi eserlerden ve yaşayan Bektaşi geleneklerinden ediniriz. Saltuknameyi Cem Sultan, Ebu’l- Hayr-ı Rumi’ye yazdırmıştır. Sarı Saltuk’un ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra (MS 1480’de) sözlü gelenekten toplanarak kaleme alınmıştır.

Gölpınarlı “Saltuk” kelimesinin “salt”tan türediğini ve “salt”ın Çağatay, Kırgız, Kırım ve Batı Oğuz lehçelerinde “yüksüz, sade, yalnız, münferit, hür azad” mânalarına geldiğini belirtir. Saltuk kelimesinin “salmak” fiilinden türetilmiş Türkçe özel bir isim olduğu inancı ise daha yaygındır. “Hünkar, haydi seni Rum ülkesine saldık” anlamındaki gibi.

Velayetnameye göre, Sarı Saltuk ile Hacı Bektaş Veli karşılaşmıştır. Karşılaşma velayetnamelerin temel özelliklerinden biri olan simgeleştirme motifleri ile şöyle anlatılır: Horasan’da iken kendisine Anadolu’ya gitmesi ve Hacı Bektaş Veli’yi bulması öğütlenen Sarı Saltuk denileni yapar ve Suluca Karahöyük yöresine gelir. Birgün, Hacı Bektaş Veli çilehanededir. Çilehaneden çıkarak adına Zemzem Pınarı denilen su başına gelir, burada pınar boyunca koyunlarıyla yürümekte olan bir çoban görür. Arkasından “adın nedir?” diye seslenir. Çoban, “adım Saru Saltuk’dur” diye yanıtlar. Hünkar kendisine, “durma yürü, seni Rum’a saldık” der. Burada yine velayetnameye göre, Hacı Bektaş Veli’den “safâ nazar” alan Sarı Saltuk, “erlik mertebesine” ulaşır ve “hâl ehli”ne katılır. Dikkat edilirse bu terimlerin hepsi Bektaşi literatüründe sıkça geçen ve her birinin derin ve katlı anlatımları olan simgesel anlatım içermektedir. Örneğin, çoban, koyun, sâfa nazar, erlik mertebesi, hâl ehli gibi terimler bu sade hikayeyi çok daha derin anlamlar taşıyan bir hikaye haline getirmektedir. Bu küçük açıklamadan sonra hikayemize geri dönecek olursak, Sarı Saltuk, Pir’e “koyunları ne yapayım” diye sorar. Aldığı yanıt, “koyunların sahibi gelinceye kadar buradan ayrılma ve sonra Taptık İmre’ye git. Bizden selam götür. Sana silah versin, yoldaş versin sonra Rum’a git” şeklinde olur. Böylece, Sarı Saltuk yola çıkar ve Taptık İmre’ye ulaşır. Ona mesajı iletir. Taptık ona bir yay ve yedi ok verir. Ağaç (tahta) kılıç kuşatır. Bir de seccade verir. Ulu (büyük) Abdal ve Kiçi (küçük) Abdal’ı da beraberinde yoldaş olarak görevlendirir. Söylenceye göre, Ulu Abdal gerçekten heybetli bir yapıya sahiptir, Kiçi Abdal ise ufak tefektir. Bektaşi geleneklerinde hiçbir sıfatın boşuna ve anlamsız kullanılmadığını dikkate alırsak Sarı Saltuk’a yoldaş olanların en büyük ve en küçük, makro ve mikro anlamlarını da simgelediğini kolayca çözümleyebiliriz. Ayrıca, Trakya haritasına baktığımız zaman, Keçiborlu ve Uluborlu’yu görürüz. Bunlar, bu iki dervişin Hakk’a yürüdükleri makamlar olarak bilinir. Dervişlerin adları yörenin adı olmuştur. Zaten Türk geleneklerinde kahramanlık hikayeleri ve kahramanlar yörelere ad verilmesinde önemli bir etkendir. Bunu en iyi şekilde Seyyid Ali Sultan’a ilişkin söylencelerde izleriz. Sarı Saltuk’un hikayesine geri dönersek, bu yolculuğunda, Hızır da kendisine rehber olarak tayin edilir. Hikayemiz yine ok, yedi, yay , tahta kılıç, seccade gibi simgelerle bezenerek devam eder. Sarı Saltuk ve arkadaşlarının ilk durakları Sinop’un Karadeniz kıyısında Harmankaya adında bir yerdir. Hikayenin güncel anlatımlarına göre Sinop’ta postu serip dinlendikleri yerde bugün dahi hâlâ yemyeşil taze çimen biter ve burası yaz kış yeşilliktir. Orada, seccadeyi suya koyar ve üzerine binerler. Seccade onları Dobruca taraflarında Kalikra (Kilgra) adlı bir kalenin yakınına götürür. Sinop’tan seccadeyle su üzerinde aldıkları yolun izi, yine güncel hikaye aktarımına göre, deniz ne kadar dalgalı olursa olsun, hâlâ sakin ve durgundur. Kalikra halkı bir hüzün ve tedirginlik yaşamaktadır. Buna neden, bir mağaraya giren ejderha halkı ürkütmüş ve beyleri de başlarında olmak üzere halk kaçmıştır. Sarı Saltuk yöreye gelince bu mağaraya girer. Karşısında yedi başlı bir ejder vardır. Her başına bir ok atarak onu vurur, fakat ejder kendisine saldırır, ölmemiştir. Zor durumda kalan Sarı Saltuk, Hızır’ı yardıma çağırır. Bu sırada Hızır, Hacı Bektaş ile muhabbetedir. Gelir, ejderi haklaması için gerekli olan bilgiyi verir : “Kılıcınla başını kes”. Bunun üzerine Sarı Saltuk belindeki tahta kılıcı anımsar ve kılıcıyla ejderin 7 başını da keser. Böylece ejdere galib gelir. Hızır’a döner ve tahta kılıcı unuttuğunu, aksi takdirde kendisini rahatsız etmeyeceğini söyleyerek özür diler, teşekkür eder. Sonunda kalenin beyi ve halk geri çağırılır. Durumu gören halk Sarı Saltuk’a iman ederek saygı gösterirler.

Aynı hikaye Saltukname kaynaklı olarak bugünlere gelirken halk arasında kazandığı anlatımda simgeler zenginleşmiş ve şöyle bir anlatıma kavuşmuştur. Hikayede Kalikra’ya varmadan önce, ilk olarak karaya çıktıkları yer Gürcistandır. Kendilerinin geleceğini önceden hisseden Gürcistan beyi Küreyiş tarafından karşılanırlar. Gürcüler, Sarı Saltuk ve arkadaşlarını ağırlarlar, onlarla sohbet ederler. Saltuk, bu ziyaret sırasında, tekbirleyerek onlara “Hüseyni” taç giydirir. O günden sonra yöre, artık bu tarz taç kullanır. Hikaye diğer yönleriyle Kalikra’ya varışlarına kadar aynı devam eder. Üzüntü içindeki kale halkını görünce Sarı Saltuk nedenini sorar. Kendisine verilen yanıtta, yedi başlı bir ejderhanın yöre çocuklarını kaçırıp bir mağaraya götürdüğünü öğrenir. Halka korkmamalarını, kendisinin ve arkadaşlarının çocuklara yardımcı olacağını söyler. Böylece Sarı Saltuk mağaraya girer. Mağaranın girişinde ejderle karşılaşır. Yanındaki 7 okun her birini, ejderin her bir başına atar. Ejder yalpalar, fakat ölmez, hırslanır ve gövdesiyle hışımla Sarı Saltuk’un üstüne gelir ve onu sıkıştırır. İşte bu anda zorda kalan Sarı Saltuk, “yetiş ya Hünkar” diye seslenir. Anadolu’da Hacı Bektaş ile muhabbette olan Hızır , Hünkar tarafından yardıma gönderilir. Anında Saltuk’a, “belindeki kılıcı niye kullanmıyorsun?” mesajı gelir. Bunun üzerine belindeki tahta kılıcı çıkararak önce ejderin gövdesini ikiye bölen Sarı Saltuk, yöreyi yasa boğan ejderhayı öldürür. Ancak, çocuklar etrafta görünmez. Korkmuş olan çocukların mağaranın derinliklerinde olduklarını düşünürler. Sarı Saltuk çocukların ürkmüş olacağını ve onların kendilerinden de ürkmemeleri, dost olarak geldiklerini anlamaları için beraberindeki dervişlere öğütlerde bulunur. Öğütleri dinleyen dervişler kozalaklardan ve ağaçlardan oyarak çeşitli hediyeler yaparlar. Bunları beraberlerindeki çorapların içlerine doldururlar ve ellerinde bu hediyelerle mağaraya, çocukları almaya girerler. Çocuklar kendilerine hediyeler getiren bu insanları sevinçle karşılar. Gece ilerlemiş etraf karanlıktır. Ellerinde, uyandırdıkları mumlarla mağaradan çıkarlarken, onları çocuklarıyla beraber görecek olan halkın ne olup bittiğini daha iyi anlaması ve gerçeğin farkına varması için etrafı mumlarla aydınlatmayı da ihmal etmezler. Bu nedenle çevredeki çam ağaçlarına mumları dikerler ve aydınlık içinde Sarı Saltuk ve dervişleri ejderhanın elinden kurtarılmış çocuklar ve ellerinde hediyeleri ile birlikte mağaradan dışarı çıkarlar ve dervişlerin hazırlamış oldukları tahta kızaklara binerek kasabaya ulaşırlar. Yöre halkı ejderhanın yok edilişine ve çocukların kurtuluşuna çok sevinir. Çocukları ailelerine teslim zamanı gelmiştir. Sarı Saltuk çocukları birer birer kucağa alıp teselli eder, “ Hü-Hü-Hü” diyerek sırtlarını sıvazlayıp, niyazlayarak iyi dileklerle, yöre halkına teslim eder. Bütün bu olağanüstü gayreti gösteren kırmızı elbiseli, uzun çizmeli ve başlarında börk olan kurtarıcılarını gören halk, Sarı Saltuk’ı bir aziz olarak kabul eder ve bu yörede, yerel halk tarafından artık ona “kurtarıcı, teselli edici” anlamlarında “Aya Nikola” denmeye başlar. Ancak, kurtarıcılarının müslüman Türkler olduklarını öğrendiklerinde halk şaşırır. Üstelik bu Türkler, beraberlerinde getirmiş oldukları yegane yiyecekleri olan kurumuş ekmeklerini yerli halkla paylaşmak istemektedirler. Buna mukabil, yerli halk da, onlarla paylaşmak için şarap getirir. Ortaya bir de tuz konur. Dikkat edersek hikayemizin tümünün simgesel, katlı anlatımla yüklü olduğunu izleyebiliriz. Burada, yine Bektaşi öğretisinde çok önemli anlamları olan ekmek, şarap ve tuz simgelerinin kullanıldığını görmekteyiz. Hikayeye devam edecek olursak, böylece kurulan bir sofrada beraberce oturur, aynı İsa peygamberin yaptığı gibi ekmeklerini bölüşür ve şarap içerler. Hemen rahatlık ortamı oluşur. Dostluk kurulur, sohbet başlar. Bu da Bektaşi geleneklerindeki Noel Baba’nın hikayesinin kökenini oluşturur. Bektaşi geleneğinde Noel Baba’nın gerçek kimliği Sarı Saltuk’dur. Giysisiyle, “Hü-hü-hü” şeklindeki üçlü niyazlamasıyla, çam ağaçlarındaki mumlarıyla, kızaklarıyla Türk gelenekleriyle süslenmiş derin bir anlatıma sahiptir. Bektaşi gelenekleri Noel Baba – Sarı Saltuk ilişkisini anlatırken şu sorgulamaya yer verir: “Başka hangi kültürde Noel Baba’nınkine benzer bir kıyafeti ve hangi dilde Ho-ho-ho diye seslenmeyi görüyorsunuz? Ho, hü veya hu’nun farklılaşmış söylenişidir. Kıyafete gelince, bu, Türk dervişlerinin kıyafetidir. Bu kıyafetle de ne Antalya’nın sıcağında dolaşılır ne de güneyin herhangi bir yerinde. Sarı Saltuk’un gerçek güzergahı olan ve daha çok dolaştığı yerler olan Trakya ve Balkan’lardaki Türk dervişlerin kıyafetleridir” şeklinde açıklama getirirler. Sarı Saltuk söylencesinin tümü simgesel anlatımla bezenerek çok derin barış ve sevgi mesajları taşımaktadır. Bugün, Bektaşi geleneklerinde Sarı Saltuk bayramında bu hikaye tüm canlılığıyla yaşatılır. Hıristiyanların Noel’i kutladıkları sıralarda Bektaşi geleneklerinde Sarı Saltuk Bayramı kutlanır. Kurulan özel sofrada Babaerenler Sarı Saltuk menkıbesini anlatır, gerek gördüğünce açıklamalar yapar. Tümüyle katlı anlatım içeren bu söylencelerin doğru olup olmadığı, yaşanıp yaşanmadı veya tarihin hangi zamanında gerçekleştiği ise hiç de önemli değildir. Simgeler ve anlatılmak istenen şeyler tamamen “hakikat” diyarının meyveleridir. Bektaşilerce önemli olan da budur.

Bektaşilerin geleneklerinde, semavi dinlerin tüm özel günlerinin bir karşıtı vardır. Bir hıristiyanın veya bir yahudinin elemli gününe mutlaka Bektaşinin de elem bazlı bir özel din günü rastlar. Bunun yanısıra, yine, onların seviçli, kutlamalı din günlerine Bektaşilerin de sevinçli, kutlamalı, şenlikli bir din günleri rastlar. Nasıl Kur’an tüm semavi dinleri içeriyorsa, onları kucaklıyorsa Bektaşilik de tüm semavi dinlerin özel dinsel ritüellerini içerir ve kucaklar. Bunun özellikle Balkanların fethinde şöyle bir işlevi vardır. Yeni yurtluklara yerleşmeye çalışan Bektaşi Türkler gittikleri yerde kendilerine komşu olarak yaşayan Hıristiyan kültürü tarafından yadırganmamış, yabancılanmamıştır. Hatta kendilerine oldukça benzeyen adet ve gelenekleri onlarda biraz daha ihtişamlı ve anlamlı bulan pek çok hıristiyan kitle, severek içtenlikle Bektaşi olmuşlardır ve Bektaşi oldukları için müslümandırlar. Bu özelliği görüp anlayan Osmanlı yöneticileri imparatorluğun kuruluş ve genişleme devrelerinde Bektaşilikten çok yararlanmışlardır. Bektaşiliğin ortadan kaldırılması ve baskılanması ile beraber imparatorluğun da çöküş devrine girmesi ilginç bir rastlantıdır.

Sarı Saltuk’un hikayesine dönecek olursak, dervişlerin ejdere karşı başarısı toplumda memnuniyet yaratmıştır ancak, bu toplumda da hemen her toplumda olabildiği gibi başarıyı ve dostlukları çekemeyenler olmuştur. Hele kendi düzenlerine gölge düşmüşse, koltukları sallanmışsa, menfaatleri elden gidiyorsa, buna seyirci kalmak istemeyenler olabilir. İşte Kalikra’da böyle bir rahip vardır. Bu rahip, sihirle gökyüzünde uçar. Sarı Saltuk’un da sihirbaz olduğunu öne sürer. Erenler, Sarı Saltuk’un sihirbaz olmadığını “kudret sahibi” olduğunu belirtirler ve bunun için ateş denemesi yapılması gerektiğini söylerler. Böylece, rahiple Sarı Saltuk beraberce kaynar kazana girerler. İki gün sonra, Saltuk çıkar, rahip erimiştir. Bir başka söylenceye göre, ejderin ateşinden yanmayan Sarı Saltuk’u rahip sihirbazlıkla suçlar. Elbisesinin sihirli olduğunu, onu koruduğunu ileri sürer. Bunun üzerine rahiple elbiseleri değiştirirler. El ele ateşe girerler. Sarı Saltuk üryan vaziyette ateşten çıkar. Öte yanda ise, elbise yanmammıştır ama içinde rahip yoktur. Yine bu sırada, Hacı Bektaş Veli ve Hızır Hacıbektaş’ta Akpınar’ın olduğu yerde sohbet etmektedir. Hacı Bektaş “Saltuk’u terletiyorlar, biraz serinlik verelim ona” diye taşın üzerine su serper.

Sarı Saltuk’a ilişkin söylenceler bununla bitmez. Bir söylenceye göre Lehistan’da iken Mora’dan davet alır. Derler ki, “üç adımda atlar Mora’ya ulaşır”. Bu yer, Hıristiyanlarca da kutsal olarak bilinir. Burada yine yedi başlı bir canavarla karşılaşır. Canavarı öldürür ve leşini denize atar. Bu yerin adı “Leş kasabası” olarak bilinir.

Saltuk’ın 12 dil bildiği ya da 72 dil bildiği gibi bilgilere rastlarız. Bunlar da simgesel anlatım içerirler. Bektaşi geleneğinde 12 dil, dünyada 12 temel kara parçası olduğu inancından hareketle “tüm yeryüzü kıtalarının dillerini bilmek”; 72 dil bilmek ise, yine yeryüzünde 72 ayrı temel kültür bulunduğu inancından hareketle 72 milletin dilini bilmek şeklinde anlamlar taşımaktadır. Bu durumda tüm dünya insanlarının dillerini bilmek, onlarla anlaşabilmek anlamını içerir. Evrensel bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Kuran’ı Kerim ve İncil’i çok iyi, ezbere bildiği kaydedilir. Semavi dinler hakkında yetkin bilgiye sahiptir. Saltukname bunu teyid ederek şu cümlelere yer verir: “Şerif (Saltuknamede Saltuk lakabını almadan önce Sarı Saltuk’un adı Şerif Hızır olarak geçer) minbere çıkıp bülend avazle incil okudu. Cem’i kâfirler hep ağlaştılar, gendülerinden gettiler” .

Sarı Saltuk’a ilişkin söylenceler halk arasında yaygın olarak kullanılarak bugünlere gelmiştir. Hikayeler hep kerametlerle doludur. Simgesel anlatım yüklüdür. Sarı Saltuk hikayelerin tümünde bağnazlığın, zulmün karşısında olmuş, dostluk ve barış elçisi olarak görev yapmış ve insanlığı Hak yoluna davet etmiş bir kimlikle karşımıza çıkmaktadır. Saltuknameye göre Sinop’un fethinden sonra (M.1214’de) doğmuş ve M.1300 yılında ölmüştür. Genel kanıya göre ise, bu tarihlere yakın tarihlerde 86 veya 99 yıl yaşamıştır. Evliya Çelebi’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Muhammed ve doğum yeri Buhara’dır. Babadağ ’daki makamında kitabesinde adı “Seyyid Muhammed Buharî” olarak yazılı olduğu belirtilir. Saltukname’ye göre Sinop civarında doğmuştur ve asıl adı Şerif Hızır’dır . A. Gölpınarlı ve bazı araştırmacılar bunu teyid eder. Ömrü boyunca Aprupa’nın pek çok yerini ve Trakya’yı dolaşan Sarı Saltuk din, dil farkı gözetmeksizin insanlığa hizmet etmiştir. Onu tanıyanlar onu benimsemiş, kendilerinden bilmiştir. Bu nedenle hem bir aziz hem bir derviş olarak tanınmıştır. Ölümü bile insanlara ayrı bir ders niteliğindedir. Öleceğini hissettiğinde Sarı Saltuk 17 tabut hazırlanmasını (bu rakam bazı kayıtlara göre 7 dir) ve içlerine kendi ağırlığınca kum torbaları doldurulmasını ister. Ölümünden sonra gezmiş olduğu diyarlardan temsilciler gelir ve “Sarı Saltuk bizimdir, bizim diyara götürmek isteriz” derler. Kendilerine gerekli hazırlığın yapıldığını, dönerken yanlarına bir tabut da alarak dönecekleri söylenir. Hepsinin de yolda iken, meraklarını yenemeyip tabutları açtıkları belirtirilir. İçinde Sarı Saltuk’un nâşını görüp, rahatlayarak yollarına devam ettikleri anlatılır. Böylece, pek çok yerde bugün Sarı Saltuk’un makamı karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan en bilinenlerinden bazıları şöyledir: Kırım, Moskova, Danzing, Polonya, Bohemya (Pezonika), İsveç (Bivanjah) Türkiye (Babaeski , İznik, Diyarbakır, Bor ) Moldavya (Babadağı), Dobruca (Kalikra), Arnavutluk (Kroya).

Bugün, Bektaşi öğretisinin önemli söylencelerinden birini oluşturan Sarı Saltuk Söylencesi hemen her yıl aralık ayının son günlerinde bir bayram eşliğinde anılır. Sarı Saltuk bayramı Bektaşilerin mutluluk ve sevinç içinde kutladıkları günlerden biridir. Bu özel günde çocukların etraflarında olmasından özellikle mutluluk duyarlar. Ana teması bilginin, aydınlığın cehaletle, bağnazlıkla savaşması ve zaferidir.

images-61.jpg

26 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Seçme yazılar, Tasavvuf | 4 Yorum

Hacı Bektaş Veli’den öğütler…

images-43.jpg

Hacı Bektaş Veli’nin bazı öğütleri yolunu izleyenlerce dilden dile, kulaktan kulağa günümüze dek ulaştırılmıştır. Bunlar birer prensip olarak Bektaşi felsefesinde de işlenmiştir. Şimdi bunlara bazı örnekler verelim.

– Okunacak en büyük kitap, insandır.

-Ara, bul.

-Yol ile giden, yorulmaz.

-Bir yolu karanlık görüyorsan, belki perde gözündedir, yolda değil!.

-Her ne ararsan kendinde ara.

-Mürşitlik, alıcılık değil, vericiliktir.

-Bir saatlik tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.

-En küçüğümüz, en büyüğümüzdür.

-Kelam Hakk’tır.

-Nasip, verilene karşı alınandır.

-Arif olu da vermeyen ‘cahil’dir.

-El ele, el Hakk’a.

-Hakk’ın varlığından başka hiçbir şey kalıcı değildir.

-İslamın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıldır.

-Yolumuz, ilim, irffan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.

-Gündüz şevk ile dünya işine, gece aşk ile ahiret işine.

-Gelme, gelme; dönme, dönme; Gelenin malı; dönenin canı!.

-İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

-Eskiyi terk cahile ölüm; Arife ise, doğumdur.

-Yakin olmak, Allah’ta yok olmak ve Allah’la bekaa bulmak halidir.

-İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.

-Doğruluk, dost kapısıdır.

-Mümin, müminin aynasıdır.

-Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

-Marifet, nefsi silmek değil, bilmektir.

-Mertebe ve makam yoktur, dostun gönlünden başka.

-Her ‘yok’un yerine geçecek bir ‘var’ , sende vardır.

-Gözü ileride, gönlü geride olan kimse, yola gidemez

-İncinsen de incitme!.

-Yapacağın her iyiliği, makbule geçecek şekilde yap.

-Tövbenin tövbesi olmaz!.

-Nefsine ağır geleni, kimseye tatbik etme!.

-Her ne yaparsan, Hak rızası için yap.

-Fikirsiz alim, Nuh’suz gemidir, zikirsiz derviş nursuz kandildir.

– Çalışmadan geçinenler, bizden değillerdir.

-Oturduğun yeri pak et, kazandığın lokmayı hak et.

-İbadetin yeri başka, işin yeri bşkadır.

-En büyük keramet, çalışmaktır.

-Eline, diline, beline sahip ol.

-İşine, eşine, aşına sahip ol.

-Gönlün, elin, sofran açık olsun.

-Fakiyrlik, her yoklukta sakin olmak ve her varlıkta elde olanı dağıtmaktır. Yani yokluk ile arası iyi olmak, onunla uyuşmak ve varlıktan kurtulmaktır. Her çeşit yoksulluktan korkan arabozucudur. gerçek Fakiyr’in Hakk’tan gayrıya ihtiyacı yoktur.

-Yetmişiki milletin hepsine aynı nazarla bak.

-Düşmanının bile insan olduğunu unutma!.

-Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayın.

-Ayıpları örtücü ol.

-Kimsenin ayıbını görmeyen cana aşk olsun.

-Herşeyin anahtarını kendinde ara.

-Fakiyr o kimsedir ki, Allah’tan başka kimseye ihtiyacı olmaz.

-Gerçek bir derviş hic kimsenin verdiği üzüntüden sıkılmaz ve kırılmaz. Civanmert oduk ki, kırılmaya değer kimseyi bile kırmaz.

-Asıl körlük, nankörlüktür.

-Dört türlü cömertlik vardır. Mal cömertliği Bay’lara (zenginlere anlamında); ten cömertliği, gazilere; gönül cömertliği ariflere; can cömertliği aşıklara mahsustur.

-İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.

-Alimin uykusu, cahilin ibadetinden üstündür.

-Göze nur, gönülden gelir.

-Gözlüye gizli yoktur.

-Kendini temizlemeyen, başkasını temizleyemez.

Evet, Hacı Bektaş Veli’nin öğütlerinden bir demet sunmaya çalıştım sizlere…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

images-210.jpg

24 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 15 Yorum

Halk “aptal”mı? “Aptal yerine mi konuyor?”…

images-10.jpg

Aziz Nesin’den bir taşlama aktarınca size, birden aklıma bu soru geldi. “Bizim Halk aptal mı?” yoksa, “aptal yerine mi konuyor?“…

Bence bizim halk yerine göre ve işine gelince cin gibi… Yani, aptal değil… Ama APTALLIK ettiği de olmuyor değil… Bir süreliğine edebiliyor…

Aptallık ettiği en önemli noktalardan biri de “aptal yerine konmaya müsaade etmesi”

Çünkü, bu halk düpedüz “aptal yerine konuyor”…

AŞK kültürüyle hareket edenlerin böyle bir APTALLIKları olur bir süreliğine.. AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR sözü de buradan belir…

Bizim halk da bir AŞKa vuruldu… Ama bu, ilahi bir aşk değil, marazi bir aşk hikayesine dönüştü

Hele de şu Avrupa Birliği konusunda…

Öylesine aptal yerine kondu ki, neredeyse bu yakıştırmaya kendi de inanacaktı!…

Halka yalan söylendi, bazı ülkelerin eline verilen AB merhemi, sıra bize gelince, içine bir dolu çürük malzeme katılıp işe yaramaz, tedavi etmez hale getirilmiş halde ama üstüne bir şekerli cila sürülüp, içi çürük bir elma şekeri gibi, bu halkı da , APTAL YERİNE KOYUP önüne sürüldü. AL YE! BU ŞEKERİ diye…

Halk, aptal değildi. Değil de…Sadece,iyi niyetliydi, seçtiği yöneticilerin de kendilerine karşı dürüst olduğunu ve olması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü, dürüstlük arayışı sonucu denenmemişe oy vermeyi göze almıştı, belki daha dürüst çıkarlar diye!… Hepsi bundan ibaret.

Ama, ne oldu? Halk doğru bilgilendirildi mi? Hayır!.

İyi niyetli halkı aptallaştırmak için dört elle sarılanlar oldu bu çürük elma şekeri fabrikasına... Kimi yurdışından cazip ambalaj getirdi, kimi ünlü para babalarının ellerini ceplerine atıp çürük malın reklamını yapmasını sağladı… “Bir kısım medya” adıyla ünlenenler de bu tezgahın halka sunulmasında en büyük payı aldı. Kim bilir kimin ne çıkarı, ne amacı vardı bu çürük elmayı bizim halka yutturmakta? Yetişecekleri bir yer, ulaşacakları bir istasyon vardı da, bu çürük elma satışı onlar için bir araç mı olacaktı acaba?… Kim bilir!… Neyse, sonuçta halk aptal yerine kondu…

Şimdi halk kızgın… Çünkü, aptal yerine konmak, aptal olmayana yapılan en büyük hakaret!...
Bunu sineye çekmeye de pek niyeti yok!…

Zamanında doğru dürüst, gerçekten bilimsel olarak yapılan ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi amaçlamayan, halkı aptallaştırmak veya aptal yerine koymayı adet edinmiş çürük elma satıcıları yandaşlarının dışında yapılan araştırmalar, HALK NE DIYOR? diye baktıklarında, Halka doğru soruları yöneltip, doğru yanıtları almışlardı. Bu araştırmaların sonuçları da, halkın hiç de aptal olmadığını ortaya koymuştu. Üstelik de müzakereler açılmadan çok daha önce… Bu araştırmalardan birinin verilerine göre:
Eğer ucu açık süreç öne sürülürse,
Emeğin serbest dolaşımı verilmezse, AB’yi istemeyenlerin oranı % 70 lere gelirken,
AB yasaları TC anayasasının üzerinde olarak egemenlik haklarını ihlal ederse, istemeyenlerin oranı %90’lara çıkıyordu…

Bunlar duyuruluyor muydu?
Hayır…
Gazeteler veryansın halkın %72’si AB’ye girmek istiyor diyorlardı… Ama hangi AB’nin sunulmakta olduğunu yazmıyorlardı. Bu aynen şuna benziyordu… Size Nazenince bir hikaye ile aktarmaya çalışayım tabloyu…

Hasan ile Zeynep’in Hikayesi:

Hasan evlenmek ister, gözleri kendine uygun, hayatını paylaşabileceği bir güzel kız arar. Huyu güzel, endamı güzel, bilgisi güzel olmalı, kendisi gibi… Bir gün rastlar böyle bir kıza çeşme başında… Tanışırlar. Hasan bayılır Zeynep’e… tam da istediği gibidir. Vurulur, aşık olur. Kızla evlenmek ister. Onunla evliliği Hasan’ı çok mutlu edecektir. Hasan da Zeynep’i mutlu kılacaktır. Yani her iki taraf için güzel bir evliliktir. Böyle bir sevdayla yola çıkar Hasan… Her gün Zeynep’in hayaliyle yatar, onun düşüyle kalkar…

Taliptir Zeynep’e… Haber iletirilir. Zeynep’in ailesi Hasan’ı öteden beri tanımaktadır. Hasan eski köklü bir aileden gelmedir. Ancak, zaman içinde ailesi küçülmüş, eski haşmetini biraz kaybetmiştir. Ama, dürüst, sözüne güvenilir gençtir. Dinamiktir, çalışkandır, eğitimini biraz sekteye uğratmıştır ama, eline fırsat geçerse bu eksiğini tamamlayabilir… Yani, Hasan’a biraz yatırım yapılırsa, pek bir fiyakalı olabilir…Hele bir eğitim düzeyi yükselirse, Hasan ne ceher olur!…

Kızın ailesiyle Hasan’ın ailesi çeşitli defalar görüşürler. Evlenmek kolay değildir. Hele talip olan için yapılacaklar listesi vardır önünde…Ama, mahallenin diğer gençlerinden de Zeynep’in ailesiyle evlilik yapmış olanlar vardır. Onlar örnek alınarak, geleneğe uygun şekilde bir yol izlenirse işler kolayca olur ve “ben de Zeynep’ime kavuşurum” diye düşünür bizim Hasan…

Gerekli geleneksel yollar izlenir, koşullar bellidir gelenekte. Herkes ne yapıyorsa aynen yapılacak diye düşünür Hasan… Çünkü gelenek ya bu!… Ona ayrı, buna ayrı olmayacaktır. Geleneğin şartları zor da olsa, taliptir bu güzel kıza… Elinden geleni yapar, kendini borca, harca sokar, kendine çeki düzen vermeye, kemer sıkmaya hepsine razı olur… Sonu güzel olacak diye bu evliliğin… Aklı fikri Zeynep’tedir.

İşin ilginç tarafı ve henüz Hasan’ın bilmediği yönü, Zeynep’in bir ablası vardır, evde kalmış… Çirkin mi çirkin, çürük elma gibi. Kimse talip olmaz bu ablaya, adı Hatice. Ama, Zeynep’in ailesi bir kurnazlık düşünür. Aile meclisi bir araya toplanır, önce Hatice’yi gelin etmeyi planlarlar. Hem de bizim iyi niyetli, saf düşünceli Hasan’ı kandırarak… O’na Zeynep’i gösterip, Hatice’yi gelin olarak vermek üzere bir tezgah kurarlar. Bu tezgaha kimler karışmaz ki!… Sanki herkes bu günü dört gözle bekliyormuş!… Hasan’ın ailesinden de işbirlikçiler bulurlar… Örtülerin altında, gelinin gerçek yüzünü göstermeden, nikah masasına Zeynep yerine Hatice’yi oturtmak planlarını yaparlar.

Hasan sabırla ve büyük bir gayretle son dakikaya kadar her istenileni kendi koşullarını sonuna kadar zorlayarak yerine getirmeye çalışmıştır. Ancak, içini bir kurt kemirmektedir. Bizim geleneklerde, “cemal cemale bakmak önemlidir” diye düşünür. Diğer akranları nikah masasına oturmadan hepsi gelinle cemal cemale bakmış, birbirlerinin gözlerinin içinde sevgiyi görmüştür. O da bunu istemektedir. Nerden çıktı bu örtülü gelin? diye düşününmekten kendini alamaz… Nikahtan önce bir kez kendi geleneğe uygun hareket etmeyi isteyecektir.Herkese uygulanan ona da uygulanmalıdır. Bu da onun yegane koşuludur. Artık iş nikah kıyılmasına gelmiştir. Masaya oturacaklardır nikah için… Hasan bastırır, “ağalar, ben sizin her isteğinizi kabul ettim, bütün zorluklara katlandım, güvendim, şimdi siz de benim yegane isteğimi kabul etmelisiniz, gelinle, cemal cemale bakıp sonra nikahı kıyacağız”… Ortalıkta buz gibi bir rüzgar eser!… Hani Hasan aptaldı!…

Hatice’nin ailesini alır bir telaş… Eyvaaaah… ya şimdi vaz geçerse!… Ya şimdi dönüp gider bambaşka kızlara bakmaya başlarsa, kapımızda çürük elmamızı satacak başka enayi nerden buluruz! “Bari kapıda bekletmenin bir yolunu bulalım, o arada bir çare düşünürüz enayiyi kazıklayacak”… diye planlar yapmaya başlarlar. Kimler gelip gitmez ki bu arada Hasan’ın evine… Bir bakarsınız, son zamanlarda mahallenin gözde jönü, İngiliz şapkalı mösyö, arabuluculuğa soyunmuş, şıp demiş damlamış Hasan’ların eve.. Bayram değil, seyran değil… Bu ne muhabbet!… Kimi gün de, herkesin korkunç yenge olarak da tanıdığı ama daha çok Alman yenge lakabıyla bilinen yengeleri, hiç yoktan, biraz olsun cilveli konuşmaya başlar…Hasan’a soğuk gülümsemeyle de olsa birkaç hoş söz eder… Amaçları hep aynı, Hasan gelinin yüzünü apaçık görmekte ısrar etmesin diye… Hasan aptal ya!… Kandıracaklar…

Hikaye böyle devam eder… İşte biz de şimdi hikayenin tam burasındayız…
Hasan aptal mı, aptal yerine mi kondu?

Hikayeye göre, Hasan aptal ise, veya aptallık edecek ise, bu güzel sözlere, gösterilen yapmacık yakınlığa inanacak ve nikah masasına kendi koşulundan taviz vererek oturacak, içindekini görmeden çürük elmayı, pardon, Hatice’yi nikahına alıp, Zeynep’le nikahlanmadığını ancak nikah masasından kalkınca mı öğrenecek… Sonra deyim yerindeyse, üstüne bir güzel soğuk su içecek!…

Yok böyle değil de, aptal yerine konduysa, sabrının son kertesinde ısrarcı olacak, kendi koşulunda diretecek ve “cemal görmek istiyorum” diyecek!…

Bakalım hikayemizin kurgusu bize Nazenince ne sunmuş…

Hikayemizin kurgusuna göre, Hasan, nikahlanmak üzere olduğu kızın Zeynep olduğundan emin olmak ister… Kuşku içini kemirmektedir. Çünkü Zeynep’in ailesi geleneklere göre davranmamakta, her an yeni koşullar öne sürmektedirler… Hasan, tüm iyi niyetine rağmen, kendini aptal yerine koyabilen, kandıran, güvenilmez bir ailenin ferdi olmanın ne yarar getireceğini sorgulamaya başlar…Zeynep’e olan aşkı ne denli büyük olsa da, evlilik sonuçta sadece Zeynep’le değil tüm aileyle akrabalığı, aile bağlarını kurmaktadır. Güvensizlik üzerine böyle bir bağ kurulabilir mi!… İçten içe sorgulamakta ve huzursuz olmaktadır…

Hasan nikahtan önce, kiminle, neyle nikahlandığnı iyice anlamak, emin olmak ister ve “cemal görme” kouşunda ısrarcı olur… Tereddütler, kem kümler sürünce de masadan kalkar ve “Ben Zeynep’ten vazgeçmiş değilim. Ama cemalini görerek nikah kıymak isterim. Gelenek böyle...” der…Anlamıştır, Zeynep yerine dedikodusu dolaşan, çürük elma lakaplı Hatice’yi masaya oturtmaya çalıştıklarını…

“Ya Zeynep”i verirsiniz, ya da “siz Zeynep’i verene kadar nikah masasına gelmiyorum” der… İçi rahatlamıştır… Üzerinden büyük bir yük kalkmıştır. Şimdi başı dik, yoluna devam edecektir. Zeynep’ten, ya da Zeynep’lerden vazgeçmeden… Ama, Zeynep uğruna Hatice’yle nikahlanmadan…

Hasan gelinin cemalini göstermemekte bunca ısrarın altında bir bit yeniği olduğunu düşünerek, akılcı davranmış , son anda ömür boyu bedbaht olmaktan paçayı kurtarmıştır.

Elbet güzel Zeynep’ e aşkı devam eder, bu aşk onu olgunlaştırır… Zeynep’e benzer başka nasiplere de bakar olur… Olur ya, bir gün nasibi açılır, dünyada Zeynep’ten başka kız mı yok!

Bilemezdi ki, gözleri kör olmuştu…AŞK işte.. Zeynep’in aşkından dünyayı görmez olmuştu!…

Ama, büyükler demişler ki, BİR MÜSİBET, BİN NASİHATTEN İYİDİR!…

Bazen ŞER gibi görünen şeyler başka bir HAYRA alamettir…

Hikaye bu ya…. Nazenince anlatmaya çalıştım ahvalimizi…

Kıssadan hisse alanlara AŞK OLSUN…

Nazenin…

23 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Siyasal hayat | 1 Yorum

Aziz Nesin’den taşlama…

Dünyada pek az var yiğit kişi,
Saygıya layık değil her kişi,
Isıracak it göstermez dişi,
Palavracıyı sanıp bir kıymet,
İte ot verip ata verme et!

Değersizlere verme sen değer,
Eşeğe semer vur ata eğer,
Kim eşek diye semeri döğer,
Kaç ondan çünkü, işe vurur ket,
İte ot verip ata verme et!

Yüz verme öyle her bir Ali’ye
Yüz bulup yapar gelir halıya,
Saygı görmemiş, döner deliye,
Layık değilse etme merhamet,
İte ot verip, ata verme et!

Yükünü taşı ömür boyunca,
Bekle yeişsin baharda yonca,
Eşek eşektir verilmez gonca,
Yeter eşşeğe yonca biri demet,
İte ot verip, ata verme et!

Dıştan okunmaz insanın içi,
Koyun yerine konulmaz keçi,
Aslana köpek gider mi elçi,
Kendini sanır bulunmaz nimet,
İte ot verip, ata verme et!

Çiğ süt emmiştir insan evladı,
Konuşur sandın ama havladı,
Kendi cinsini yedi, avladı,
Şeytana bile okutur rahmet,
İte ot verip, ata verme et!

Sakın aldanıp para sesine,
Kula kul olma pisipisine,
Akan tarihin gitme tersine,
Yalana hayır, doğruya evet,
İte ot verip, ata verme et!

22 Aralık 2006 Posted by | Mizah | Yorum bırakın

Atatürk’le ilgili anılardan…

Enver Behnan Şapolyo’dan:
Yugoslavya Kralı Alexandr Atatürk’ü ziyarete gelmişti. Atatürk misafiriyile salona çıkarken kral:
-Size bir sırrımı söyleyeceğim, dedi.
Biraz sonra misafir salonunda koltuklara oturdular.
Kral:
-Eğer, dedi, bazı Avrupa devletlerinin vaadlerine inanmış olsaydık,Yunanlı’ların yerine Anadolu’ya biz çıkacaktık.

Atatürk gülerek kralın elini sıktıktan sonra:
-Geçmiş olsun Kral Hazretleri! dedi.

22 Aralık 2006 Posted by | Mizah, Siyasal hayat | 2 Yorum

Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihleri üzerine…

Sanırım sitedeki yazılara Hacı Bektaş Veli hakkında bilgi vererek başlamalıydık. Ancak, siteyi oluştururken tamamen acemice başladığım için hangi konuya ağırlık vermek isteyeceğimi bile bilmiyordum. Sonra kendiliğinden sitemiz Alevi-Bektaşi Kültürü ağırlıklı olarak şekillendi. Bu yüzden de yazılar arasında bir sistematik bağlantı yok. Her gün, eskilerin deyişiyle, “zuhurattan ne çıkarsa“, onu gündeme getiriyoruz. Sözü gelmişken vurgulayalım, Bektaşi sofralarının da adeti böyleymiş. Baba sofrada hangi konuyu işleyeceğini,ele alacağını önceden planlamazmış. Kimi zaman sofraya katılan misafirlerden esinlenerek kimi zaman da güncel konuların etkisiyle hangi konu zuhur ederse, yani o sırada önemli görünürse, o konuyu açar işlermiş. Ama, örneğin Nevruz veya Muharrem gibi özel günlerde mutlaka o günün anlam ve önemini dile getiren, anlatan konular ele alınırmış. Bunun yanısıra, başka konulara da yer verilebilirmiş… Bizimki de biraz Bektaşi usulu oldu… Zuhurata bağlı gelişti…

Bu kadar ön bilgiden sonra gelelim Hacı Bektaş Veli konusuna. Gerçi Hacı Bektaş hakkındaki bilgilere birçok yerde bulabilirsiniz ama ben size yine de gerek gördüğüm vurgulamalara yer vererek burada değinmek istiyorum. Ola ki, sitemizi takip edenler arasında henüz Hacı Bektaş Veli ile tanışmamış olanlar vardır… Ya da ellerinin altında gerekli kaynakları bulunduramayanlar vardır, hiç değilse onların işine yarar…

Bedri Noyan Dedebaba‘nın Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin hayatı hakkında yapılmış araştırma ve bulunmuş bilgilerin derli toplu bir dökümünü bulmanız mümkündür.

Edindiğimiz bilgileri toparlayınca, Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’ın Nişabur kentinde doğduğunu öğreniyoruz. Doğum ve ölüm tarihleri bazı eserlerde biraz farklılık göstermektedir. Malesef Bektaşilik üzerine yazılmış eserler II. Mahmut dönemi başta olmak üzere çeşitli defalar tahrip edildiğinden kütüphanelerde bu konuda güvenilir kaynaklara ulaşmak henüz pek mümkün değildir. Ancak, halkın elinde Bektaşiliğe düşmanca hisler beslemiş olanlardan gizlenmiş ve korunabilmiş eski evraklar bulunması mümkündür. Bunlar belki zamanla ortaya çıkarılabilecektir. Bir kısım evrak da Bektaşiliğin kapatılma devresinde Naci Baykal Dedebaba zamanında Arnavutluk’a kaçırılarak korunmuştur. Oralardaki kaynaklara ulaşıldığında da yeni bilgiler elde edilebilir. Bu konuda sitemizde verilen bağlantılardan Gazi Üniversitesi bünyesindeki Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin sitesine girebilir ve onların yayımladığı derginin Arnavutluk arşivleri ile ilgili kısmından yararlanabilirsiniz.

Hacı Bektaş Veli Kütüphanesinde bulunan ve hicri 744 de yazıldığı bilinen Velayetname’sine göre Hacı Bektaş Veli 1242 yılında doğmuş, 1272 yılında Suluca Karahöyük’e yerleşmiş, 1337 yılında da çocuğu olmaksızın , “bila-veled” olarak Hakk’a yürümüştür.

Ahmet Eflaki, Menakıb-ül-Arifin adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin Mevlana ile görüşmüş olduğunu yazmıştır. Mevlana’nın 1273’te vefat ettiği bilinir. Demek ki bu tarihten önce görüşmüşlerdir.

Aşık Paşazade‘nin Hacı Bektaş’a yönelik bir kıskançlığı vardır. Bazı yazarlar Aşıkpaşazade’nin koyu Sünni inanca sahip olması nedeniyle Hacı Bektaş ve Bektaşi yolu ile ilgili doğru olmayan bilgiler aktardığını ileri sürerler. Dolayısıyle, Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili olarak da diğer tüm kaynaklarla uyuşmayan bir zaman ileri sürer. Onun hesaplarına göre Orhan Gazi ile görüşmemiştir. Oysa diğer birçok kaynak görüştüğünü ileri sürer.Orhan Gazi 1235 te Bey olur.

Bedri Noyan Dedebaba kitabında şu bilgilere yer verir: (cilt 1, s:16)

Tarihçi Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman adlı kitabında Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’yi teşkilat kurup, bir ocak açamayacak kadar cezbe içerisinde bir derviş olarak kabul etmektedir. Prof. Fuad Köprülü bu görüşü paaylaşmamakta ve Aşık Paşazade’nin kıskançlık yaptığını yazmaktadır. Köprülü’ye göre, “Tarikat silsilesi Kutbeddin Haydar, Lokman Perende, Ahmet Yesevi gibi tanınmış, değerli sofilere çıkan ve Makaalat Fevaid ve Fatiha Suresi Tefsirleri gibi eserler yazan Hacı Bektaş Veli’nin İslam bilgilerine derin bir şekilde vakıf olduğu kesin bir gerçektir. Böyle bir kişinin meczup olduğu düşünülemez”.

Keza, Prof. Fuad Köprülü Aşık Paşazade’den başlayan bu Bektaşi düşmanlığnıın Sunni müelliflerde görüldüğünü, bu yanlış kanaate Avrupalı müdekkiklerle (incelemecilerle) birlikte kendisinin de bir zamanlar kapıldığını, fakat sonradan ele geçirdiği yeni birçok belgede görüş ve fikirlerini değiştirdiğini yazmaktadır. Sayın Köprülü, bu konuda Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Tevella, Teberra, On İki İmam Sevgisi ile “Şira-i isnaaşeriyye”yi savunduğunu, Bektaşilerin OSmanlı Saltanatının kuruluşu ile çok alakalı olduklarını kaydetmektedir.”

“Prof. Fuat Köprülü, “Bektaşilik, doğrudan doğruya eski Türkmen an’anesinin doğurduğu ve adeta milli mahiyyeti haiz bir tarikattir. Bununla beraber Bektaşilerin dahi kendi Pirleri hakkındaki malumatları çok basit ve noksandır. Aşık Paşazade tarihinde verilen izahat, cidden tenkid ve tashihe şayan olduğu halde, daha hiçbir Bektaşi onları ilmi bir surette tenkide teşebbüs edemedi” diyorlar. Sayın Prof. F.Köprülü de Aşık Paşazade’nin Hacı Bektaş Veli hakkında verdiği bilginin doğru olmadığını, bu cümlesi ile , pek açıkça anlatmışlardır.

…. demektedir.

ABD’deki Michigan Bektaşi Dergahı’nın yayın organı Bektaşilik Sesi adlı dergiye göre 1236’da Nişabur’da doğmuş, 1256’da Bektaşiliği kurmuştur. Annesi Ahmet Efendi Kızı Hatem Hatun (Hateme Hatun)dur. Babası ise bölge valisi, yöneticisi konumunda yetkili bir kişidir. Dergideki yazıda “Hz. Pir Hacı Mektaş’a babası İbrahim’in vefatında, onun yerine geçip halkı idare etmesi önerilmişse de, kabul etmemiştir. O, kendi yolunda yürümeyi, mistik kemaline ulaşmayı ülkü edinmiştir” denildiği belirtiliyor. Yine bu yazıya göre Hz. Pir 1254’te Hoca Ahmet Yesevi tarafından ekran ile kisve giymiş ve 1255 de Rum’a gitmesi emredilmiştir. 1255’te Suluca Karahöyük’e gelediğinde başka mutasavvıflarla toplantı yapmış, 1256’da da dünyanın ilk Bektaşi dergahını oraya kurmuştur ki, bugün bütün Bektaşilerin en büyük merkezi olarak yine burası tanınmaktadır. Buraya bugün Dergah-ı Pir veya Pir Evi denir. Bektaşi tören ve usullerini tanzim etmiş, zaman zaman gelen yözlerce kişiye nasip vermiştir. Günden güne muhipleri çok artmış ve dervişleri, halifeleri bütün Anadolu’ya yayılmıştır. Yine bu yazıya göre , Hz. Pir’in yaşamı sırasında dervişleri , baba ve halifelerinin sayısı 999.000 ve müridlerinin sayısı 8.000.000 olup, 1313 yılında 93 yaşında Hakk’a yürümüştür.

Kaynaklara baktığımızda, 1209 ile 1337 yılları arasında bir zaman diliminde uzunca bir ömür sürdüğü (çoğu kaynağa göre 90 küsur yıl, bir kaçına göre de 60 küsür yıl) anlaşılıyor.

Peki Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihlerinin şu veya bu olmasındaki farlılık ne ifade ediyor? Öncelikle, Orhan Bey ile görüşüp görüşmediği konusu var. Görüşmüş olsa da olmasa da, Yeniçeri ocağının Bektaşilikle ilişkisi hiçbir şekilde yadsınamaz. Dolayısıyle ister yüz yüze görüşerek Yeniçeri ocağındaki etki merkezi kurumsallaştırılmış olsun, ister Hacı Bektaş’ın gıyabında sonradan onun adına, ardılları tarafından oluşturulmuş olsun, Yeniçeri Ocağının inançsal ortamı, eğitsel ortamı üzerinde Bektaşiliğin formatlayıcı etkisi tartışmasız olarak ortadadır.

Anadolu’ya ne zaman geldiği konusunda da Mevlevi’likle olan ilişkisi bence önemlidir. Bildiğiniz gibi Şems bir Bektaşi dervişi olarak tanınır. Mevlana da Şems’le karşılaşmasından sonra Mevleviliğin asıl ürünlerini vermiştir. Dolayısıyle işlenen felsefe Bektaşilik ve Mevlevilikte bunca benzerlik gösterir. Ancak, biri halk versiyonu, diğeri saray versiyonudur. Ama, ikisi de Türk Tasavvufudur. Hümanist felsefedir. Zaten islam tasavvufunu Arap ve Acem baskısından arındırdığınızda geleneklerinimizin şekillendirmesi Türk Tasavvufunu ortaya koyar. Eğer Şems konusunda söylenenler doğruysa, o tarihlerde Bektaşilik oluşmuş Şems de bu felsefeyle yetişmiş olmalı ki Mevlana ile karşılaşsın ve bu felsefeyi aşılasın… o zaman muhtemelen Mevlana’nın ölümünden sadece bir yıl önce gelmiş olmamalı Hacı Bektaş Anadolu’ya…. Daha önce gelmiş olması daha mantıklı görünüyor.

Sadece Hacı Bektaş Veli’nin doğum- ölüm tarihleri değil, hocası olduğu düşünülen Lokman Baba’nın kimliği üzerinde de farklı rivayetler mevcut.

En yaygın ve kabul gören bilgiye göre, Hacı Bektaş Veli, Herat’ta tekkesi bulunan ve Ahmet Yesevi Ocağına bağlı olan Lokman Pirende tarafından yetiştiriliyor.

Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi’nden bir alıntı var Bedri Noyan’ın kitabında ve buradaki bilgi sanki Lokman Baba’yı daha farklı tanıtıyor:”Baba İlyas Horasani’nin dört üğlu vardı: Şemseddin Mahmud,Muizeddin Ali, Zyaeddin Mesud, Muhliseddin Musa. Bunlara Çür-erkan denirdi. Halifelerinden İbek veya Aybek Baba, Behlül Baba, Saltık Baba, Lokman Baba pek meşhur olup bunlara da Çar-yar denilmiştir. Tarikat-ı Bektaşiyye kurucusu olan Hacı Bektaş Baba bu Çar-yar’dan olan Lokman Baba’nın halifesi idi”…

Ama, kesin olan birşey varsa, Hacı Bektaş Veli Lokman Baba’dan aydınlanıyor.O da Ahmet Yesevi’den…

Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya yerleşince ki, o sıralar bu bölgeye “Rumeli” denirdi, burada bulunan dört önemli gruptan biri olan “Abdalan-ı Rum Erenleri” ile görüşmeler yapmış, onları kendi çevresinde toplamıştır. Bunlara ilişkin sayabileceğimiz isimler arasında, Taptuk Emre, İbrahim Hacı, Sarı Saltuk, Nurettin Hoca, Seyyid Mahmudi Hayrani, Ahi Evran, Molla Saadettin (Said Emre) gibi isimler bulunmaktadır. Tüm bu Abdalan-ı Rum’un Bektaşiliğin oluşmasındaki rolu çok büyüktür.

Aynı zamanda, buraya yerleştiği zaman tanıştığı İdris Hoca’nın eşi olan ve kendisinin de “kız edindiği” yani yol evladı olarak kabul ettiği Kadıncık Ana’nın hem Hacı Bektaş’a hem de Bektaşiliğin oluşmasına katkısı büyüktür. Geleneksel olarak aktarılan bilgiye göre, Kadıncık Ana (Kutlu Melek adıyla da bilinir) kendisini hizmete adamıştır. Bütün sofralarda onun hizmeti vardır. Maddi ve manevi olarak hizmet eder… Kadıncık Ana olmaksızın sofralar açılmazmış. Velayetnameye göre Hacı Bektaş Veli himmetini de Kadıncık Ana’ya intikal ettirmiştir. İşte bu yüzden Hacı Bektaş’ın emaneti, himmeti, dolayısıyle onun evlatları Kadıncık Ana kanalıyla devam etmiştir. Bu cümle aynen bu şekilde doğrudur… Çünkü Kadıncık Ana daha sonra dergahta yeni dervişlerin, babaların yetişmesinde etkin olmuş, bildiğini öğreterek aktarımda bulunmuştur. Abdal Musa’nın yetişmesindeki rolü yadsınamaz. Bazıları Hacı Bektaş’ın soyunun Kadıncık Ana’dan devam ettiği şeklinde yorumlamıştır olayı ve bu nedenle de onun Hacı Bektaş’la evlendiğini ileri sürmüşlerdir. Diğer bazıları ise, bunun bir manevi olay olduğunu, irşad ve himmet olayı olduğunu ileri sürmüşler ve yine bu yol evlatlığı bağının Kadıncık Ana kanalıyla sürdürüldüğünü kabul etmişlerdir. Sonuçta, ister bel evladı, ister yol evladı kanalıyla olursa olsun, Hacı Bektaş Veli’nin ardındaki en önemli kişi Kadıncık Ana’dır.

Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişinde orada var olan dört zümreden Baciyan-ı Rum’un başı olduğu da söylenir. Baciyan-ı Rum teşkilatı, Ahilik müessesesinin kadınlar kolu şeklinde işleyen bir Kadın esnaf kurumudur.

22 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | 8 Yorum

Atatürk’e Mektup … Aziz Nesin’den

images-8.jpg
Atam, hala yaşıyorsak;
Edepsizlik sayesinde!
Memleketi soruyorsan;
Politika dehlizinde!
İktidarlar senden sonra,
Devrimlerin tavizinde!
Anlatayım halimizi,
Kalemime izin ver de!
Yobazlarla gericiler.
Onlar bizden daha zinde!
“Atam, Atam” derler ama,
Bir adınız var sizin de!…
Halkçılıkla devletçilik!
Anlatamam, çok hazin de..
Çoktan beri sahtecilik,
Ağır çeker her vezinde!
Tek umut var, o da yalnız,
Amerikan dövizinde!

Sorma Ata’m halimizi,
Hal mi kaldı anlatacak..
İşte geldik dizindeyiz!
Yata yata çok yorulduk,
Tatil yaptık, izindeyiz!…

Sanayide henüz daha,
Cafer için gerek diye,
Amerikan bezindeyiz!
Geçeceğiz Avrupa’yı
Ama şimdi izindeyiz!

Hocamız var, hacımız var,
Uçan kuşa borcumuz var,
Eloğlunun ağzındayız!
Ama bizi zor bulurlar,
Bahar, yaz, kış, izindeyiz!…

Evet, doğru söylemişsin:
“Türk Milleti çalışkandır!”
Biz de senin tezindeyiz!
Dinlenmekten yorulduk da,
Onun için izindeyiz!…

Zinde kuvvet diye söz var,
Kimse bilmez adresini.
Ah zindeyiz, vah zindeyiz!
Bugün değil, bu yıl değil,
Çoktan beri izindeyiz.

Ata’m öyle ilerledik,
Şimdi görsen tanımazsın!
Amerikan tarzındayız!
Arasan da bulamazsın,
Otuz yıldır izindeyiz!…
images-9.jpg

Evet, Aziz Nesin yukarıdaki şiiri Atatürk’ün ölümünün 31. yıldönümünde yazmış…
O günden bugüne neler değişti, neler oldu… Acaba Aziz Nesin bugün böyle bir başlıkla Atatürk’e bir mektup yazsaydı, neler olurdu o mektupta????

Sağlıcakla kalın…
Nazenin…

Kaynak: Ustura dergisi 48. sayı.

20 Aralık 2006 Posted by | Mizah | 17 Yorum