Düşünce Denizi

Horasan Okulu ve Bektaşiliğin Oluşumu üzerine…

images-22.jpg

Bektaşilik Türk Tasavvufunun doruğunda yer alır dersek, yanlış söylemiş olmayız. Peki bu yol nasıl oluştu, mazisinde ne var diye bakarsak, birçok kişinin artık tanıdığı bir kavramla karşılaşırız: Horasan Okulu. İyi de okul deyince, bugünkü okul binası gibi bir mekanı olan, öğretim yapılan yer mi aklımıza gelmeli? Hayır, sadece bu değil… Elbette bir mekanı, hatta birden çok mekanları vardı, öğretimin sürdürüldüğü. Çeşitli eğitim önderleri,yol gösterenleri de vardı. Ama, sadece öğretim değildi ki gerçekleşen… bir eğitimdi. Yaşamı düzenleyen bir eğitimdi. Oluşum sürecinde bu okullaşmaya katkıda bulunmuş önderlerin, eğitmenlerin adlarıyla anılırdı yolları… Mesela, Beyazıd-ı Bestami’nin önderliğindeki gelişmeye “Tayfurriyye”, Hamdun-i Kasariye çevresinde oluşana “Kassariye“, İbn-Edhem çevresindeki etkileşim “Edhemiye” adlarıyla anıldı. Bunların tümünü, bütününü ortak özellikleriyle tanımlamak için de “Horasan Erenleri” veya “Melamet Ricali” denir oldu. Ilk zamanlarda bu gruplarin eğitim dillerinin Türkçe olmadığını biliyoruz. Hatta Yusuf Hamedani’nin de Farsça eğitim verdiği bilinir. Ahmet Yesevi’nin önemi burada ortaya çıkar, çünkü o Türkçe eğitim vermiş ve Türkçe yazmıştır. Ahmet Yesevi Çağatay Türkçesiyle yazardı.

O günleri bir hayal etmeye çalışın. Elinizin altında bilgisayar yok. Bırakın onu, öyle basılmış kitaplar kolayca gidilip kitapçılardan alınamıyor. İnsanlar çoğu zaman not ediyorlar, bir deftere yazıyorlar… Binbir zahmetle oluşturulmuş sınırlı sayıdaki baskı kitabı ise elde etmek öylesine kolay değil. Işte böyle bir zamanda Ahmet Yesevi “nefes” niteliğinde şiirler yazmıştı. Bunlara “Hikmet” adını vermişti ve tümünün toplandığı kitaba da “Divan-ı Hikmet” denirdi. Eğitsel içerikliydiler. Dörtlükler şeklindeydi nefesler… Divan-ı Hikmet, o dönemlerde bir kutsal kitap muamelesi görürdü ve çok geniş bir coğrafyada yaygın olarak okunurdu…

Neden şiir şeklinde yazılıyordu? Çünkü şiirlerin ezberlenmesi kolaydır. Düz yazının ezberi çok zordur. Akılda tutması zor olur. Bunlar nefesler şeklinde hele de müzik eşliğinde söylenildiğinde hafızada daha rahat kalabiliyor ve kulaktan kulağa da yayılabiliyordu. Ayrica dinlemesi de keyifliydi… Işte bu nedenle şiir şeklinde olması tercih edilmişti.

Oluşuma “Okul” denmesinin nedeni de, bir öğretinin sistemini taşımaya başlamasıydı. Bir düzeni vardı. Ancak, tam kurumsallaşmış değildi. Kurumsallaşma aşamasındaydı. ( Kurumsallaşmasını tamamlayanlara tarikat-henüz kurumsallaşmasını tamamlamamış ama bu yolda ilerlemiş olanlara da Ocak denirdi.) Bu okulun, ocağın teşkilatçısı, kurucusu da Ahmet Yesevi idi…

Ahmet Yesevi’nin ardılları birbirinden çok farklı iki teşkilatlanmayı oluşturdu… Bunlardan biri Nakşilik ile sonuçlandı, diğeri Bektaşilik… Nakşiliğin yayılma alanı daha doğu illeri üzerinden oldu… Bektaşiliğinki ise daha batıda oluştu, yani Anadolu ve Balkanlar … Gittikleri yerdeki yerel kültür özellikleriyle temaslarının ve yerel kültürün talep ettiği motiflerin bu farklılaşmada elbette liderlerinin önderliğinin yanısıra katkısı ve önemi vardır.

Bektaşilik kurumsallaşmasını tamamlamamışsa da oluşma sürecine ilk olarak adım atmış tarik”tir diyebiliriz. Önceleri eğitim sürecinde, ahlak ve ilahi aşk konuları ön planda bulunuyordu. Fütüvvet kurallarıyla bu eğitim tamamlanmaya çalışılıyordu. Bektaşilik ile buna bir sistem getirilmiş oldu. Bu sisteme “seyr-i suluk” denildi. Eğitim için hedefler, bu hedeflere ulaşmak için aşamalar oluşturuldu. Hepsi, “nasıl bir insan olmalı?” sorusunun yanıtını oluşturuyordu. Hacı Bektaş Veli, o zamana kadar kullanılmakta olan, “dört kapı” prensibine, her kapıya onar makam aşaması ekleyerek eğitim sistemini “4 kapı 40 makam” olarak belirledi. Eğitsel sistemin kurucusu Hacı Bektaş Veli’dir, ama kurumsal sistemin tam olarak kurulmasında en büyük pay Balım Sultan’ındır. Balım Sultan dergah organisazyonunu kurumsallaştırdı. Hacı Bektaş Veli’nin oluşturduğu öğretiyi bu kurumsallaşmanın ana damarı haline getirdi. Bu yüzden Bektaşiler Hacı Bektaş Veli’yi Pir, Balım Sultan’ı da ikinci Pir olarak kabul etmişlerdir.

Balım Sultan’dan bu yana Bektaşi erkannameleri dahil herşey yazılı hale geldi. Simgesel anlamlar taşıyan bir örnek giysiler oluşturuldu. Bunlara “Libas-ı Fahire” denildi. Kendilerini bazen “Tarik-i Nazenin” (Nazenin Yolu) bazen de “Tarik-i Bektaşiyye” (Bektaşi Yolu) adlarıyla andılar. Dergahlarına “Tekye” (tekke) denilirdi. Takiyye yeri anlamındaydı. Takiyye ise, kötülükten sakınma yeri anlamında kullanılıyordu. Üyelerin dışındakine bu yerler kapalıydı. Dergah da “tanrıya açılan kapı” anlamında kullanılırdı. Yani tanrıya açılan kapıları, kötülükten sakınma yeriydi.

Reklamlar

4 Aralık 2006 - Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: