Düşünce Denizi

Bektaşilik Bir Tarikat Mıdır?

images4.jpg
Bektaşiliğin oluşum sürecine bir bakmamız gerekiyor. O dönemlerde diyelim ki siz bir dünya görüşüne sahipsiniz, bu dünya görüşü paralelinde inançlarınız var. Bunlar geleneklerinizle bezenmiş, bazı ilkeler de oluşturmuşsunuz zaman sürecinde… Bu bütünlük içinde bir yaşam tarzınız var. Artık bu yaşam tarzı sizi etkiliyor, siz yaşam tarzını… Bir alış-veriş var yani.. Sanki canlı gibi, nefes alır verir gibi… Bu toplumun içine katılanlar da, içine katıldıkları toplumun adet, gelenek ve göreneklerini otomatik olarak benimsiyor ve uyguluyorlar… Bu bütünüyle, her yönüyle bir kültürel yaşam biçimi… Kültür burada yaşamın tüm boyutlarını içerir kapsamda, inanç da, bunun sadece bir parçası. Yani kültür daha geniş bir kavram… inanç kültürü bunun bir alt katmanı sadece… Zamanla, bazı insanlar bu kültürün önerdiği dünya görüşünü, yaşam tarzını bazı prensiplere oturtmaya başlıyorlar ve bu işin bir felsefesi, doktrini oluşuyor, yani öğrenme yoluyla edinilebilen kısmı oluşuyor. Demek ki artık sadece kültürün parçası olmakla değil, bir de kültürün felsefesini yapmakla öğrenme işlemi başlıyor, bir tür okulluluk gibi -eğitsel süreç-…. Bu da yine, bütünsel kültürün bir parçasından ibaret.

İşte hemen burada söylemeliyim ki, günümüz terimleriyle söylersek, ALEVİ-BEKTAŞİ kültürü bu bütünsel kapsamın tümünü oluşturan simge…

Alevi Kültürü
, bu kültüre “KÜLTÜRLENME” yoluyla dahil edilmiş kişilerce uygulanan kısmı… ya da şekli diyelim… Yani kültürel bütünlüğe ilişkin değerleri ve uygulamaları doğuştan görgü yoluyla, gelenekle edinilmesi ve yaşatılması kısmı.

Bektaşilik, sonradan, özgür iradeyle, seçerek, eğitim alarak bu felsefeyi, bu bakış açısını veren kültürü öğrenmeyi dileyerek edinilen kültürel bütünlük… Bektaşi ailenin çocukları olsalar dahi içine doğup büyüdükleri , kısmen gözleyerek kısmen de kulak misafiri olarak fikir sahibi oldukları bu kültürü erişkin yaşa geldiklerinde kendi iradelerini kullanarak ve kendi birinci derecedeki kan bağı olan akrabaları dışında bir Baba’dan nasip alarak eğitsel zincire dahil olmaları koşuluyla edinebilecekleri bir eğitim süreci ve bu sürecin sağladığı kültürel bütünlüğe dahil oluş olarak algılayabiliriz.

Bu durumda, insan Alevi bir aileden gelebilir ve Bektaşi seyr-i sülüğüne (eğitsel sistemine) dahil olabilir, veya Alevi bir aileden gelmese de (sunni bir kökenden gelebilir veya başka bir din kökeninden de gelebilir mesela Hıristiyan kökenli olabilir ve Budhist olabilir) kendi özgür iradesiyle bu eğitsel sisteme dahil olmak isteyebilir.

Veee bu yüzden Alevilik ve Bektaşilik birbirlerinden ayrılamayan, aynı zemine oturan ama farklı işlevlere yanıt vermiş gelişmeler olarak karşımıza çıkmıştır. Birbirleriyle el- ele olmak durumundalar… Öyle ya, el- ele;el Hakk’a dememişler mi!..

Gelelim tarikat meselesine, gerçi daha önceki yazılarımızda da değindik konuya ama, tekrarlamakta zarar yok.

Eskiden, örneğin Osmanlı döneminde, halk eğitim görecek diyelim. Nasıl görecek? Eğitim kuruluşu neresi? Medreseler var. Peki kaç tane medrese var? Çok az sayıda var. Nufusun tümünün eğitim görmesine müsait mi? Hayır değil.

O zaman halk nasıl eğitim alacak? Ya da hiç almayacak mı?
İşte halk kendi içinde, kültürel niteliğine uygun olarak öne çıkan bilge kişilerin etrafında bir eğitsel sistem geliştirmiş. O zaman kültürü en çok etkileyen şeyler inançsal edimler… İnançsal edimler kültürün çok önemli bir parçası. Dolayısıyle inançsal konuda da bilgisine güvenilen, toplumda kültürel ve hatta bazen siyasal etkinliğe sahip lider özelliğindeki kişiler öne çıkmaya başlamış. Bazı insanlar bu kişilerin etrafında toplanmış, bilgi edinmiş, yaşamlarını planlamakta bu kişilerin önderliğinden yararlanmış… Zamanla bunlar kurumlaşmış… Bu kurumlara “tarikat” adı verilmiş. “Tarik” “yol” demek… Yani aynı amaca hizmet eden başka başka yollar. Amaç ne? Demiştik ya, öncelikle dinsel-inançsal eğitim öğretim ön planda… Bilgi en çok bu alanda önemli o dönemlerde… Dolayısıyle daha çok “Tanrı’ya giden yol” anlamında kullanılmış Tarikat kelimesi. Tanrı’ya giden yol, Hakikate giden yol… Eğitim, halkın eğitimi, yaygın eğitim, medreseye gidemeyen halkın eğitimi işte bu şekilde o zamanın Tarikat adını alan kurumsallaşmalarıyla sağlanmaya çalışılmış. Başka eğitim sistemi yokmuş o zamanlar…

Alevi-Bektaşi kültüründe olay tamamen bu şekilde cereyan etmiş… Bu kültürde de medrese eğitimi içeriğinde bulunan anlayış onların geleneksel anlayışına uyumlu olmamasının da rolü gerekçelerine eklenerek, toplum kendi kültürünü yaşama, yaşatma ve eğitsel aktarımını sağlama ve geliştirme ihtiyacı nedeniyle bir kurumlaşma, sistemleşme ihtiyacını duymuş ve bu gereksinmeyi karşılamak üzere Bektaşilik oluşmuş. Ama, olayın başlama noktası sadece inanç olmamış… İnancı da içeren bir kültürel bütünlük olmuş… Bu yönüyle Alevi-Bektaşi kültürü veya Bektaşilik diğer tarikat oluşumlarından farklılaşır.

Burası çok önemlidir, lütfen dikkat ediniz. Çünkü diğer bütün tarikat oluşumları doğrudan İslam dininin bir yorumu, bir uyarlaması şeklinde oluşum süreçlerini geliştirmişlerdir. Onların dayandığı farklı bir kültürel alt yapısı yoktur. Bu yüzden de Alevi-Bektaşilik gibi iki terimli bir tanımlamaları hiç olmamıştır.

Oysa Alevilik ve Bektaşilik iki ayrı vurgu yapar ama aynı kültürel zemin üzerinde yeşerir.
Bektaşilik yani kültürün eğitsel boyutu, zamanının diğer tarikatlarının yaptığı kurumsallaşma sürecini adapte etmiştir. Çünkü o zaman halkın eğitim alacağı yani okulluluk düzeni olarak medrese dışındaki tek seçeneği buydu. Daha doğrusu islam dünyasındaki okulluluk olgusu medrese dışında sadece buydu… ( Örneğin eski Yunan felsefe okullarındaki okulluluk da, tamamen benzer işleve, o tarihte, o kültürün yanıtı olarak ortaya çıkmıştı. İslam kültüründe bu yanıt tarikat adı altında çıkıyordu. Alevi-Bektaşi kültüründe de Bektaşilik olarak çıktı… )

Gelelim daha yakın tarihlere ve tarikat kavramına, kurumuna ne oldu? ona bir göz atalım.

Biliyorsunuz, bir çok kurumun bir ömrü vardır. Kurumlar toplumun ihtiyaçlarına yanıt verdikleri sürece yaşarlar. Yanıt veremez olduklarında, ya da verdikleri yanıtlar yeterli olmadığında yavaşça yok olurlar veya değişir, başkalaşırlar…

Tarikatler de ilk oluşum süreçlerinde toplumun gereksinmelerine yanıt vermiş ve toplumun bazı noktalardaki gereksinmelerini karşılamışlardır. Ancak, tarih içinde kültür değişmeleri devamlıdır. Kültürel değişim süreci, toplumları etkilemiş, yeni yeni gereksinmeler ortaya çıkmış ve bunlara yanıt verecek farklı kurumlar oluşturulmuştur. Örneğin günümüzde artık eğitsel ihtiyaçlara örgün eğitim sisteminde üniversiteler, ilköğretim ve ortaöğretim kurumları yanıt vermektedir. Eskiden üniversiteler yerinde medreseler vardı. Bugün birçok modern yaygın eğitim sistemi de bulunmaktadır. Dolayısıyle zananının “tarikat” oluşumu da işlevini yitirmiştir diyebiliriz. Ama, bana sorarsanız, tarikat oluşumunun üstlendiği bazı görevler yine de kısmen boşta kalmıştır. Bugün hala tarikat oluşumlarının el altından varlığını sürdürmesinin nedeni de budur. Bu işlevlere en güzel ve modern yatını hazırlamış ve verebilmiş olan Halk Evleri ve Köy Enstitüleri idi ama malesef onlar da iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gerekirken kapatıldı. Onların kapatılması tarikatlerin boşlukta bıraktığı işlevlerin doldurulamaması ile sonuçlandı. İşte bugün hala yozlaşmış ve denetlenemez illegal kurumsallaşmalarla ülkenin başının dertte olmasının nedeni budur. Çünkü halkın bazı ihtiyaçları karşılanamamıştır.

Tarikat oluşumları neden yozlaştı? Sorun neydi?
Bazı kurumların yapısal olarak belirli noktalarda zaafları bulunabilir. Mesela tarikat oluşumunda (genel olarak, hepsini düşünerek söylüyorum) en büyük zaaflardan biri şeyhlik düzeni olmuştur. Şeyh mutlak itaat edilecek kimse olarak yer almıştır. Bu da baştakinin dikte ettiği, özgür düşüncenin kısıtlandığı bir itaat kültürünü geliştirmiştir. İşte bu zaaf yozlaşmalara açık hale getirmiştir bu kurumları. Çünkü Şeyh iyi, dürüst, bilge kişiyse herşey iyi giderken, bazen öyleleri çıkmıştır ki, bu gücü kendi menfaatleri için veya kendi doğruları için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Dolayısiyle sistemde bir köhneleşmeye, bozulmaya, yozlaşmaya yol açmışlardır. Hepimiz biliriz ki, toplumlardaki düşüş süreçleri, yozlaşmaların, çözülmelerin hızlandığı süreçlerdir. Osmanlı’nın da düşüş sürecinde toplumda kültürel sistemlerde de düşme, yozlaşma ve çözülme izlenmiştir. Tarikatler de bundan nasibini almıştır.

Bu arada dünya kültüründe genel olarak birçok değişim yaşanmış, bir ilerleme sıçrama dönemi yaşanmıştır. 18. ve 19. yüzyıl böyle bir dönemi oluşturmuştur. Çeşitli keşifler, yeni bilim dallarının oluşması, kısaca dünya bilim ve teknoloji tarihi büyük atılımlar yapamıştır. Sanayi devrimi ve onun neden olduğu kültürel değişim de bu sürece rastlar.

Pek doğal olarak, mültürel değişme sürecinde de, iletişim artmış, toplumların birbirleriyle teması sıklaşmış, insanların eğitime ve bilgiye ihtiyaçları çoğalmıştır. Değişmiştir. Bu da topluma yeni eğitim sistemlerinin ve hatta artık inançsal düzenden ayrışmış eğitim sistemlerinin sunulması gereğini doğurmuştur.

Böyle bir durumda, yavaş yavaş Osmanlı’nın son dönemlerini görebiliriz. Çoğunlukla tarikatlerin artık yozlaştığı bir dönem olarak karşımıza çıkar, üstelik artık dünya kültürel değişim süreci göz önüne alınırsa, bunların halkın eğitim ihtiyacına yanıt vermesi düşünülemez duruma gelmiştir bile…

Veee sonunda bir çöküşü takip eden yeniden doğuşla Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni ihtiyaçlara yanıt verecek eğitsel düzen kurulur, artık eskiler tarihe gömülmüştür… (Ama, yukarıda saydığım nedenle, yozlaşan, işlevini günün ihtiyaçlarına göre yapamayan kurumun kapatılmasıyla yerine onun işlevlerinin tamamını örtecek kapsamlı bir modern kurumsallaşmanın gerçekleştirilememiş olmasından dolayı kapatılmış olmalarına rağmen gayri yasal olarak bir şekilde varlıklarını sürdürme çabasına girişmişlerdir ve bu zemini de bulmuşlardır).

Bektaşilik bu durumda hangi posizyondadır? Bektaşilik zaten II. Mahmut döneminde yediği büyük darbe ile kurumsal sisteminde büyük bir erozyona uğramıştır. O tarihten önce Osmanlı toprağının hemen her yerinde sayısız Bektaşi dergahı varken onların birçoğu kapatılmış, çoğunun da başına Nakşi şeyhleri geçirilmiş olduğundan (II. Mahmut döneminde) ve Bektaşiler kendi kimliklerini, kitaplarını saklamak zorunda bırakıldıklarından zaten büyük ölçüde güç kaybetmişlerdir. Yani bu kültürel bütünlüğün (Alevi-Bektaşi kültürel bütünlüğü) eğitsel zincirinde ‘Bektaşilik’ ayağında kırılmalar olmuştur. Ya diğer zinciri, yani Alevi ayağında neler olmuştur? O kısımda da büyük yıkım yaşanmıştır. Nasıl mı? Sultan Yavuz döneminde özellikle… Çünkü bu dönemde özellikle Anadolu ve doğu Anadolu topraklarında yaşayan Alevi-Bektaşi kültüründeki halk Türkçe konuşan, Türk töresiyle yaşayan halktı. Sarayın Arap-Acem kültürüne olan hayranlığı ve tutkunluğu onları üvey evlat durumuna düşürmüştü… Tam da bu sırada, doğuda diğer bir Türk Devletinin ,”Safevi” devletinin varlığı, onları kültürel olarak çekmekteydi. Öyle ya, yemeyenin malını yerler!… Osmanlı sahipsiz bırakınca Türkçe konuşan Türk kültürüyle yaşayan evlatlarını, diğer Türk devleti çekim noktası haline gelmeye başlamıştı. Hele de Osmanlı Devleti’nin Yeniçerilerin kaldırılmasıyla başlayan (nedeni bu değildi ama Yeniçerilerin kaldırılmasına neden olan olay da Osmanlı kurumsal yapısındaki yozlaşma ve çoküştü) gerileme dönemi nedeniyle artan vergilerden bunalan halk, kendine sunulan alternatiflere çözüm umuduyla bakar olmuştu. İşte bu dönemde dayağı yiyen de yine bu halk oldu. Yani Alevi’ler… İktidar da, Halifeliğin de ele geçirilmesiyle, giderek Alevilerin kültüründen daha farklı olan ve bugün Sunni adı altında andığımız yoruma doğru kaydı.

Böyle bir ortamda zaten Alevi-Bektaşi kültürü dilediğince rahat nefes alamıyordu. Kültürel zenginliklerini de rahatça sergileyemiyordu. Giderek daha kapalı bir toplum haline dönüşüyordu.

Bektaşiler öğretilerini yani felsefelerini ve dünya görüşlerini saklı kalıplar altında, içinde yaşadıkları toplumu rahatsız etmeden sürdürmenin yollarını oluşturmuşlardı. Bu bir SIR ÖĞRETİSİ haline gelmişti. Ancak, üyeleri ile paylaşıyorlardı felsefelerini… Ama sayıları gittikçe azalıyordu.

Sonuçta, bir dünya görüşü çevresinde yaşam tarzı sergileyen Alevi dediğimiz kitle, bir de bu görüş ve yaşam tarzını eğitsel zeminde zenginleştiren bir felsefe okulu diğerlerinden farlı bir zemine oturmuş olarak varlığını sürdürmeye çalıştı.

Bektaşilik kurumsallaşma olarak çağının kurumsallaşma şekli olan “tarikat” adı altında anılmıştı yıllarca. Dolayısıyle diğer tarikatlarla benzer bir şekilsel kurumsal yapıyı oluşturuyordu. Döneminin yayın eğitim kurumlarından biriydi. Bu yönüyle bir tür alış veriş de vardı diğerleriyle aralarında, üstelik eğitsel bazda tasavvuf konularını yorumladıkları için de ortaklaştıkları bir bütünlük vardı. Ama, öyle bir farklılıkları vardı ki, herşeyi değiştiriyor ve Bektaşiliği BİRİCİK yapıyordu diğerlerine göre. O da, mürşidin konumuydu. Burada şeyhlik yoktu. Mürşidlik diğerlerinden farklı algılanıyordu. Burada herşeyin önüne koyulmuş olan bir tür anayasa niteliğindeki YOL KURALLARI vardı. Mürşid bunun önüne geçemezdi. YOL KURALLARI da DÜŞÜNEN İNSAN istiyordu ilk madde olarak. Düşünen insan da körü körüne itaat eden insan olamazdı. Yani şeyhlik anlayışı yoktu. Mürşid yol kurallarına uyuyorsa, senin de aklın onun dediğini kabul ediyorsa o zaman ona uyabilirdin, körü körüne değil. AKILLA GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIK demişti Pir’leri… AKILCI olmak gerekiyordu. DÜŞÜNMEK gerekti. O zaman da İTAAT kültürü olmuyordu bu. Öyle körü körüne inanan, şeyhin her dediğini yapacak CEMAAT yoktu. Kimse de adam toplama merakında değildi. Çünkü öğetinin öneli özelliklerinden biri, ALMAYA değil, VERMEYE dayanmasıydı. Vermek de zorla olmazdı ki!… İsteyene verilirdi. Hem de ciddi ciddi isteyene, talibe… Zorla güzellik olamazadı ki!…

İşte bu nedenler farllılıkların sadece birkaçı ama önemli birkaçı…

Böyle farklılaşmalar nedeniyle Bektaşilik aslında bir tarikat değildi belki, ama zamanında tarikat adı altında kurumlaşmıştı. Özlemleri daha çok Cumhuriyet Rejimi’nin sunduklarıyla örtüşüyordu.
Onlar için, özgür irade, düşünmek, akılcı olmak, seçici olmak önemliydi. Eşitlik önemliydi. Bu çok cok önemli bir özellikti. Hele de kadın- erkek eşitliği açısından ele alınınca… Adalet, hak, DENGE çok önemliydi. O zaman…. Cumhuriyet rejiminin kendilerine sunduğu, Laik, demokratik, hukuk devleti özelliği tam onlara göre BİÇİLMİŞ KAFTANdı.

Bu nedenle, dört elle sarıldılar Atatürk’e... İstiklal savaşında sonuna kadar desteklediler. Tarikatlerin kaldırılması sürecinde kendi kurumlarının kurumsal yapısının ortadan kaldırılışına gönül rızasıyla onay verdiler. Yeter ki, bundan sonraki yaşam şekilleri, kültürel bütünlükleri onların özlediği gibi olsun… Her inanca saygılı, inancı empoze etmeyen, kültürel değerleri koruyan, yaşam şeklini çağdaş yaşam şekli halinde sürdürmelerine olanak sağlayan, modern eğitim nimetlerinden yararlandıran, kadını ve erkeği toplumda eşit haklara sahip kılan, özgür düşünceyi benimsemiş, dini siyasete alet etmeyen bir yönetim ve yaşam biçimi…

Bugün de Alevi-Bektaşi kültüründeki insanlar aynı özlemlerini sürdürüyorlar… İçlerindeki İNSAN SEVGİSİNİ de koşulsuz olarak herkese VERMEYE gönüllüler... Yeter ki, onlar da, bu şekilde SEVGİYLE karşılansın…

Bu yazıyı bitirirken tekrar bir vurgulama yapmak istiyorum.

Bugünün koşullarında artık Bektaşilik bir tarikat değildir. Bir dünya görüşü çerçevesinde oluşmuş yaşam tarzını işleyen ve bu doğrultuda, “Nasıl bir İnsan” ve “Nasıl bir Toplum” olmasını istediğini işleyen bir hayat okuludur. Bir felsefe ve inanç okuludur.

Hepinize iyi bir haftasonu diliyorum…
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

Reklamlar

16 Aralık 2006 - Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf

2 Yorum »

  1. Bektasilik bir Tarikattir,Felsefe Okulu degildir!

    Toplumun gereksinmelerine sadece cevap vermemis,ayni zamanda toplumu yeniden sekillendirmistir.Tarikat denilen olgu ise öyle kullanilip atilacak bir mendil gibi görülmemelidir.Bektasilik Türk toplumunun islami anlayip yasayabilme bicimidir.Veya bilindik ifadeyle “Nefse islah,ruha tekamül”icin kurulmus bir sistematiktir.Kaynagida Hakk buyrugu Kurandir.Sizde cok iyi bilirsinizki yolun adap ve erkanlari bu kitaba göre düzenlenmistir.Bektasilik üzerine size daha fazla aciklama yazmam gereksiz bunu biliyorum.
    Ökse otunu bilirmisiniz beyefendi?Yabanci gövdelerde bitiveren,tohumlari kuslar tarafindan tasinan bitki.Bektasilik agaci iste bununla muzdariptir.Üzerini beleyen ökse otlari agactan gecinip ona dahilmis gibi varolmaktadirlar.Oysa her agacin yapragi köklerinin üzerinde biter.Öyle oldugu icinde onun hakikatine uygun domurlanirlar.
    Egitim düzenimiz su anda baska,kendi bünyemizden olmayan tarikatlarin elindedir.Okumuslarimiz cikarci,acgözlü ve mala tapan insanlardir.Bumudur sizin önerdiginiz,övdügünüz sistem?Toplumsal kalite ve devinim Fütüvvet ehli olmadan mümkün olabilirmi?Takiyyecilik Türkiyede sadece bir kesimin tekelinde olsaydi;eminim bu hastaligin zarari bu kadar büyük olamazdi.Oysa beyefendi bu ülkede herkes kendini maskelemekle mesgul.Biz Rotary kulupleri ile Naksibendiler arasinda pinpon topu olmayacagiz.Reddi-Miras hakkimizda yoktur.Peygamberimiz Bercemal-i Muhammet Mustafa Sal. Sah- Merdanimiz,ehli beytimiz bellegimizde canli tuttugumuz törelerimiz Sür borusu ötünceye kadar baki kalacaklardir.Yani Bektasilik-Alevilik Hakkin celami heryeri kaplayana kadar var olacaktir.Bir kisi bile bu yol icin yeter..Yeterki inanc ve sorumluluk sahibi olsun.

    Kelime varligin sahibidir ve onu düzenleme keyfi sadece Allaha mahsustur.Marifet ki insan onu anlaya.

    Eyvallah…
    ————————————————–
    Sayın Ergin Bey,

    Oncelikle, lütfedip yorum yazdığınız için teşekkür ederim.
    Sizin itirazının temeli Bektaşiliğiin “bir felsefe okulu olmadığı”nda yatıyor. Gerçi benim yazımın özü Bektaşiliği bir “felsefe okulu” olarak değil, “bir felsefe ve inanç okulu” olarak tanımlamaktaydı. Sanırım cümlenin ya da vurgulamanın bir yarısı dışarıda bırakılınca, iddia edilmemiş bir şeye itiraz edilmiş oluyor.

    Tarikat, bildiğiniz gibi yol demektir. Tarikatler neden oluşmuştur? Niye ihtiyaç duyulmuştur? Çünkü, o tarihlerde ortaya çıkan dini yorumlarda ki bu yorumların herbiri “Hakikate gidişi,arayışı” gündeme getirmişlerdir,birbirlerinden farklılaşmıştır. Çünkü farklı kültürler kendi kültürel donanımlarıyla bu Hakikat arayışını şekillendirmişlerdir. Kültürel donanımları da o toplumun tarihi, örfleri, gelenekleri, adetleriyle, kısaca toplumun ürettiği maddi manevi tüm değerlerle bezenmiştir. Elbette Bektaşilik de, Türk kültürünün donanımının, “Hakikat’e ulaşmak” aşkıyla birleşerek harmanlanması sonucu ortaya çıkmıştır. Ancak burada söz konusu “kültürün” payının da büyük olduğunu kabul etmek gerekir. Zaten Bektaşiliği diğer tarikatlerden bunca farklılaştıran nokta da burada yatmaktadır. Bu zengin kültürel donanımın içinde bugün felsefenin alanına giren birçok konu bulunmaktadır. Bu neden böyledir? Çünkü Bektaşilik insana, eğitim sistemi olarak “Düşünerek kabullenmeyi” önerir… “İtaaten kabullenmeden” farklı birşeydir bu. İtaaten kabullenmede sizin payınız yoktur. Size birisinin doğru dediği doğrudur, şeklinde kabul görmesi halidir. Oysa, düşünerek kabullenme, “Sizi sizden alıp size teslim eden” mürşidinizin öıüdü doğrultusunda “bilginin sizin düşünsel alanınızda cenk etmesi ve sizin kendi özgür iradeniz ile kabulunün veya reddinin yaşanmasıdır”. Bilgi akıl ile kabul edildiği takdirde sizin öz malınız olabilir. Bunu anlatır. İşte bu yöntem Bektaşiliği bağnazlıktan koruyan en önemli noktalardan biri olmuştur.

    Şimdi felsefe konusuna gelelim, ansiklopedik olarak felsefe şöyle tanımlanır:”Düşünbilim veya felsefe, sözcük kökeni olarak “seviyorum, peşinden koşuyorum”, arıyorum anlamına gelen “phileo” ve bilgi, bilgelik anlamına gelen “sophia” sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin. Buna göre, felsefe, ‘bilgelik sevgisi’ ya da ‘hikmet arayışı’ anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir. Felsefe varlık ve düşünmeyi oluşturan ilkeler, gerçeklik ve nedenselliğin araştırılmasıdır. belirli bir konuda yoğun ve sistematik düşünmektir.Çoğunlukla büyük filozofların çalışmalarının toplamına denilir. Filozoflar tarafından ortaya atılmış çeşitli soruların cevaplarının aranması anlamına gelir…”

    Dikkat edilirse, felsefenin de vurguladığı temel nokta bir “hikmet arayışı” ama sorgulayarak, ittaten değil…

    İşte tüm bu noktalar dikkate alındığında Bektaşiliğin diğer tarikatlerden farkını anlamak sanırım reddedilemeyecek denli açık. Bir itaat kültürü önermiyor, bir akıl ve akılcılık kültürü öneriyor. İşin içinde bugünkü terimlerle felsefi bir yaklaşım var. Dolayısıyle, yine Bektaşiliğin bir “İNANÇ VE FELSEFE OKULU” olduğu sonucuna varıyorum. Bu kanaatim hiçbir şekilde Bektaşiliğin fütüvvet esaslarını içermesine, Hakk bilgisine ulaşma çabalarına, “Nefse islah,ruha tekamül” sağlamasına, toplumu yeniden sekillendirmesine katkıda bulunmasına, mani değildir ve bunlarla çelişmez. Ahenk içindedir.

    Kısaca Bektaşilik çok geniş ve kapsamlı bir alanı içerir merkezinde de İNSAN vardır. İnsanın gözünden bakar, insanın yüreğinden taşar… Hakk’ı özünde bilebilmek sanatıdır, Yunus’un dediği gibi “Bir ben var bende benden içeri”… Böylesine bir sevgi ve aşk ile dolup taşarak arar, bulur, irdeler, sorar, soruşturur ama kanaat ehli, kelam sahibi İnsan-ı Kamil’dir.

    Sevgiyle kalın…
    Nazenin…

    Yorum tarafından ergin | 24 Mayıs 2007 | Cevapla

  2. Kiymetli Beyefendi

    Yazdiklarinizin bir coguna katiliyorum.Insan bir yitiklik icinde yasamasa muhakkakki hakikati arama cabasi icinde olmayacaktir.Dertsizlik,tamlik hissi icinde sadece yol vurucular yasarlar diye düsünmekteyim.Gerci düsünebilme aliskanligi veya yetiside insanin bir hal icine Allah tarafindan sokulmasidir kanisindayim.Düsünün elinizde bir Radyonuz var fakat alacagi hic bir dalgaboyu yoktur..Bundan dolayidirki düsünebilme hali icinde olmaya hamd ederim.

    Tarikat konusuna tekrar gelelim.Sonuc nedeni her zaman hakli cikarmalidir.Hangi tarikatin nasil isledigi müritlerinden bellidir.Sonucta tarikat ehli insanlar toplum icinde isik sacip hizmet ediyorlarmi?Iyi kalitede örnek insanlar,müslümanlar olarak toplumu daha iyi bir yere getirebiliyorlarmi?Nitelikli,münevver insanlari yetistirmek tarikatlarin isidir.Yoksa bizim tarikat ötekinden iyidir iddiasi-ki cok yapilan bir yanlistir.Bos bir böbürlenmedir.Ne peygamberimize nede onun ehli beytine liyakata uygun degildir.

    Avrupa ve Amerikada toplumlari yönlendirip sekillendiren gizli-acik kurumlardir,örgütlenmelerdir.Bunlar yüzlerce yildir vardir ve süreklilik esastir.Onun icin Bektasilar basta olmak üzere Türkiyedeki geleneksel yapilanmalar artik zamanin geregi olarak ayaga kalkmalidirlar.Yenilenmeli,elden gecirilip daha güzlü yapilanmalara dönüstürülmelilerdir.Yada toplum hizla baska uygarliklarin alt-kültürü olmak konumuna kaymaktadir.Binlerce alevi genc hizla hristiyanliga kaydirilirken bizim gözümüzü kapamamiz en yumusak tabirle sorumsuzluktur.Ahlakli,disiplinli,akil ve gönül sahibi insanlara bu nüfus coklugunda daha fazla ihtiyacimiz vardir.

    Biliyorsunuz bu Insan-i Kamil kavrami son zamnlarda cok kullanilmaktan asindi.Artik firavun yaradilislilarla bir tutulur oldu.Bilirsiniz su übermensch kavramini ve Dünyadaki güce-tapicilik olayini.Bu kavrami tekrar gizlemeliyiz.Bize hizmet,mücadele,nefsi-terk insani lazim.Kemalati degil onun cilesini,özverisini insanlara anlatabilmemiz gerekir.Diye düsünüyorum.

    Selam ve Allaha emanetle kaliniz..

    Yorum tarafından ergin | 28 Mayıs 2007 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: