Düşünce Denizi

Dinsel Yaşantı Biçiminin Çözümlenmesi Hakkında- Erich Fromm’dan

images-4.jpg

Daha önce Erich Fromm‘un kitabından söz etmiştik. Şimdi bu kitaptaki bir bölümden bazı alıntıları aktaracağım. Erich Fromm diyor ki: (metindeki koyultmalar Nazenin tarafından yapılmıştır)

“Din üzerine yapılacak her açıklama, terminolojik engeller ile karşı karşıyadır. Tek Tanrıcı dinler dışında birçok başka dinlerin bulunduğunu bilsek bile, din konusundaki her varsayım ister istemez, Tanrı ya da başka doğa üstü güçler çevresinde yoğunlaşıyor.

Bu nedenle bakış açımızı, tek Tanrıcı dinleri odak noktası olarak almak ve diğer tüm dinleri bu açıdan yargılayıp, anlamaya çalışmak biçiminde ayarlamak zorundayız. Böyle bir yaklaşıma göre Buddizm, Taoizm ve Konfüçyüs dinlerinin, din olarak tanımlanması bile şüphe götürür. Hatta, çağımızın büyük sistemleri ve diktatörlerini de, psikolojik açıdan bu adı haketseler bile, din olarak tanımlayamayız. Dini insanlığın genel bir olgusu olarak kavrayacak hiç bir sözcük bulamıyoruz. Aradığımız, belirli bir din tipi varsayımını işin içine katmayan ve böyle bir yaklaşım getirmeyen bir tanım. Bu tür bir kavramdan yoksun bulunmamız, beni ilerideki bölümlerde “din” sözcüğünü kullanmaya mecbur bırakıyor. Ancak şimdiden bu sözcükten ne anladığımı açıklamakta yarar var: Din sözcüğü benim için, bir gurup tarafından paylaşılan (kabul edilen) o gurup bireylerine kendilerini adayabilecekleri bir hedef (nesne) sunan ve onlara ortak bir davranış biçimi veren bir sistemdir.

Tarihte ve günümüzde dinleri, bu din tanımı kapsamına girmeyen hiç bir kültür yoktur. Ama biz yine de, bu kabaca çizilmiş çerçeveyle kısıtlı kalmamalıyız. Kültürlerin incelenmesi bizi, ortak bir davranış biçimi veren bir sistem ve insanların kendilerini adayabilecekleri bir nesne ihtiyaçlarının, insanlık varolduğundan beri yaşadığı bilgisine götürür. “Psikanaliz ve Ahlak” adlı kitabımda bu ihtiyacın doğasını çözümlemeye çalıştım. konuyla ilgili bölümleri oradan aynen aktarıyorum:

“Kendinin bilincinde (farkında) olmak, akıl ve düş kurabilme gücü, insandaki hayvansal varoluşa özgü her tür benzeşmeyi ortadan kaldırmıştır. İnsan, doğanın anormal bir varlığı ve bir parçası olarak onun fizik yasalarına bağlı, bunları değiştiremeyen, ama denetleyip, aşabilen bir varlık olmuştur. Yalnızca kendisi için varmış gibi görünürken, aynı zamanda bir bütünlüğün parçasıdır da.. Yurtsuzdur, ama diğer bütün yaratılmışlarla birlikte paylaştığı dünyaya bağlıdır. Yurdu ve evi içinde yaşadığı dünyadır. Belirsiz bir zamanda, belirsiz bir yerden ve rastlantısal olarak yaşamdan kopartılıp, alınacaktır. Kendi kendinin farkına varacak olursa, kendi güçsüzlüğünün bilincine de varır ve varoluşunun sınırlarını görür. Kendi sornunu, öleceğini önceden bilir. Kendini varlığının özündeki çelişkilerden bir türlü kurtaramaz. İsteyip istemediğini düşünmek, çeşitli olanaklar, başka başka seçenekler karşısında sürekli karar vermek ve seçim yapmak zorundadır. Yaşadığı sürece kendini bedeninden ayıramaz. Buna karşılık bu maddesel bedeni de, onun yaşamda kalmasını sağlar.

İnsanlığa bir lütüf olan akıl, aynı zamanda bir lanetlenmedir onun için. Çünkü insanları sürekli olarak kendilerindeki çözümü olanaksız karşıtlıklarla uğraşmaya zorlar. Bu noktada insancıl varoluş, diğer varlıklarınkinden ayrılır. İnsan sürekli ve kaçınılmaz olan bir dengesizlik içindedir. Yaşam insanlığın geçmişini örnek alıp, bunu tekrarlamasıyla yürümez. İnsan kendi yaşamını kendisi yaşamak zorundadır, yeniden ve kendince. O sıkılan, hoşnutsuluk duyan ve cennetten atılmış olduğuna inanan tek hayvan türüdür. Kendi varlığı kendisine, kaçamadığı ve çözmek zorunda olduğu bir sorun olmuştur. Geri dönüş olmadığından, insan aklını ve düşünce gücünü, doğaya ve kendine egemen olacak biçimde geliştirmek ve hep ileriye bakmak zorundadır.

İnsan aklını kullanmayı öğrendikçe, varoluş sorununa yeni çözümler aramaya başlamıştır. Nitekim insanlık tarininin gelişimi de, aklın ortaya çıkışıyla paralellik gösterir. Aklı, insanı kendini geliştirmeye ve onu, diğer insanlarla birlikte yaşayacağı dünyasını kurmaya zorlar. Ulaştığı her yeni aşama, insanda yeni tatminsizlikler yaratır, yeni çelişkiler ve şaşkınlıklar doğurur. İşte bu huzursuzluk ve bu çelişkiyi aşma isteği, insanı yeni çözümler aramaya iter. “Araştırıcılık merakı” doğuşla birlikte ortaya çıkmaz. İnsanda merakı doğuran, onu araştırmaya , bulmaya, çözümler aramaya yönelten, kendi içindeki çelişki ve karşıtlıklardır. Cenneti, yani doğa ile birliği yitirdiğinden beri, Odiseus, Oidipus, İbrahim Peygamber ve Faust gibi bir gezginci olan insanoğlu, yine ve yeniden, ara vermeden bilinmezlikleri tanıyıp,anlamaya çalşacak ve bilgisindeki eksikleri gidererek, huzura varmaya uğraşacaktır. İçindeki “kesinlik” isteği onu- doğaya, diğer inanlara ve kendisine yabancılaştıran şartları aşıp, yeni bir uyum ve düzen kurmaya zorlar”.

“İnsan doğasındaki uyumsuzluk onda, hayvansı yanlarını çok aşan bazı ihtiyaçlar yaratır. Bu uyumsuzluk insanda, kendisi ve çevresi arasındaki birlik ve dengeyi yeniden kurma arzusunu doğurur. Ve bunu da ilk olarak olara düşünce planında arar insan.… “…

Evet, Erich Fromm’dan birkaç satır aktardım… Üzerinde düşünmek üzere….

Reklamlar

6 Aralık 2006 - Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: