Düşünce Denizi

Aşık Veysel’den…

images-3.jpg

Aşık Veysel Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde 1894 yılında doğar. Babası Şatıroğullarından Karaca Ahmet’tir. Annesinin adı Gülizar’dır. Veysel’i annesi rahat yatağında değil, koyun sağmaya giderken sancılanarak oracıkta doğuruveremiştir. Veysel’in kendisinden büyük iki kız kardeşi o zamanların amansız hastalığı “çiçek” yüzünden doğumlarının ardından birkaç gün içinde ölmüşler. Veysel’in küçüğü bir kız kardeşi de aynı akıbeti paylaşır. 7 yaşına kadar Veysel için sağlıklı sayılacak bir çoçukluk devresi olur. Ancak 7 sinde o da çiçek hastalığına yakalanır. Sol gözünü kaybeder, sağ gözüne perde iner. Bu gözünü babası tedavi ettirmek için yollar arar… Tam da tedavi planlandığı sırada, bir kaza olur… sivri bir cisim bu gözüne girer ve onu da kaybeder. Artık en büyük yardımcısı kız kardeşi Elif’tir. Bir de ağabeyi Ali vardır. Yaklaşık 10 yaşlarına gelince babası oyalansın diye on abir saz alır. Yine babasının desteği ve yardımıyla bazı halk şairlerinin eserlerini ezberler. İlk ezberlediği dizeler Kul Abdal‘a aittir:

Takdirden gelene tedbir kılınmaz
Ne kılayım çare ben şimdengeri
Yaram türlü türlü merhem olunmaz
İstersen merhemi çal şimdengeri

Geçti elden gitti muhabbet çağı
Rakipler bahçeye kurmuş otağı
Yıkılsın çeresi bostanı bağı
El girsin bağına var şimdengeri

Sen bir gonca günsün istife karış
İstersen gül oyna istersen sarış
Gönlün kim isterse ülfet et konuş
Yarim sana destur var şimdengeri

Kul Abdal’ım yalan dünya vafasız
Alemde bir yare düştüm devasız
Sen bana yar olman behey vefasız
Var kimin olursan ol şimdengeri…

Veysel önceliri saza pek alışamaz tam bıkıp bırakacağı sırada komşusu Molla Hüseyin yardımcı olur, sonra da Ali Ağa diye tanınan biri ona ders vermeye başlar… Derken, delikanlı olur… artık ezberlediği bir repertuarı vardır, sazıyla da barışıktır. Esma adında biriyle evlendirilir… Veysel, Esma’ya aşıktır… ama ilk çocuklarını kısa sürede kaybederler, ikinci ise, 2 yaşlarındayken ölür. Esma ise Veysel’i terk etmiştir. Veysel dertlidir… Aşk yarası yüreğini yakar, çocuklarının hüznü onu iyiden dertlendirir…Yöreden kaçar, başını dinlemek ister… tekrar dönerken Yalıncak Baba türbesine uğrar… Niyazda bulunur… Burada Gülizar’ı tanır, istetir, evlenirler, 6 çocukları dünyaya gelir. 1931’de Ahmet Kutsi Tecer Sivas’ta bir Aşıklar Bayramı düzenler buna katılan Veysel’e “Halk Şairi ” belgesi verilir… Veysel de usta malı satmanın yanı sıra artık kendi yüreğinden dökülenleri de söylemeye başlar… Böylece üretici dönemine girer..

Aşık Veysel ilk şiirini Atatürk için yazmış . Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde… “Gazi” adını taşıyormuş. Üstelik şiirini O’na okumak için de binbir gayrete girmiş, okuyamamış ama, gazetede yayımlanmasını sağlayabilmiş… Atatürk için yazdığı diğer şiiri ise 1938 yılında, aşağıda size sunuyorum. Sonra maddi manevi zorluklarla geçen bir dönemde yine kendisine Kutsi Tecer yardım ediyor ve onun Köy Enstitüsünde saz öğretmenliği yapmasını sağlar… Tanıdığımız eserler bundan sonra verilir…1941-49 yıllarında öğretmendir. Sonra “benim sadık yarim kara topraktır” diyerek yurduna döner. Artık tanınmaya başlar, hakkında yazılar yazılır, filmlere konu olur, onun sazını dinlemek için salonlar dolar… sonra 1973 yılında 21 martta bir Nevruz’da bu dünyaya veda eder.

ATATÜRK’e yazdığı şiir:

Ağlayalım Atatürk’e
Bütün dünya kan ağladı
Süleyman olmuştu mülke
Geldi ecel can ağladı

Doğu batı cenup şimal
Aman Tanrı bu nasıl hal
Atatürk’e erdi zeval
Memur mebusan ağladı

İskenderi Zülkarneyin
Çalışmadı buncalayın
Her millet Atatürk deyin
Cemiyeti Akvam ağladı

Atatürk’ün eserleri
Söylenecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri
Ah çekti vatan ağladı

Fabrikalar icadetti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türk’e terketti
Döndü çark devran ağladı

Tren hattı tayyareler
Türkler giydi hep karalar
Semerkant’la Buharalar
İşitti her yan ağladı

Bu ne kuvvet bu ne kudret
Varidi bunda bir hikmet
Bütün Türkler İnönü İsmet
Gözlerinden kan ağladı

Siz sağ olun Türk gençleri
Çalışanlar kalmaz geri
Maraşal’ın askerleri
Ordular, teğmen ağladı

Zannetme ağlayan gülmez
Arslan yatağı boş kalmaz
Yalnız gidenler gelmez
Her gelen insan ağladı

Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil düşman ağladı

Ünlü halk ozanımız Aşık Veysel bakın ne demiş:

Veysel’in sözleri kanun dışı mı
Mantığa uymazsa kesin başımı
Bana düşman etmiş vatandaşımı
Sebebi ne ise soralım kardaş…

Her türlü ayrılıkçılığa karşı olan ve içi vatan sevgisiyle, yurt sevgisiyle dolu olan ozan şöyle demiş bir şiirinde:

“Kürt’ü Türk’ü ve Çerkez’i
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit, gazi
Yanlış var mı ve neresi?”

VATAN SEVGİSİNİ İÇTEN DUYANLAR

Vatan sevgisini içten duyanlar
Sıtk ile çalışır benimseyerek
Milletine ulusuna uyanlar
Demez neme lazım, neyime gerek

Her ferdin hakkı var, bizimdir vatan,
Babamız, dedemiz döktüler al kan
Hudut başlarında can verip yatan
Saygıyla anarız şehit diyerek

Vatan aşkı ile çalışan kafa
Muhakkak erişir öndeki safa,
Tesir nüfuz olur her bir , severek

Olmak istiyorsan dünyada mesut
Hakka, halka yarayacak bir iş tut
Çalıştır oğlunu ,kızını okut
İnsan olmak için okumak gerek

Vatan bizim, ülke bizim, el bizim
Emin ol ki her çalışan kol bizim
Ayyıldızlı bayrak bizim, mal bizim
Söyle Veysel övünerek överek

HEPİMİZ BU YURDUN EVLATLARIYIZ

Bu nasıl kavgalar, çirkin dövüşler
Hepimiz bir yurdun evlatlarıyız
Yolumuza engel olur bu işler
Hepimiz bir yurdun evlatlarıyız

Birleşiriz bir bayrağın altında
Biz Türklerin ikilik yok arasında
Yanar tutuşuruz vatan aşkına
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Hedef alıp dövüştüğün kardaşın
Seni yaralıyor attığın taşın
Topluma zararlı yersiz savaşın
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Herkes ilim deryasında yüzüyor
Çıkmış ayın çevresinde geziyor
Yazık bize, yollarımız uzuyor
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız.

Kitaplar yazılmış nasihat dolu
Birlikte güçlenir gençliğin kolu
Gençliğe emanet Atatürk yolu
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız.

Söyler Veysel sözlerinden vazgeçmez
Bulanık çeşmeden kimse su içmez
Kanadı olmasa kuşlar da uçmaz
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız.

Aşık Veysel’i anmış olduk… Sözlerine kulak vermek gerek… Bugün herşeyden çok vatanımızı sevmeye, çalışmaya, birlik ve beraberlik duygularımızı pekiştirmeye ihtiyacımız var… Alevi-Bektaşi yolunun herkesi kucaklayan, insana sevgi ve saygıyla bakan anlayışı, barış içinde bir dünya için en güzel kılavuzlardan biridir… Aşık Veysel gibi bu kültürün etkisiyle beslenmiş insanlarımız hem kendilerini yetiştirirler hem de çevrelerine güzel, olumlu, başarı ve barış dolu mesajlar iletirler…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

Reklamlar

31 Ocak 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Fıkralaları- şu yoksul kulübe…

images-12.jpg

Ramazan ortasında,
Kentin kıyısındaki
Yolsul kulübesinde
Kafayı çekiyormuş bizimki,

O sırada, molla kılıklı biri
Geçiyormuş oradan, Duymuş,
Ortalığı saran rakının güzelim kokusunu…

Uzatmış başını, aralık kapıdan,
“Erenler” demiş, “bakıyorum da Ramazan uğramamış sana”.

Çiğnerken mezesini, “Onbir ayın sultanı Nazlıdır” demiş Bektaşi.
“Saraylara, konaklara uğrar, Benim şu yoksul kulübemde işi ne!”…

31 Ocak 2007 Posted by | Bektaşi Fıkraları | 5 Yorum

Seçme Yazılar- Neden Sadece 301 ?

Neden Sadece 301

Ergun Özgen
Kaynak: Açık İstihbarat

AB normları hikaye edilerek, sürekli olarak Türkiye
üzerinde psikolojik baskı fırsatı kollayan malum çevrelerin
düğmeye basılmış şekilde her fırsata çanak tuttukları konular
artık bıkkınlık getirmiştir…. Halen tartışma konusu olan 301
madde de bunlar içindedir. Konu bir kere daha hatırlandığında ,
AB dayatmaları üzerine 25. 09. 2004 tarihinde yeniden
düzenlenmiş olan 5237 sayılı TCK kapsamındaki söz konusu madde
hükmü şöyledir;

MD. 301. Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Kurum ve
Organlarını aşağılama.

(1) Türklüğü, cumhuriyeti veya Büyük Millet
Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerini, Devletin
yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan
kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir
Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte
bir oranında arttırılır.

(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce
açıklamaları suç sayılmaz…

Madde hükmüne göre, suç unsurunda söz konusu olması
gereken konunun esasının kaste dayalı AŞAĞILAYICI bir fiil
içermesinde görülmektedir….

Ceza hukukunun temel ilkeleri içinde
suçun maddi ve manevi unsurlarının birlikte olması o fiilin suç
sayılmasında esas teşkil eder. Kanun koyucu esasen eleştiri amaçlı
düşünce açıklamalarını suç tanımının dışında tutmuştur…

Burada söz konusu olan, kasıt ve kastı aşacak şekildeki bir irade unsuruna
bağlı aşağılama fiilinin sucun tanımında yer almasıdır!…Bir diğer
anlatımla, ortaya çıkacak olan fiilin maddi ve manevi unsurlarının
suç unsurunu hasıl edecek şekilde iradi olarak meydana gelmiş
olmasıdır… Kısaca, yasa gayet açıktır…

O zaman ortaya çıkarılan bu gürültü nedendir?!!!

Olay gerçekte hukukun malum çevrelece giderek
siyasallaştırılması paralelinde, ülkenin yasal yapısındaki savunma
reflekslerini giderek yok edilmesidir!… Kısaca, hukuk yolu ile
gerek idari, gerek yasal ve de gerekse güvenlik güçlerinin iş
göremez hale getirilmesi, bu süreçteki intibaı vermektedir…

Bilindiği üzere, psikolojik savaş modeller içinde,
öncelikle, LEGAL ÖRGÜTLENME, LEGAL PROPAGANDA, LEGAL EYLEM
safhaları hatırlanacaktı r. Bu tablonun şekillenmesinde ise
zamanla hedef ülkenin hukuk yapısının siyasallaştırılarak
giderek iş göremez halede acze düşürülmesine ilişkin görüşler söz
konusudur!…

Gelişmelerin ikinci safhanın ise ,İLLEGAL
ÖRGÜTLENME ,İLLEGAL PROPAGANDA ve İLLEGAL EYLEM dönemleri
uygun vasat bulabilecektir. Bu aşamada da fiili durumlar buna göre
güncelleştirilebilecektir.

İdare, yargı, ve de güvenlik bu süreçte
artık iş göremez duruma getirilmiş olacaktır!!! Yakın
geçmişimizdeki olaylar tekrar hatırlandığında, gelişmelerin peş
peşe gelen seyri içinde benzer durumların ortaya çıkmış olduğu
kadar halen çıkmaya devam ettiği de görülmektedir….

Konuya dönüldüğünde, kısaca TCK. 2004 yılında AB isteklerine göre yeniden
düzenlenmiş olmasına rağmen sürdürülmekte olan bu şamata nedendir?
Amaç kısaca yukarıda özetlenmiştir.

Konu bir diğer açıdan ele alındığında ve 301 md ile
bağlantılı olarak yaygara kopartanlar neden aynı yasanın 340, 341
ve de 342 maddeleri konusunda hiç seslerini çıkartmamışlardır? !!!

Bu husus da ayrıca dikkate alındığında, TCK 340, 341, ve 342
maddelerinin içeriği ne demektedir?

MD. 340 Yabancı devlet Başkanlarına karşı suç.

(1) Yabancı devletlerden birinin başkanına karşı suç işleyen
kişiye verilecek ceza, sekizde biri oranında arttırılır. Suçun
müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasına hükmolunur.

(2) Fiilin soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı
suçlardan ise, soruşturma ve kovuşturma yabancı devletin şikayetine
bağlıdır.

MD. 341 Yabancı devlet bayrağına karşı hakaret.

(1) Resmen çekilmiş olan yabancı devlet bayrağını veya diğer
egemenlik alametlerini alenen tahkir eden kimseye üç aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir.

(2) Bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, ilgili
devletin şikayetine bağlıdır.

MD. 342 Yabancı devlet temsilcilerine karşı suç.

(1) Türkiye cumhuriyetinde sürekli veya geçici olarak
görevlendirilmiş yabancı devlet temsilcileri ile bunların diplomasi
memurları veya uluslar arası kuruluşların temsilcileri ile
bunların diplomatik ayrıcalık ve bağışıklık tanınan memurları,
kendilerine karşı görevlerinden dolayı işlenen suçlar bakımından,
kamu görevlisi kabul edilerek suç işleyen kişiler hakkında bu
kanunun ilgili hükümlerine göre cezaya hükmolunur….

Görüldüğü üzere, TCK hükümleri içinde yabancı devlet
başkanlarına, bayraklarına ve ve görevlilerine karşı işlenecek
suçlara karşı hükümler getirilmiştir…

Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti ve Devleti aleyhine işlenen suçlara karşı 301 md.
Kapsamındaki uygulamalara karşı yürütülen kampanyalar dikkate
alındığında, benzer konumda 340, 341 veya 342 md kapsamına giren
bir fiili işleye herhangibir Türk vatandaşına karşı yasal işlem
yapılmaya başlansa, acaba başta AB çok bilmişleri olmak üzere, o
Türk vatandaşını korumak üzere gerisinde hangi insan hakları
savunucuları durur, gerçekten merak edilir!!!

Ayrıca bu maddelerin de değiştirilmesi konusunda 301 olduğu şekilde içeriden
ve dışarıdan talepler yükselir mi?!!! Hiç sanmıyorum!… O kişi
medenileşme yolunda bir güzel mahkum edilir ve AB. medenileşme(! )
tiyatrosunda bu soytarılığa şamata grubunun alkışları da adalet
yerini bulmuştur nidaları ile yükselir

Özetle bu mantığa göre, Türk milletine ve de devletin
varlığına hakaret edilmesi suç olmaktan çıkarılacaktır ama, bir
yabancı devletin başkanını bırakın, Türkiye de görevli o
ülkenin sıradan bir memuruna yönelik bir fiil söz konusu olması
durumunda bile, karşılığında müeyyidesi bulunacaktır!…

301 değiştirilmesin de ısrarcı olanlar, paçaları sıkıyorsa, 340, 341
ve 341 maddeleri de aynı ortamda tartışmaya açmalıdırlar….

ERGUN
ÖZGEN

30 Ocak 2007 Posted by | Seçme yazılar | Yorum bırakın

Hint dinleri

Bugün 26 Ocak, Hindistan’ın kuruluş günü… (Yazıya dün başlamıştım, bitiremedim, 27 sine kaldı)
images4.jpg
Bu nedenle, Hint dinleri hakkında biraz bilgi paylaşalım istedim. Konuyu yüzeysel olarak ele alıp biraz bilgi sunacağım. Gerçekte Hint dinleri dünya kültür tarihini anlamak için bilinmesi gekenler arasında yerini alıyor. Tavsiyem, bu dönemi daha detaylı araştırıp, bilgi edinmenizdir…

Hindistanda dinler tarihine baktığımız zaman erken dönemlerin yani M.Ö. 2000-1000 arasında dinsel inancın VEDİZİM adıyla anıldığını görürüz.

VEDA=BİLGİ (Kutsal bilgi) anlamına gelmekteydi. Kulaktan duyulan bilgiyi tanımlardı. Vedizmin ana fikri “Kurbanın değeri” üzerine kurulu idi. Kurban, tanrıların nafakasıdır. Tanrılar kurbanla beslenir… Dolayısıyle Tanrıların varlığı kurbanların varlığına bağlıdır.

Vedalar dinsel-inançsal eğitsel içerikli şiirlerdi. Bunlar toparlanarak kitap meydana getirilmişti.
Bunların en eskisinin adı RİG VEDA idi M.Ö 1500-1000 yılları arasında Pencab bölgesinde hazırlandığı söylenir. Bazılarının inancına göre Rig Veda dünyanın oluşumundan önce yazılmıştır.
Yanılmıyorsam dinler tarihinin en eski kutsal kitabı da budur. Eski menkıbeler, destan tründe şarkılar, büyü ile ilgili şiirler ve ilahilerden meydana gelmiştir. Bu kitap 1028 ilahi içerir. Dönemin inançları gereği birçok tanrıdan söz edilir.
Ama adı en çok geçen İNDRA’dır. İndra bir doğa tanrısıdır. Gökgürültüsü, fırtına ve yağmurun tanrısıdır ama aynı zamanda milli bir tanrıdır. Savaşçıdır, ülkesini korur. Güçlüdür, yerine göre kabadır, haşindir.
Onun karşısında VARUNA vardır. Yıldızlı semaların, yani gece gökyüzünün tanrısıdır. Zaman içinde “evrensel nizam tanrısı”, dünyanın düzgün işlemesinden sorumlu tanrı, ahlak tanrısı gibi sıfatlarla bezenmiştir.
MİTRA ise, gündüz gökyüzünün, ışığın, hakkın tanrısıdır. Herşeyi görür, insanların adil davranmalarını sağlayan tanrıdır.

Varuna ve Mitra’nın anneleri Ana Tanrıça motifiyle karşımıza çıkar, adı ADİTİ’dir. Tanrıların ve bütün yaratılmış varlıkların müşterek özüdür. Daha önceki inançlardaki Mana ile anlatılmak istenen öz burada Aditi’de varlığını sürdürür.

Bu kültürde tanrılar örneğin yağmurun tanrısı İndra dediğimiz zaman o bizatihi yağmur değil, yağmuru yağdıran güç anlamındadır. Yani bir anlamda SIFATLAR dır bu tanrılar
Dört önemli veda kitabından söz edilir:
Rig Veda ağırlıklı olarak ilahileri içeriyor demiştik.
Yejur Veda: Kurbana ait kutsal düsturların bilgisini içerir. Bir tür ritüelik aşamaları anlatan kitaptır. Kurban sırasında bu metinleri rahipler mırıldaranak okurlar. İnanca göre var olan herşey gizli bir kuvvetin simgesidir. Özellikle mistik değeri olan OM hecesi bunu anlatır.Sözcükler doğru okunmalıdır, çünkü üzerlerine yülenmiş anlamlar yanlış okumada değişebilir inancı hakimdir.

Sama-Veda: Kurban sırasında söylenen ilahilerden oluşmuştur.

Atharva-Veda
: Büyü ve tılsımlarla ilgili bilgilerin toplandığı bölümdür.

Vedalarda daha birçok tanrının adı geçer. Diğer tanrıların babası şeklinde yorumlanan ve ileri tarihlerde Antik Yunan tanrılarından Zeus’ta da aynı özelliği gördüğümüz Diyaus Pitar’ın adı, Toprak Ana şeklinde yorumlanan Prithivi matar ve oğullarından biri olan Güneş Tanrısı olarak tanınan Surya, Rüzgar tanrısı Vata, Kanun koyucu tanrı Manu ve daha birçok tanrının adı da geçmektedir. Gök ve yerin tanrılarının yani Diyaus Pitar ile Prithivi Matar’ın sürekli çiftleşmesi söz konusudur. Bu Asya kültüründe , ve özellikle eski Türk kültürlerinde yaygın olarak görülen bir olaydır. Gök ve yer simgelerinin oluşturuculuğu… Bunu da parantez içinde söyleyip, akılda tutmakta yarar var. Böylece daha ileride bilgilerimizi değerlendirirken, yorumlarken daha geniş bir çerçeveden olaylara bakabiliriz.

Dönelim Vedizme.

Vedizimde her güç bir tanrı olarak kişileştirilerek simgelenmişti. Bu dönemde yaşamın hemen her alanı için, her olay için bir dinsel ayin yapılmaktaydı. Belki de bu denli çok tanrıdan söz edilmesinin gerçek nedeni tüm bu olayları açıklama çabasından doğmaktaydı. Her olayın kaynağı olan gücü “insanüstü, olağanüstü” görerek bu gücün ortaya çıkarılışındaki temel ekteni tanrılaştırmışlar ve zamanla simgeledikleri güçlerden çok kişileştirilmiş tanrılar gündemde kalır olmuştur.

Yine de zamanla birçok tanrı gücünü kaybetmiştir ve ön planda kalanlar Kurban Tanrıları olmuştur.Bu dönemde “ocak” (ev-yurt) veya “ateş” tanrısı olarak bilinen Agni ve kutsal sıvı tanrısı olarak bilinen Soma etkin tanrılar arasındaki yerini korumuştur. Daha önce Vedizmde ana fikrin kurban üzerine kurulu olduğunu söylemiştik. İnsan kurbanla tanrıları besler, memnun olan tanrılar inanların isteklerine yanıt verir. Böylece tarihte adak kurbanı dediğimiz ve bizim kültürümüzde de var olan kurban anlayışının erken dönem izlerini görürüz. Ver ki, alasın prensibi işler… Sen tanrıya kurban vereceksin, tanrı da senin isteğine yanıt…
Sonuçta, buradaki amaç, yani insan için kurtuluş, çıkar yol, nasıl söylemek isterseniz, kurban yoluyla elde edilir... Bu yüzden de ilahiler, dualar, törenler hep kurban merkezlidir.

Tabii böyle bir ortamda en kıymetli kişiler, büyüsel, gizemli kurban formülleri diyebileceğimiz içeriği bilenlerdir, bunlara “Brahmanlar” denilir. Gerçekte bu formüllerin adıdır Brahman, ancak zaman içinde ruhban sınıf, bu formülleri bilen rahiplerin adını da Brahman olarak yerleştirir.

Bir tür büyücü rahipler niteliğinde olan Brahmanlar başkalarının büyü ile uğraşmasını yasaklar, bu imtiyazı kendi ellerinde tutarlar. Kime hizmet ediyorlarsa, onlar adına bu özelliklerini kullanırlar. Bayağı iyi ücretler alarak bu işlemi kendi imtiyazlarında tutarlar. Böylece giderek zenginleşir ve güç kazanırlar.

Vedalar dönemi her ne kadar çok tanrılı bir dönemi gündeme getirse de bazı bölümlerinde şu kaygının da yer aldığı görülür: “Acaba bu çok sayıdaki Tanrılar, asıl yüce Tanrı olan meçhul bir Tanrı’nın çeşitli yöneliri değiller midir? ” Feliien Challaye Dinler Tarihi adlı kitabında Rig Veda’nın X. kitabının 121. kasidesinde bu kaygının şu şekilde dile getirildiğini nakleder:
“O ki, hayat vermektedir, kuvvet vermektedir;gölgesi hem ölümdür hem hayattır;kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine…
O ki, karlı dağlarla denizi ve uzaklardaki nehri yaratmıştır; o ki, kollarını göklerin içine salmıştır;kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine…
O ki, kudret veren ve kurban töreninin ateşini doğuran gözlerini sular üstünde gezdirmektedir; o ki bütün Tanrılar üstünde tek Tanrıdır; kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine..”
Ve ekler Challaye : Rig Veda’nın bir başka kasidesi de aynı ruh haline uygun düşmektedir: “… Bilgeler tek Varlığı başka başka adlandırırlar: Agni derler, Mithra derler, Veda derler ona…”

Evet, burada küçük bir yorum yaparak dikkatinizi çekmek isterim. Daha önce de belirtmiştim. Çok tanrılı dönemde de bu tanrıların ortaya çıkış hikayeleri dikkatle izlendiğinde aslında bir gücün simgesi yani belki de tanrısal bir sıfat olarak ortaya atılıyor, daha sonra kişileştirilme yapılarak, tanrılaşıyor, bir anlamda putlaştırılıyor... Ama düşünen insan o devirde de var elbette, onlar da sorgulamaya devam ediyor. Dogmaları olduğu gibi kabullenmiyorlar… Sonuçta, yeni açılımlara doğru düşünce ve inanç tarihi yol alıyor…

Vedizim’de Brahmanlar güç kazandıkça neler oluyor? Biraz da bu soruya yanıt arayalım. O zaman ortaya BRAHMANİZM dediğimiz olgu çıkıyor. Brahmanlar güç kazandıkça, kendi ruhaniliklerini meşrulaştırabilecek bir din sergilemeye başladılar. Bu dönemdeki kutsal metinler Brahmana’lar ve Upanişad’lardan (gizli bildiriler) oluşuyor. Brahmanaların oluşturuldukları dönem için M.Ö. 800-600 yılları arası, Upanişadlar için de M.Ö. 600-300 yılları arası verilmektedir.

Vedizm’de her güç bir tanrı olarak kişileştirilmişken Brahmanizm’de bu güç ruhbanların eline geçti ve bazı tanrılar gjzden düştü…( Brahma adının bir tanrı adı olarak kullanılması daha sonra gerçekleşir). Ayrıca, Vedizm’de tanrıları kızdırmamak, onlardan korkmak esas alınırken , Brahmanizm’de özellikle Upanişadlarda tanrıyı hoşnut etmek ön plana geçiyordu. Her ikisinde de kurban merekezde idi, ama birinde korku, diğerinde gönül alma, hoşnut etme öne çıkıyordu. Ancak Brahmanizm’de güç tanrılardan rahiplere geçiyordu… Ruhban tanrısal güce kavuşuyordu…ve artık, onlara bu yetkiyi ve gücü veren Brahma (yüce tanrı) oluyordu. Brahma mutlak , sonsuz , ebedi, nitelendirilemeyen, cinsiyetsiz bir varlık olarak açıklanıyordu.

Ben Brahma’yım diyebilen olur, buna ilahlar bile engel olamaz;çünkü o bütünün ruhuna girmiş olur” inancı yerleşiyordu ve bu bilgiyle mümkündü. Bilgi Brahman’lardaydı, yani ruhban sınıfta.

Evet, Brahmanizm’de kurtuluş, selamete kavuşma artık “bilgi yoluyla” gerçekleşir. Bu bilgi de Brahman’larda bulunmaktadır.

Brahmanizm’de ruh göçü “Samsara” çok önemli yer tutar. Atman denilen “derin ben” ve “daha önceki varlıkların fiilleri “olarak bilinen Karman terimlerinin önemli yer tuttuğunu görürüz.

Aslında yavaş yavaş gerçekleşen şey, bir tür tek tanrıcılığa doğru yönelmedir. “Gerçekte herşey Brahmandır” şeklinde açıklanır. Görülüyor ki, bir tür tek tanrı inancı Brahma adıyla anlatılmaya çalışılır ancak onu tanımlamaktan ziyade insanın ona ulaşabilmesi önem kazanır. Bu yüzden insanın tefekküre yönelmesi söz konusu olur.

Benliklerinin derinliklerinde öz olarak Atman’ı görürler. Hani Yunus’un “bir ben var bende, benden içeri”de dediği gibi. Challaye’nin kitabından buna ilişkin kısmı aynen aktarmak istiyorum:

“Atman ortada, hayati soluklar çevrededir”- “Atman, gönlümün derinliğindeki ruhumdur, bir arpa tanesinden daha ufak, bir hardal tohumundan daha küçük, bir pirinç tanesinden daha miniktir. Ve atman, gönlümün derinliğindeki ruhumdur, dnyadan daha geniştir, havaküreden daha geniştir, göklerden ve bu sonsuz alemden daha geniştir.”
“Atman’da biz hem yaradılmamış, hem yokolmayacak olan bir gerçeği buluyoruz. Başlangıç, oluş (devenir) ve son, ancak dış görünüşlerdir. Brahman’da nesnel (objektif) mutlak’ı , Atman’da ise öznel (sübjektif) mutlak’ı görünce, Hindu düşünürleri bir esas gerçeği daha keşfedeçeklerdir ki o da Brahman’la atman arasındaki derin özdeşikliktir. Şu halde gerçek mutlak atman-brahmandır: (Burada dikkat ederseniz, tevhid anlaşının öncül düşüncelerini bulabilirsiniz. Yaratanla, yaratılanın birliği mesajını da içermekte./Nazenin…)
Gerçekten temaşası, dinlenilmesi anlaşılması , üzerinde düşünülmesi gereken, atman’dır; çünkü atman’ı gerçekten dinlemiş, anlamış, temaşa etmiş, onun üzerinde düşünmü olan kime, bu kainatın tümünü de tanıyor demektir”. “İnsanın derinliğiyle güneşin içinde bulunan, tek ve aynı nesnedir”..
Varlığımızın derinliğni kazıdığmız zaman, Varlık’ı buluyoruz. Bütün insan şuurlarının, bütün hayvan ve bitki varlıklarının, bütün gerçeklerin derinliğinde bulunan, bu aynı Varlık’tır.
Varolan her şeyin karşısında, duymak hissetmek zorundayım. Sen busun (Sanskritçesi: Tat tvam asi).
Bununla beraber “ben” gerçekte özdeşik halinde olduğu bu kainattan görünürde ayrılmaktadır.
Varlıkların ve nesnelerin çokluğu bir kötülüktür. O olmasaydı ızdırap da olmayacaktı. Kainatın gözü olan güneş nasıl insan gözüne musallat her hastalıktan uzak ve masum kalırsa, bütün varlıklarda bulunan o Tek nesne, yani atman da dünyanın ızdırabından öylece uzak ve masum kalır.” (Sanırım tasavvuf konularına yakın olanlarınız burada işlenen kesret-vahdet konusunu farketmişlerdir./Nazenin…)

Evet, alıntımıza burada son verelim. Aslında burada tasavvufta var olan “öz” konusunun, tohum ve cevher örnekleminin, kesret ve vahdet anlayışı gibi düşüncelerin öncüllerini görmek pekala mümkün…

Artık kurtuluş, Karman’dan sıyrılmaktan geçmektedir. Yani yeniden doğuş döngüsünden kurtulmaktan... Bu da mümkündür, İnsan sadece Atman’ı isterse, Atman’dan başka hiçbir şey istemezse, buna kavuşabilir”… (Size şu cümleleri anımsatmıyor mu? Yalnız O’nu istemek, O’ndan gayri herşeyden soyunmak… buyurun düşünce denizine…/Nazenin…)

Dahası da var…
M.Ö. 563 yılıdoa, Nepal’in güneyindeki topraklardan Maya adlı bir kadın geler bu ülkeye. Maya söylendiğine göre Aryan asıllı zengin bir prensin karısıdır. ( O zamanlar Asya’nın daha kuzey kısımlarından gelerek güneye göç eden bazı kavimler Aryan olarak kabul edilmiş… Bu kavimleri de herkes kendine yormuş… Asya’nın kuzeyinde ama Eskimo değil daha aşagılarda… o tarihlerde kimler otururdu acaba???) Prens, Suddhodana Sakya racasıdır. Maya, Limbini bahçelerinde bir çocuk doğrur. Doğan bebeğe Siddharta Gautama adı verilir. Bu kişiyi Budha (Buda) olarak tanıyacaktır tarih.. Budizme geçmeden burada şimdilik bir nokta koyalım.

Şimdi, Nazenince bir yorum yapalım. Hep söylediğimizi tekrarlayalım. Tarih, kültür bir devamlılık gösteriyor. Kültür tarihi bir akarsu gibi… Önüne bir yerde bir set çıkarsa, kendine uygun bir yatak bularak yön değiştiriyor. Bakarsınız doğudan batıya, bakarsınız batıdan doğuya akar… Kültürel öğeler, simgeler, işlevleri tarihsel oluşum ve etkileşim içinde işlevlerini adlarını değiştirebilirler ama bağlantılı şekilde aktarımlı olarak ince ince işlenirler. Günümüze dek gelirler… Birbirlerinden kopuk olmadiklarını görüyoruz.

Öyle söylendiği gibi de, tarih Eski Yunan’da başlamıyor. Ondan önce Eski Mısır var, Hint var, Sümer var… var da var..

Alevi-Bektaşi öğretisini iyi anlayacaksak, Hint dinleri hakkında da bilgi edinmemiz gerekir. Çünkü Bektaşi öğretisi tarihin derinliklerinden günümüze dek elene elene, sentezlene sentezlene gelmiş çok geniş bir içeriği kapsar…Dünya kültür tarihinin damıtılmış bir özü olarak görüyorum onu ben…

Size önerim Varlık Yayınları’ndan Felicien Challaye’ın yazdığı ve Samih Tiryakioğlu’nun Türkçeleştirdiği Dinler Tarihi adlı kitabı edinin… özellikle Semavi dinler öncesi dönemi benim görebildiğimce en tarafsız şekilde yazabilmiş araştırmacılardan biri… Dünya inanç tarihini bilmediğimiz, anlamadığımız sürece günümüzü anlamlandırmak pek mümkün olamaz….

Sevgiyle kalın…
Nanezin….

27 Ocak 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Bunları Biliyor Muydunuz? | 1 Yorum

Muharrem ve Kerbela Olayı

images-21.jpg

Muharrem ayı Alevi-Bektaşi kültürü için çok önemlidir.
Bu dönemde “Fatıma Ana’nın Susuzluk Orucu” tutulur. Matem dönemidir. Mateme neden olan ise tarihte gerçekleşmiş olan Kerbela olayıdır. Ancak birşeyin günümüz açısından önemi onun çağdaş yorumunu yaptığımız takdirde anlam kazanır. Yani sadece tarihin sararan sayfalarını yeniden okumak eğer günümüze anlam kazandırmıyorsa, yarım kalmış bir eylemdir.

Bektaşiler ve Aleviler her zaman zulme karşı olmuşlardır. Mazlumdan yana yer almışlardır. İnsanın ezilmesi, üzülmesi, eziyet görmesi onları üzer…
Kerbela masum ve iyi niyetli insanların uğradığı bir zulmü anlatıyor. Alevi ve Bektaşiler de zulme karşı tavır alıyorlar… Bunu mazlumlar adına tuttukları “susuzluk orucuyla” güncelliyor, kötülükle savaşmak gerektiğini vurguluyorlar.

Kerbela olayını, Matem’i ve Muharrem ayının önemini en iyi sekilde anlattığını düşündüğüm Prof. Dr. Belkıs Temren’in bu konudaki bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kötülüklerden uzak, iyiliklerle kalın…
Nazenin…

Kitapçığın metnini aynen aktarıyorum:

Bektaşi ve Alevi Geleneklerinde “Muharrem”

Prof. Dr. Belkıs Temren
(Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yayını, Mannheim 2000)

Hicri takvime göre, Muharrem ayı Bektaşiler ve Aleviler için özel bir önem taşır. Muharrem ayını bu denli özel kılan, Bektaşi ve Alevi dünyası için yine çok özel olan, “Kerbela” olayının bu ay içinde meydana gelmiş olmasıdır. Her yıl “Kerbela” olayının yıldönümüne denk gelen dönemde, özel törenler uygulanır. Türkçe karşılığı “tasa” anlamına gelen “kerb” sözcüğünden hareketle olayın gerçekleştiği yere, “Kerb-ü bela” adı verilmiştir. Bağdat’ın 90 km kadar güneybatısındadır. Fırat’a olan uzaklığı ise 25 km.dir. Kerbela olayı sadece Bektaşi ve Alevilerce değil, tüm islam dünyasınca bilinen, anılan ve üzüntü duyulan bir olaydır. Ancak, bu olay, Bektaşiler’de ve Aleviler’de çok derin izler bırakmıştır ve bir “ibret olayı” olarak yaşantılarında, günümüzde de önemli yer tutmaktadır.

Kerbela olayının temelinde iki temel karşıtlığın savaşı yatar. Bu karşıtlıklardın biri “iyi”yi, diğeri “kötü”yü simgeler. Eşit koşullarda bir savaş olmadığı için, diğer bir deyişle taraflardan biri, bir anlamda tuzağa düşürüldüğü için ise , “mazlum” ile “zalim”in savaşıdır ve bir zulmün hikayesidir.

Şimdi tarihin sayfalarında biraz gezinti yaparak bu hazin olayı hazırlayan zemini bulmaya çalışalım. Murat Sertoğlu’nun naklettiğine göre hikaye şöyle başlar:

Bir zamanlar Mekke’de köken olarak aile zinciri Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’e kadar uzanan tanınmış bir aile yaşamaktaydı. Ailenin, Kâbe’nin muhafızlığını yapmak ve burada bulunan “zemzem” suyunun dağıtıcılığını üstlenmek gibi önemli bir görevi vardı. Günlerden birinde, ailenin önemli kişilerinden biri olan Abudu Menaf’ın birbirlerine yapışık iki oğlu dünyaya gelir. Hekimler bu iki çocuğu birbirlerinden ayırmayı başarırlar ve sağlıklı şekilde büyüyen bu çocuklardan birine Amr, diğerine ise Abdu Şems adı verilir.

Hikayemizin devamı bu ikiz kardeşlerin kuracağı ailelere dayanmaktadır. Bunlardan Amr, çalışkandır, zekidir ve Mekke halkı tarafından çok sevilmektedir. Bir kıtlık sırasında, varını yoğunu halka, fakirlere dağıtır. Bu davranışı üzerine ona, “açları doyuran” anlamına , “Haşim” adı takılır. Ailesi bu olaydan sonra, Haşimî’ler olarak anılır.

Diğer tarafta Abdu Şems, yaşamı boyunca Amr’ı imrenerek izler. Ancak Abdu Şems’in oğullarından Ümeyye, amcasına gösterilen sevgiye kıskançlıkla bakmaktadır ve bu arada amcasından aldığı destekle de giderek zenginleşmektedir. Böylece, ikiz kardeşlerin kurdukları ailelerden birinde sevgi ve cömertlik ön plana geçerken, diğerinde kıskançlık ve dünya nimetleri ön planda yerini alır.

Ailelerin gelişimlerini biraz daha izlersek, Haşim ölünce yerine kardeşi Muttalip, ondan sonra da kardeşi Abdülmuttalip aile reisliğini üstlenir. Hz. Muhammed, Abdülmuttalip’in oğlu Abdullah’tan olan torunudur. Dolayısı ile Haşimî ailesinin torunu olarak Hz. Muhammed dünyaya gelmiştir. Vericiliği, paylaşımcılığı ile bilinen bu aile zaman içinde mal varlığı açısından giderek fakirleşmiştir. Abdülmuttalip’ten sonra aile reisliğine geçen Ebu Talip öksüz kalan yeğeni Muhammed’i himayesine almıştır.

Diğer yandan, Ümeyye oğulları ise iyice zenginleşmiştir. Mekke’nin fethinden kısa süre önce müslümanlığı kabullenen bu aile Mekke’nin fethiyle birlikte buradaki itibarları ellerinden gittiği ve çıkarlarını kaybettikleri için Hz. Muhammed’e cephe almışlardır. Aile reislerinden Ebu Süfyan’ın iki oğlundan büyüğü, Yezid bin Ebu Süfyan, küçüğü ise Muaviye’dir.
Muaviye de oğluna Yezid adını koyar. Kerbela olayının aktörlerinden biri olan Yezid de , Muviye’nin oğlu olan Yezid’dir.

Muaviye zeki, kurnaz ve girgin bir insan olarak tanınır. Okuması, yazması vardır. Peygamber’in vahiy katipliğine kadar yükseltilmiştir. Ancak, bir gün gelen bir vahiy’in arkasından devamı imiş gibi bir kısmı anında yazarak “bana da vahiy geldi” diye Peygamber’e gittiğinde, ileride oluşabilecek sakıncalar dikkate alınarak görevinden azledilir. Muaviye’nin Peygamber’e ve onun çok yakınındakilere olan kıskançlığı giderek artar.

Hikayenin devamında, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Muaviye’yi ağabeyi Yezid bin Ebu Süfyan ile birlikte Suriye seferinde görürüz. Bu sefer sonrasında ağabeyi Suriye’ye vali tayin olur, Muaviye de yardımcısıdır. Zamanla Muaviye orduda hakimiyetini arttırır. Bu sırada ağabeyi Yezid bin Ebu Süfyan’ın ölümü üzerine çıkan isyanı Muaviye bastırır ve ağabeyinin yerine Suriye’ye vali tayin edilir. Şam’da büyük bir sarayda yaşamaya başlar ve toplanan vergi ve zekatların büyük bölümüyle zenginliğine zenginlik katar. Parasıyla mevkiini kuvvetlendirir. Artık çok kuvvetli bir orduya da sahiptir.

Bu arada, Hz. Muhammed’in yakınlarından bazıları, Peygamber’in insanlara, “Kuran ve Ehlibeyt’i olmak üzere iki kutsal emanet bıraktığı ve din işlerinde de rehber olarak Hz. Ali’yi tayin ettiği” vasiyetine uyarak kendisinden sonra dinî lider olarak Hz.Ali’nin göreve gelmesi gerektiğini savunurlar. Buna delil olarak da, Peygamberin bazı sözlerini delil gösterirler. Bir iki örnek verecek olursak, Yemen seferi sonrasında hac ziyaretini yapmakta olan Peygambere yetişmek üzere, Hz. Ali ordunun başına vekaleten bir kumandan bırakır. Ziyaretten sonra, şehire yaklaşan orduyu karşılamak üzere geri döndüğünde peygambere teslim edilene kadar dokunulmamasını tembihlediği ganimetler arasından askerlerin bazı giysileri alarak giyinmiş olduklarını görür ve sözüne sadık olması ve titizliğiyle tanınan Hz. Ali bunun doğru olmadığını savunur. Asker arasında huzursuzluk çıkar. Bunu gören Peygamber de, “Ey insanlar, Ali’yi suçlamayın, çünkü o, Allah yolunda suçlanamayacak kadar titizdir.” der. Medine’ye dönerken de Ali hakkındaki hala devam eden yakınmaları duyunca: “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakın değil miyim?” diye sorar. Çevresindekiler tasdiklediklerinde: “Ben kime en yakın isem, ona en yakın olan Ali’dir” diye ekler. Daha sonra, Gadir el Humm’da kamp kurduklarında herkesi toplar. Ali’yi elinden tutar ve aynı sözleri tekrarlar ve şu duayı okur: “Allahım, onun dostuna dost ol, düşmanına da düşman ol”.

Hz. Ali yaşamı boyunca Hz. Muhammed’in en güvendiği kişilerden biri olmuştur. Gerek bilgisi, gerek davranışlarıyla ve yorumlarıyla islamiyeti en iyi bilen ve yorumlayan kişi olarak da çevresinde itibar kazanmıştır. Bu düşüncede olanlar, Hz. Muhammed’in vefatından sonra, Hz. Ali’ye hilafete sahip çıkması konusunda ısrar ederler. Tarihte biz bu gurubu “Ali’den yana olanlar” anlamında kısaca, “Aleviler” olarak tanıyoruz. Böylece “Alevi” simgesinin taşıdığı anlamlardan ilkinin ortaya çıkışını da görürüz. Oysa, Hz.Ali defin işleriyle uğraşırken, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hilafet işini çözüme bağlamış ve Hz. Ebu Bekir’i halifeliğe getirmişlerdir bile. Hz. Ali ise, iktidar ve hırs peşinde değildir. Ortaya çıkacak ikilemin müslümanlığın bölünmesi ve zarar görmesi sonucunu yaratacağını düşünerek bu seçime itiraz etmez ve Hz. Ebubekir’in halifeliğini kabul eder.

Hz. Ebubekir’den sonra, hilafete sırasıyla, Hz.Ömer ve Hz. Osman geçer. Hz.Osman’ın vefatından sonraki dönemde, halktan gelen sürekli ısrarlar karşısında Hz. Ali hilafet görevini üstlenmeye karar verir. Ancak, siyasal açıdan güçlenmiş olan Muaviye ve taraftarları buna razı değildir. Hz.Ali aleyhine özellikle camilerde, asılsız propaganda yapmaya başlarlar.

Hz. Ali’nin yandaşları ile Muaviye’nin ordusu birkaç kez karşı karşıya gelir. Bunlardan birinde, Saffeyn denilen yerde karşılaşırlar.Bu karşılaşmada, Muaviye taraftarları Kuran yapraklarını mızrakların uçlarına takarak Hz. Ali taraftarlarının kendilerine saldırmalarını engeller. Ateşkes ilan edilir. Kuran’ın bu anlaşmazlığa çözüm getirmesi istenir ve bir “hakem” tayin edilir. Muaviye Şam’a , Hz.Ali de Kufe’ye döner. Kısa bir zaman sonra Hz.Ali bir suikast sonucu şehit olur.

Hz.Ali’den sonra hilafet görevi büyük oğlu, 37 yaşındaki Hz.Hasan’a verilir. Muaviye ve taraftarları bunu kabullenmek istemezler. Hz. Hasan’ın Hilafetinin 7. ayında, Muaviye büyük bir ordu ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Hz.Hasan bu çatışmada yaralanır. Horasan’lı Türklerin yardımıyla Hz.Hasan kurtulur. Ordusu dağılmış olan Hz. Hasan, sonunda Kufe’ye geri döner. Muaviye, Kufe’yi kuşatır ve anlaşma ile hilafetin kendisine verilmesini ister. Çok kan döküleceğini gören Hz. Hasan, belirli şartlarla, hilafeti vermeyi kabul eder. Bu şartlar arasında, “Hilafetin Muaviye’nin yaşamı boyunca onda kalacağı, ancak ölümü halinde Hasan’a geri verileceği” ve “ Hüseyin’e Muaviye’nin hilafetini kabul etmesi için ısrar edilmeyeceği” hükümleri de bulunmaktadır.

Anlaşma sonrasında Muaviye hilafetiyle Şam’a döner. Ancak, anlaşmanın kurallarına uymak istemez ve hilafetin miras yoluyla kendi oğullarına geçmesi için çareler aramaya başlar. Çözümü, Hz. Hasan’ın öldürülmesi planında bulur. Bu işin mimarlığını yardımcısı Mervan alır. İlk deneme başarısız olmasına karşın ikinci denemede Hz.Hasan zehirlenerek şehit edilir. Hz. Hasan, son nefesinde dedesinin yanına gömülmek istediğini bunun için gerekli izinleri de peygamberin karısı Ayşe’den aldığını söyler. Ancak, Ayşe verdiği bu izni inkâr eder. Cenaze alayının defin yeri konusundaki ısrarına karşın Ayşe ve yanındakiler kılıç ve mızraklarla cenaze alayına saldırırlar. Hz.Hasan’ın naşına oklar saplanır.

Bu dramatik tablodan sonra, tekrar Muaviye’ye dönersek, artık Hz. Hasan engeli ortadan kalkmıştır. Şimdi artık Muaviye için hilafetin kendi soyundan yürümesinin planlarını yapma zamanıdır. Bir Cuma günü Muaviye’nin oğlu Yezid’in veliahtlığı halka empoze edilir. Bunu öğrenen Hz. Hüseyin karşı çıkar.

Horasan Türkleri ve bir kısım Irak halkının da kendisini zaten “imam” olarak benimsemiş olmaları nedeniyle Hz. Hüseyin, 82 yaşında ölen Muaviye’nin yerine hilafetini ilan eden Yezid’e biad etmeyeceğini bildirir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihî süreci bilmek , Kerbela olayını anlayabilmemizi kolaylaştıracaktır. Özetle, aynı temelden gelen iki aile yeryüzünde Habil ile Kabil’in hikayesi kadar eski olan bir tabloyu gözler önüne sermektedir. İnsanoğlunun içindeki bu iki temel özellik, aileler tarafından paylaşılmış roller gibidir. Sanki iki aktör, tarih sahnesinde dünya tarihinin ibret verici sahnelerinden birini canlandırmak üzere hazırlanmıştır. Muaviye tarafından temsil edilen iktidar hırsı, Hz. Ali tarafından temsil edilen hizmet anlayışıyla karşı karşıya gelmiştir. Onların ardılları olan Yezid ve Hüseyin’i de Kerbela denilen yerde karşılaştırır.

Yine hikayemize dönersek, Kufe halkı tarafından ısrarlı davetler alan Hz. Hüseyin, ailesi, akraba ve dostları ile birlikte , yaklaşık 100 kişilik bir kafile ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Bir müddet yol aldıktan sonra yorgun kafile, su ihtiyaçlarını gidermek için Fırat’a doğru yönelmiştir. Yezid ve yanındakiler, onlardan çok daha kalabalık bir gurupla yollarını keserler. Bu mevki, Kerbela adındaki yerdir ve Fırat nehrine sadece 25 km. mesafede bulunan bir bölgedir. Yezid, bu kafilenin etrafını sarararak onların susuz kalmalarına yol açar. Susuzluktan kıvranan kafileye yönelir ve Hz.Hüseyin’in kendisine biad etmesini ister. Hz. Hüseyin ise, reddeder.

Hz.Hüseyin’in yaşamına baktığımızda, istediği yerde istediği zaman gerekli miktarda su bulabilme kudretine sahip olduğunu izleriz. Ama yine de Kerbela’da işlenen ana temalardan biri susuzluktur. Sürekli olarak, şehadet öncesi susuzluk dile getirilmiş, kurbanlar hep bu istekle dile gelmişlerdir. Başlangıçta, Hz. Hüseyin’in yakını olan Abbas elli kişilik bir kuvvet ile birlikte çarpışarak Fırat’ın kıyısına ulaşıp, biraz su alıp dönebilmiştir. Savaş sırasında suyu temin edebilmek için Abbas tekrar Fırat’ın suyunu tulumlara doldurur fakat oyunun ilahî planında suyun canlara iletilmesi öngörülmediğinden olsa gerek, iki kolu birden Yezid’in askerleri tarafından kesilir. Bu kez tulumların ipini ağzına alarak taşımak isterken bir ok gelir, tulumları deler. Dolayısı ile su, Kerbela masumlarına iletilemez. Aynı şekilde iki kez Hz. Hüseyin de Fırat’ın sularına erişmiştir ama her ikisinde de su içebilmesi engellenmiştir.

Fuzuli’nin “su kasidesini”nde de vurguladığı gibi, burada kullanılan simgesel anlatımda “su”yun “Hakk”ı (her iki anlamda; haklılık ve Hakk olarak) simgelediğini ve Kerbela şehitlerinin amaçlananın Hakk’a kavuşmak olduğunu anlayabilirsek, bugün neden “susuzluk orucu” tutulduğunu daha kolay anlayabiliriz ve verililmek istenen mesaj da yerine ulaşmış olur.

Bu küçük ve susuz bırakılmış gurup, Yezid ve yandaşlarıyla sonuna kadar savaşırlar ancak, Hz. Hüseyin’in gurubundan 72’si şehid edilir. Bu şehitlerin arasında, ana kucağındaki minicik yavrular dahi vardır. Acımasızca, delik deşik edilmişlerdir. Hz. Hüseyin ise, “Şimr zül-Cevşen” adında birinin eliyle şehit olur. Hz. Hüseyin’in vücudunda 72 yara bulunduğuna inanılır. Zulüm o denli vahşet içermektedir ki, şehit olanların başları bedenlerinden ayrılmış, mızraklara takılmış ve bedenleri atlarla ezilmiştir. Hz. Hüseyin’in ailesindeki kadınlar da zulüm görmüştür. Çıplak olarak develere bindirilerek utandırılmak istenmiştir. Tarih, 680 yılının 18. Günü, (Hicretin 61. Yılının 10. Muharrem günü) öğlen zamanıdır. Bu katliamdan Hz. Hüseyin’in oğlu Hz. İmam Zeyn-el Abidin hasta olduğu için sağ kurtulmuş ve Hz. Muhammed’in soyu böylece devam edebilmiştir.

Dolayısıyla, “Matem Törenleri” Hz. Hüseyin’in şehit olmasıyla sonuçlanan bir zulüm, katliam ve haksızlık olayının yıldönümüdür. İktidar hırsıyla, hizmet anlayışının hazin savaşıdır. Bu özel dönemi Bektaşiler ve Aleviler her yıl düzenledikleri törenlerle tekrar anarlar. Bu törenlere “matem törenleri” veya “muharrem törenleri” denir. Törenler sırasında Hz. Hüseyin ve yanındakilere uygulanan insanlık dışı muamele ve zulüm ve sonunda hepsinin tek tek şehit edilişleri, anılarda canlanır. Her yanda vahşet, zulüm ve katliam vardır. Tarihte bu katliamı gerçekleştiren Muaviye’nin oğlu Yezid’dir. Yezid, zalimlerin simgesi haline gelir. O tarihten sonra, benzer türdeki zalimler genel olarak “Yezid” sıfatıyla simgelenir olmuştur. Dolayısıyla, Hz. Muhammed’e ve ehlibeytine sadık kitlelerce Yezid, katliamlar gerçekleştiren, insanlık suçu işleyen, zulmeden, haksızlık yapan kişi ve kişilerin simgesidir. Çağlar boyunca da böyle kalacaktır. O günden başlayarak günümüze dek tüm “zulmedenler yani Yezid’ler” lanetlenecek, yaptıkları işler kınanacaktır.

Bunun karşılığında Hz. Hüseyin ve yanındaki yoldaşları zülüm gören, eziyet gören “mazlum”lardır. Dolayısıyla Hz.Hüseyin “Mazlum” sıfatıyla simgelenir. Yine çağlar boyunca mazlumlar için Bektaşiler ve Aleviler gözyaşı dökecek, onların acılarını kendi yüreklerinde hissedecekler ve onlara zulmedenleri kınayacaklardır. İşte günümüzde Bektaşiler ve Alevilerce uygulanan “Matem törenleri”nin ana mesajı budur.

Tarih perdesinde derin izler bırakan bu dramatik oyun, hiçbir şekilde boşuna oynanmamış, insanlar boşuna şehit olmamıştır. Bektaşi geleneklerindeki önemli yer tutan, “herşey zıddıyle bakîdir” inancını anımsarsak, bu olayda da, iyiliğin bilinebilmesi için, kötülüğün bir işlev üstlendiğini görürüz. Nasıl güzeli anlatırken, çirkine nispetle güzeli anlatıyorsak, karanlığa nispetle aydınlığı açıklayabiliyorsak, iyiyi ve iyiliği de, kötü ve kötülüğe nispetle anlatıp, farkedilmesini sağlayabiliyoruz. Kerbela olayı da, güzelliğin, imanın ve sevilecek şeylerin, yıkıcı, yok edici olan ve lanetlenmesi gereken kötülüğe galip gelmesi için, kendilerini tarih sahnesinin şahitliğinde, feda etmiş kişilerin gelecek nesillere bir armağanıdır.

Bektaşiliğin temel ilkelerine baktığımızda, “çağının bir adım önünde olmak” ilkesini buluruz. Bu ilke, Bektaşiliğin her zaman çağdaşlaşmasını ve hatta çağının biraz önünde olmasını sağlamıştır. İşte, bu temel ilke gereğince Bektaşiler, matem törenlerinde, Kerbela olayı aracılığıyla çağdaş Yezid’leri kınarlar ve çağdaş Mazlum’ların acılarını yüreklerinde hissederek “zalimlerin zulmüne dur demeye” çalışırlar. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız dünyada ne Yezid’lerin ne de Mazlum’ların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki, gazetelerde , televizyonlarda bizleri sarsan, yüreğimizi dağlayan zulüm, katliam veya insanlık suçu haberleri yer almasın! İşte, Bektaşiler’in ve Alevi’lerin isyanı bunadır. Tüm Mazlum’ları Hz. Hüseyin’le özdeşik görür, onların acısına ortak olurlar. Bunu simgelemek için de, Kerbela’da nasıl Hz. Hüseyin susuz kalmış, susuzluktan kırılmışsa, aynı şekilde onlar da matem törenlerinin sürdüğü 12 gün boyunca susuzluk orucu tutarak Mazlum’ların acılarına karşı umursamaz olmadıklarını, onlarla özdeşleştiklerini hem kendileri derinden hissederler hem de çevrelerine, bu öğretiye bağlı olanların çok sevdiği “zalimin zulmune dur dememek, mazluma eziyettir” ilkesini hatırlatmaya çalışırlar.

Bu dönemde işlenen temel temalardan biri, “Yezid’e okunan lanet”tir. Ağıtların pek çoğunda “lanet Yezid’e” sözcükleri geçer. Buradaki temel amaç, tarih boyunca olagelen ve günümüzde de var olan “Yezid simgesi altında toplanabilecekleri” lanetlemek, kınamaktır. Kerbela olayı tarih sahnesinde oynanmış ve ibret olsun diye sergilenmiş bir simgesel mesaj gibidir. Tarihin farklı dönemlerinde, farklı Yezidler gelmiş, geçmiştir. Halâ da son derece canlı örnekleri tarih sahnelerini boş bırakmamaktadır.

Güzelliklere ve Hakk’a aşık Bektaşi anlayışı, dünyayı çirkinlikler ve zulümle donatan Yezid’lerin varlığına isyan etmektedir. İnsanlığa sunmak istediği temel hedef olan, “kötülüğü zihinden çıkarmak” ve bu yolla tüm kötülüklerden arınarak iyi , kâmil, olgun, kısaca “evrensel erdemli insan” olmayı başarabilmek olan Bektaşi öğretisi zulüm ve kötülüklere karşı savaşmak gerektiğini, insanlık suçlarına duyarsız olmamak gerektiğini, amacın iktidar değil hizmet anlayışı olması gerektiğini, her yıl Muharrem ayında düzenlediği “matem törenleri” ile gündeme getirmektedir.

Kerbela olayının Bektaşi ve Alevi kültüründe önemli bir “ilke”ye de zemin hazırladığını görürüz. Bu ilke “tevella ve teberra” olarak bilinir. Ehli Beyti sevenleri sevmeye “tevella”, sevmeyenleri sevmemeye onlardan uzak kalmaya da “teberra” denilir. Böylece Kerbela olayı her ne kadar Muharrem ayı içinde belirli bir matem döneminde anılıyorsa da, tevella ve teberra ilkesiyle Alevi ve Bektaşilerin gönlünden hiçbir zaman çıkmamaktadır. Onlar her zaman, mazlumların yanında olmayı ve topluma hizmet sunmayı, iktidar hırsıyla yanıp zulmetmeye yeğlemeleri gerektiğini bir ilke olarak hatırlamaktadırlar.

Matem Törenlerinin İçeriği:

Matem törenlerinin içeriğine baktığımız zaman, “oruca niyet”, “pilav”, “helva”, “oruç açılması” , “aşure erkanı” ve “meydan” aşamalarını görürüz. Kurban bayramının girişinden (Zilhicce ayının 10. gününe rastlar) itibaren 20. Günün akşamı Oruca niyet edilir. Ertesi gün oruç başlar. Bektaşi uygulamalarında oruç süresi on gün, matem süresi 12 gündür. Alevi ocaklarının çoğunda ise, matem orucu her imam için birer gün olmak üzere 12 gün süreyle tutulur.

Canlar oruca niyet amacıyla toplanır. Zaman içinde, farklı dergâhlarda, farklı zamanlarda okunan niyet tercümanlarında ufak tefek farklılıklar olduğu gözlenmektedir. Bunlar verdikleri temel mesaj açısından tamamen aynıdır. Hepsi şiirsel bir anlatım içerir. Farklı sözcüklerle aynı mesajı iletme çabasındadır. Ayrıca, kimi daha net bir Türkçe ile ifade edilmiştir kiminde ise, Arapça kelimelere sıkça rastlanır. Temelde amaç, Kerbela şehitlerini anmak ve yapılan zulmü kınamak amacıyla Kerbela şehitlerinin susuz kalışlarını, toplam on günlük bir susuzluk orucuyla, saygıyla anmaktır. Bedri Noyan Dedebaba’nın kitabında kaydetmiş olduğu bir “niyet tercümanı” örneğini açıklayıcı olması amacıyla aşağıda aktarıyoruz:

“Oruca niyet tercümanı (Niyyet-i siyâm-ı mâtem)”

“B-ism-i Şah, Allah, Allah!

Erenler himmetine, er Hakk Muammed Ali’nin aşkına, Hazret-i İmam Hüseyin Efendimizin savm-ı atşânına (susuzluk orucuna) ve Kerbelâ ‘da şehid olanların ervâh-ı tayyiblerine (güzel ruhlarına) ve niyyet-i mâtem Hazret-i Fâtıma-tüz Zehrâ’nın şefâ’atına… Ve oniki İmam, ondört ma’sûm-u pâkân efendilerimizin şevkına… Onyedi Kemer-bestegan hazretlerinin hürmetine. Hâzır, gâib gerçek erenlerin yüce himmetleri üzerlerimizde hâzır ve nâzır ola. Yuf mürkire, lâ’net Yezid’e, rahmet mü’mine. Gerçek erenler demine Dost erenler Hü. Sekkahüm Yâ Hüseyn… Allah eyvallah Hü Dost…” ( “Niyet tercümanı”nı Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba sadeleştirerek şu şekilde önermiştir: “Erenler yardımına, Er-Hak Muhammed Alî’nin sevgisine, İmâm Hz. Hüseyn’in susuzluk orucuna ve Kerbela’da şehit olanların tertemiz ruhlarına, Yardımını beklediğimiz Hz. Fatıma’nın matemi niyetine, Oniki İmam, ondört şehit yavrucukların sevinmesine, onyedi kemer bağlamışlar hürmetine, burada bulunan ve bulunmayan gerçek erenlerin yardımları üzerinizde hazır ve gözcümüz ola…Yuf inkarcıya, Lanet Yezid’e .. esirgeme inanmışlara, Gerçek erenler demine, Dost Erenler Hüü. Yâ Hüseyn, Allah, eyvallah, Hü Dôst.”)

Bektaşi’lerde oruca niyet, pilav, helva, oruç açma ve aşure için ayrı ayrı erkân uygulanır. Bu erkânların içerikleri birbirine benzemekle beraber bazı farklılıkları da içerir. Erkânların içeriğinde, selamnâmeler, mersiyeler, âyet-ül kürsî ve ilgili gülbanklar bulunur. Mersiyeler (ağıtlar) genellikle makâm eşliğinde (çoğunlukla Sabâ makamında) ayakta okunur. Beraberce okunabildiği gibi, bir kişi okuyup diğerleri dinleyebilir de. Bu durumda, iki yanında iki derviş veya muhib ayakta durur. Akşam ise, ellerinde birer uyandırılmış çerağ (mum) bulunur.

Oruca niyet sırasında alınan suyun, daha sonraki erkanlarda da sırasıyla, hazırlanan pilavın, helvanın ve aşurenin hazırlanışı sırasında, bunlara, az miktarda Kerbela toprağı serpilmesi gelenek gereğidir. Bu serpme ve karıştırma sırasında “çifte vav” çizer gibi karıştırırlar. Çifte vav “Ebced” hesabına göre, “Allah” vurgulamasını vermektedir. Bu nedenle Allah’ı zikretmek anlamına gelir. Bu sırada üç kez, “Selamullah ve salavatullah alel Hüseyn, lânetullah alel katilil Hüseyn” denilerek, Hüseyn selamlanır, katilleri lânetlenir.

Erkân sırasında, üzerine Kerbela toprağı serpilmiş sudan canlar üçer yudum alır. Bu suyun kalanı orucun açılacağı gün tekrar çıkarılmak üzere kaldırılır. Oruç başlamıştır. Bu oruca, “Fatıma ananın susuzluk orucu” da denir.

Matemin 5. Günü “pilav” pişirilir ve “pilav erkânı” yürütülür. Bu erkân amacıyla bir araya gelen canlar, hep birlikte erkânı yürütürler, mersiyeler okurlar. Kerbela’da olanların yâd edildiği metinleri dile getirirler. Tercih edilen metin ve mersiyeler yöreye ve zamana göre farklılıklar gösterebilir ama hepsi özde aynı temayı işler. Çoğunlukla Hz. Hüseyin ve yanındakilerin şehit edilişleri ile ilgili mersiyeler okunur. Bu mersiyeler Bektaşi şairlerinin yüreklerinden ve kalemlerinden çıkmış zalimleri yeren, mazlumların acılarına ortak olan ve Kerbela’yı günümüze taşıyan deyişlerle bezenmiştir. Ağıtlar okundukça herkes hüzünlenir, duygulanır. Elem tablosu tüm canlılığıyla gözler önüne serilir. Bunlardan birini örnek olarak vermekte yarar olacaktır:

Hilali Muharrem giydi karalar
Onun için ağlar Fatıma anam.
Sinemdeki göz göz oldu yaralar
Onun için ağlar Fatıma anam.

Kerbela’ya düştü hûn-i şehâdet
Ehlibeytim diye ağlar Muhammed
Matemlere girdi Şah-ı Velâyet
Onun için ağlar Fatıma anam

Mazlum İmâm Hasan zehir –nûş oldu
Şah Hüseyin şehidana baş oldu
Her birisi bir belaya dûş oldu
Onun için ağlar Fatıma anam

Bindirdiler Üryan edip deveye
Hazreti Rasul’ün kızları diye
Zeynel’i böldüler yetmiş pareye
Onun için ağlar Fatıma anam

Muhmmed Bakır’a kiriş taktılar
Duvarlara isel ile çaktılar
İmam-ı Caferi bile yaktılar
Onun için ağlar Fatıma anam

Mervan viran etti Hakk’ın arşını
Yezide atalım lânet taşını
Kâzım’a verdiler kaynar kurşunu
Onun için ağlar Fatıma anam

İmam Rıza içti zehr-i baldıran
Şah Taki’ye ağu verdi münkirân
Bâ Nâki’yi şehit etti kâfiran
Onun için ağlar Fatıma anam.

Hasan Askerî’yi müşrikler biçti
Dört köşeye temiz kanını saçtı
Mehdi mağarada sır oldu uçtu
Onun için ağlar Fatıma anam

“Kazım oğlu Turgut” feryâd içinde
Nesimî yüzüldü bidât içinde
Mansur’u astılar Bağdat içinde
Onun için ağlar Fatıma anam.

7. Gün “helva” (irmik helvası) pişirilip, helva erkânı yürütülür. Bu erkân sırasında da aynı şekilde metin ve mersiyeler okunur. Bunu, 10. Gün orucun açılması izler. Bazı Alevi köylerinde susuzluk orucunun “on iki imama hürmeten” 12 gün olarak tutulması geleneği vardır. Sonuçta, bazı yörelerde 10 gün, bazılarında ise 12 gün boyunca susuzluk orucu tutulmakta olduğunu görürüz. Yaygın uygulamada, 10. gün öğlen susuzluk orucuna son verilir. Bu işlem oruca niyet sırasında üç yudum alınmış olan suyun tekrar ortaya çıkarılışı ve üç yudum daha alınmasıyla noktalanır. Ancak matem, 12. gün sona erer. Matemin gerekleri devam etmektedir. Bunun nedeni ise, 10. Gün. Hz. Hüseyin’in şehit olmasıyla artık susuzluk çekme olgusunun ortadan kalkması, ancak naaşının 12. gün kaldırılmış olmasıdır. Bu yüzden matem de, “sırlanma günü” olan 12. gün sona erer. Yaygın uygulamada, 12. gün öğlen saatlerinde Aşure erkânı uygulanır, aynı akşam Meydan açılır (Kutsal Tören), bunu müteakip Sofra açılır (Kutsal Şölen). Nasip almak (Bektaşi yoluna girmek) için tercih edilen iki dönemden biri Nevruz, diğeri de Aşure’den sonra yapılan Muharrem Meydanı’dır.

Matem süresi boyunca su içilmez ama hasta olanların, zor durumda olanların susuzluğu gidermek için, çay, meşrubat vb.gibi sulu gıdalar alarak, dolaylı yollardan su gereksinmesi karşılamaları hoşgörüyle karşılanır. Ama hiçbir şekilde kana kana su içmezler. Ayrıca, matem süresince birbirleriyle niyazlaşmazlar. Birbirlerine rastladıkları veya hitap etmeleri gerektiğinde, biri “Yâ İmam” der, diğeri de, “Yâ Hüseyin” diyerek karşılık verir. Bunun dışında niyazlaşma yapılmaz. Yine matem süresince, hiçbir resmi erkan ( Ayn-ül-cem, hizmet görme, lokma, kurban vb.gibi) uygulanmaz. Mümkün olduğunca, eğlenceden uzak kalınır. Eski Bektaşilerin ve Alevilerin bu dönem süresince, cinsel ilişkiden uzak kaldıkları, saç ve sakal traşı yapmadıkları, kurban kesmedikleri ve et yemedikleri, aynaya bakmadıkları, birbirleriyle mektuplaşmadıkları, üzerlerine küpe, yüzük gibi ziynet eşyaları takmadıkları (süslenmedikleri) bilgisini aktardıklarını görürüz.Hatta, sazların bile burgularını salıverip akordunu bozarlarmış. Günümüzde, içinde bulunulan yaşam koşullarında ise, bunlara mümkün olduğunca uyulmakta olduğu, ancak ortam elverişli değilse simgesel olarak elden geldiğince uyarak yine de, olayı, anılarda taze tutabilme yoluna gidilmekte olduğu görülmektedir.

Matem’in bitişi Aşure ile noktalanır. Tarih içinde yapılacak bir gezintide pek çok olayın bu güne rastladığı veya rastlamasının uygun görüldüğü izlenir. Örneğin, Hz. Musa’nın kavmini firavunun gazabından kurtarması; Hz. Âdem’in tövbesinin Tanrı tarafından kabulü; Nuh’un gemisinin karaya kavuşması; Ayrıca, gemide kalan son erzakların hep birlikte kullanılmasıyla yapılan bir tatlı çorbanın pişirilerek Tufan’dan kurtuluşun kutlanması; İbrahim peygamberin doğumu (tek tanrı inancının müjdecisinin doğumu); Süleyman Peygamberin tövbesinin kabulü ve mülkünün kendisine iadesi; Eyüb Peygamberin dertlerinden şifa bulması; Yunus Peygamberin balığın karnından çıkması hep bu güne rastlar. Tabii, Bektaşi ve Alevi’ler için çok önemli olan Kerbela gibi bir zulum ortamından Zeynel Abidin’in sağ olarak kurtulması ve Hz. Muhammed’in soyunun yürümesi. Bu olayları da dikkatle incelediğimizde hepsinde var olan bir ortak nokta görürüz. “Huzura, kurtuluşa ermek ve olumlu sonuç”. Bir anlamda “Hakk’a kavuşmak”. İşte bu ana fikir, Aşure’nin de ana mesajını oluşturur.

Aşureyi bir gün önceden hazırlamaya başlarlar. Bektaşilerde aşurenin bir tür “tatlı çorba” kıvamında hazırlanması gelenekselleşmiştir. İçinde, genellikle, bakla, nohut, kuru fasulye, buğday, kestane, fındık, incir kurusu, fıstık, kuru üzüm vb. gibi çeşitler bulunur. Üzerine ise, isteğe bağlı olarak, susam, badem, ceviz, tarçın serpilebilir. Eski dergâhlarda, Aşure’nin hazırlanmasını Aşçı Baba üstlenirmiş. Eline büyük bir kepçe alıp, kazanın başına gelir ve “Destûr Yâ İmâm” diyerek, kepçeyi kazana daldırır ve hazırlığa başlarmış. Yanında bulunanlar da kendisine, “Yâ Hüseyin” şeklinde yanıt verirlermiş. Buğdayın piştiğinden, şekerinin kararında olduğundan ve artık çorbanın hazır olduğundan emin olduğunda Aşçı Baba’nın “Buyurun Erenler!.. Ruh-u şühedâ ta’ziyesine meşgul olalım. Aş hazırlandı” demesiyle mürşit “Eyvallah” diyerek kazan başına gelirmiş. Günümüzde ise, hazırlanan aşureyi canların el birliğiyle hazırladığı izlenir. Aşure’nin bir kısmı sofraya getirilmekte, sofrada erkâna göre üzerine ekilen az miktardaki “Kerbela toprağı” ile birlikte bu kaptaki aşure ana kazana karıştırılıp tekrar oradan servis yapılmaktadır. Aşurenin üzerine “Çoklukta birliğin ” simgesi olarak nar taneleri serpmek adet haline gelmiştir. Bu çorba, Kerbela’da şehid olan 72 mazlumun birliğinin de simgesidir. Bu simgeyi pekiştirmek üzere, çorba dağıtılmadan önce, yukarıda belirttiğimiz gibi üzerine az miktarda “Kerbela toprağı” da serpilir. 72 sayısı ise, Bektaşi geleneklerinde genellikle “72 millet” olarak geçer ve ırk, cins, milliyet farklılığı gözetmeksizin tüm insanları simgelemek için kullanılır. Böylece, Aşure çorbası simgesel anlatımla, mesajını, evrensel düzeyde, zulümden kurtulmuş, selâmete kavuşmuş mazlumlara atfetmektedir.

Aşurenin dağıtılmasından sonra aynı akşam Bektaşiler Meydan ve Sofra açarlar. Matem bitmiştir. İktidar hırsı ve zulüm karşısında tüm gücüyle direnmiş olan hizmet aşkı ve Hak kurbanlar vermiş ancak iyiliğin, güzelliğin, hizmet aşkının ve Hakk’ın filizlenişi Zeynel Abidin’de simgelenmiştir. Artık sevinçlere, mutluluklara ulaşılacaktır. Bu nedenle Bektaşiler, bu yola girip nasip almak isteyenlere de bugün açılan meydanda nasip vermeyi bir ayrıcalık kabul ederler.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, tarih sayfalarını acılı hikayeleriyle oluşturmuşlardır. Onların hikayelerinin çarpıcılığı günümüze dek mesajın vurgulamasını taşımıştır. Bugün artık Hz. Hüseyin’in şehadeti ve Kerbela olayı yeryüzünün herhangi bir yerindeki zulme karşı isyanın ve mazlumların simgesi haline gelmiştir. Aşure de mazlumların kurtuluşa erişlerinin, Hak’larına kavuşmalarının simgesidir. Sıra, Zeynel Abidin’in kurtuluşunun sefasına gelmiştir. Sonuçta, zafer, “iyilik”ten yana olacaktır.

Kaynaklar:
Fuzuli. Saadete Ermişlerin Bahçesi (Hadîkatü’s-Sü’edâ). I,II. Kültür Bakanlığı
Yay. Haz. Servet Bayoğlu, Ankara. 1986.
Rahîmî, Fazullah. Gülzâr-ı Hasaneyn. Can Yay. 1987.
Sertoğlu, Murat. Kerbelâ. İstanbul. 1987.
Noyan, Bedri. Bektaşilik Alevilik Nedir. 2.Baskı, Ankara 1987.
Lings, Martin. İlk Kaynaklara Göre Hz. Muhammed’in Hayatı. 4. Baskı,
İstanbul 1990.

21 Ocak 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 6 Yorum

Bektaşi Fıkralaları- Rakı Helal mi?

Bektaşiye sormuşlar:
-Babaerenler rakı helal midir, haram mıdır?
Babaerenler yanıt vermiş:
-İmanım, ağıza göre değişir…

18 Ocak 2007 Posted by | Bektaşi Fıkraları | Yorum bırakın

Bektaşi Fıkralaları- Hangi Nefes?

Bektaşi’ye sormuşlar:
-Babaerenler hangi nefesi seversin?
Baba yanıtlamış:
– Cigaranın ilk nefesini, kaynanamın son nefesini!…

18 Ocak 2007 Posted by | Bektaşi Fıkraları | Yorum bırakın

Soru: Hacı Bektaş Veli’nin hayatı açısından Nişabur’un önemi ne?

Her insanın oluşumunda o kişinin doğup büyüdüğü toprakların önemi büyüktür. Onun yaşadığı dönemde söz konusu yörenin kültürel yapısı kişinin oluşmasında etkin olur. Her çocuk doğduğu kültürde “kültürlenme” dediğimiz yolla, yani kültürün sorgusuz sualsiz bir şekilde, görgü yoluyla gelenekler yoluyla öğretme özelliğiyle şekillenir ve donatılır. Dolayısıyle Hacı Bektaş Veli’nin de doğduğu ve büyüdüğü yöre ve bu yörenin kültürel özellikleri çok önemlidir. Bu yöre denince de aklımıza, Horasan ve Nişabur gelir.

Velayetname Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı hakkında bilgi aldığımız önemli kaynaklardan biridir. Söylenceler, kerametler ve olağanüstü olaylarla bezenmiş olmakla beraber tarihi birçok ad, yer ve olgu da Velayetname’de yer almaktadır.

Horasan yöresi Hz. Ali’yi seven sayanların çoğunlukta olduğu bir bölgedir.. Dolayısıyle bu dönemde Hz.Ali soyundan olmak istenen, arzulanan bir özellik olarak gündeme gelmiştir. Sonuçta, “seyyidlik” ve “şeriflik” önemsenmiş ve bu özelliği taşıyan kişilere ülke yönetimlerince maaş bağlanması da gündeme gelmiştir. Durum böyle olunca, dönem birçok seyyid ve şeriflerin türemesine sahne olmuştur. Bunların hangisinin gerçek, hangisinin ise sonradan yakıştırılarak oluşturulduğunu anlamak ise oldukça zor bir iştir…

Velayetnameye dönersek, Horasan halkı Abbasi Haliefesi Me’mun’un Bağdat’a gitmesini müteakip yerine Musa-i Sani’yi Horasan hükümdarı olarak atarlar Adaletle hüküm sürdüğü ve yöre zenginlerinden birinin kızı olan Zeynep hatunla evlendiği söylenir. Ancak çocukları olmaz. Bu duruma hükümdar çok üzülmektedir. Bu sırada saraylarına Medine’den Ali-el Rıza adlı bir seyyid gelir ve onun duaları sonucu Zeynep hatunun bir oğlu olur. Çocuğun ismini İbrahim-i Sani koyarlar. İbrahim-i Sani ondört yaşlarına geldiğinde artık yiğitliği, cömertliği ve güzelliğiyle bilinir olmuştur. Huyu suyu iyi olan bir delikanlıdır. Tam bu dönemde Horasan hükümdarı Sultan Musa ölür. Ülkenin ileri gelenleri toplanırlar ve onun yerine bu yiğit delikanlıyı yani İbrahim-i Sani’yi hükümdar yaparlar. Uzun yıllar başarılı bir hükümdarlık yapar İbrahim-i Sani. Nişabur kentinin bilginlerinden biri olan Şeyh Ahmet’in kızı Hatem Hatun’la da evlilik yapar. Bu evlilikten doğan çocuklarının adını da “Bektaş” koyarlar. Bilime çok önem veren İbrahim-i Sani oğlunun iyi yetişmesini ister, sorar soruşturur ve kendisine yapılan öneriler doğrultusunda Ahmet Yesevi halifelerinden olan Lokman-ı Perende’yi oğluna eğitmen olarak seçer. Bektaş Perende’den birçok şey öğrenir.

Bu arada Bektaş’ın doğup yaşadığı şehir Nişabur’dur. Şehir Horasan’ın başkenti ve ordu komutanlarının ikamet ettiği yöre olarak da ayrıca önem kazandığı bir dönemi yaşıyordu. Seramik üretimi, dokumacılık gibi el sanatlarıyla ünlüydü. Dokuma sanayi kadın emeğinin de yoğun olduğu bir sanayi koluydu. Nişabur’da üretilen “saburi” olarak adlandırılan kumaş tüm dünyaya ün salmıştı. Kumaş o zamanlar “para” gibi geçerliydi. Yani kimi insan evinde top top kumaş biriktirir, daha sonra bunu para gibi alışverişinde değiş tokuşla da kullanabilirdi. Ayrıca, halkın giydiği kumaşlar arasında sık kullanılan beyaz pamuk bez şeklinde olanın adı “çelvar” dı.. (şalvar ile benzerliğine dikkatinizi çekerim). Bunlar düşük kaliteli kumaşlardı. Herkes alabilirdi. Ama bir de altın işlemeli falan kumaşlar vardı. Bunlar Bağdat kumaşlarına rakipti. İpek kumaşlar da Nişabur’da işlenirdi. Saraylara gönderilen bu kumaşlar önemli ticari malzemeydi. Kumaş sosyal sınıfın önemli belirleyicilerinden biriydi. Kumaş tüccarları sayesinde Nişabur zenginleşiyordu.
Ayrıca Nişabur’un özel bir taşı vardı. Firuze taşı. Onu da işler ve satarlardı. Nişabur’lu sanatkarlar demiri işlerlerdi. İğne, çakı, silah ve diğer madeni eşyaları da yaparlardı. Sanat, zanaat, ticaret gelişmişti. mülkiyet ve özel mülkiyet kurallara bağlı olarak işlerdi. Şehirde sulama sistemi kurulmuştu. Meslekler babadan oğula, anadan kıza geçerdi çoğu zaman… Nişabur’un parası değerliydi.

İlim konusunda da ileriydi. Şiir ve edebiyata önem verilirdi. Dar-ul İlm diyerek ilimde geldiği üst düzey vurgulanır olmuştu. Rasathane, hastahane, medreseler, hankahlar (sufi esaslı eğitim yerleri) ile donatılmıştı. Abbasi döneminden başlayarak Türk döneminde de yoğun şekilde Nişabur bilginlerin buluşma yeri oldu. Saraylarda büyük kitaplıklar oluşturuldu. Bilimsel tartışmalara izin verildi. IV. (X.) yüzyılda Dar-ül İlim denilen ilim öğretim merkezlerinin kurulduğunu görüyoruz. Bunlar yatılı olarak öğrencilerin gelip eğitim gördükleri büyük kitaplıkları olan, parasız yatılı tarzı eğitim yapan merkezlerdi. Eğitim camilerin dışında gerçekleştirilirdi. Mesela Tıp eğitimi için özel binalar oluşturulmuştu. İlme, bilime o denli önem verilirdi ki, bir alim vefat ettiğinde dükkanlar, çarşılar bir süre kapatılır yas tutulurdu…

Kısaca, bu dönem Nişabur’u için İslami Rönesans yaşanan bir dönem ve bölge olarak tarihte yerini aldığını söyleyebiliriz.

Işte Hacı Bektaş Veli’nin oluşmasında rolü olan Nişabur böyle bir Nişabur’du…

Selçuklu dönemi Nişabur’u “Bilim Kapısı” diye tanınırdı. Nişabur’un yetiştirdiği önemli isimlerden biri de Selçukluların ünlü veziri Nizam-ül Mülk’tür.

Selçukluların zamanında en büyüğünde beş bin cilt kitabın bulunduğu 13 kütüphanesi bulunduğu ve bilim adamlarının sayısının üçbin dolaylarında olduğu söylenir. Bu dönemde nufusun 30.000 vey 40.000 dolaylarında olduğu düşünülürse hiç de azımsanacak sayılar değildir.

Hiç söylemeye gerek yok, bu dönem Nişabur mimari açıdan da yörenin gözdesi durumundaydı.

Şimdi gelelim Hacı Bektaş Veli’ye… Böyle bir kentte, bir hükümdar oğlu olarak yetişen, yetiştirilen Hacı Bektaş Veli’nin nasıl şekillendiğini, nasıl oluştuğunu biraz hayalinizde canlandırabilirsiniz sanırım. Son derece iyi bir eğitim aldığından hiç kuşku yoktur.

Bugünlük de bu kadar…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

17 Ocak 2007 Posted by | Sorular-Yanıtlar | 1 Yorum

SORU: Hacı Bektaş Veli’yi Horasan Erenleri’nden diye tanıyoruz. Neden Horasan? Horasan’ın özelliği ne?

YANIT:

Hacı Bektaş Veli aynı zamanda “Hacı Bektaş Veli-yi Horasani” diye tanınır. Yani Horasan’lı Hacı Bektaş Veli.

Hani, hep size söylüyorum ya, kültür bir devamlılık gösterir diye… Burada da kültürel devamlılığı gösteren önemli buluşma noktalarından biri Horasan coğrafyasıdır. Diyebiliriz ki, kişi olarak Hacı Bektaş’ın simgeleşen Hacı Bektaş Veli olmasında Horasan yöresinin katkısı büyüktür. Neden? Çünkü bu yörede oluşan kültürel kapsam Hacı Bektaş’ı etkilemiş, şekillenmesini sağlamış ve sonunda gelip hizmet verdiği Anadolu’da onu Veli katına çıkarmakta etkin olmuştur.

O zaman bizim Horasan coğrafi bölgesi içinde nasıl bir kültürel etki alanı oluştu bunu bilmemizde yarar var.

Horasan bugünkü çoğrafyada İran’ın doğusunda bulunmaktadır. Coğrafi bölge olmaktan öte Horasan’ı Horasan Erenlerinin yurdu haline getiren döneme baktığımızda buradaki nufus yoğunluğunun Türklerden oluştuğunu görürüz. Yani Horasan Erenlerinin yurdu olan Horasan , o zamanlar bir Türk nufus yoğunluğunun bulunduğu ve Türk kültürünün hakim olduğu bölgedir.

Önce Prof. Dr. Mürsel Öztürk’ün Anadolu Erenlerinin Kaynağı Horasan adlı kitabından alıntılara yer vererek ve Nazenince bazı açıklamalar yaparak bilgi vermeye çalışacağım.

Kelime anlamlarıyla “Hur” = güneş ve “asan”=doğan anlamlarının birleştirilmesiyle “doğan güneş memleketi” vurgulamasıyla oluşturulmuştur.

Eskiden Amu Derya’nın (Ceyhun) güneyindeki ve Hindu Kuş’un kuzeyindeki ülkeleri kapsadığı gibi siyasi bakımdan Maveraünnehir ile Sicistan’ı sınırları içine almaktaydı. Sasaniler devrinde (M.S. 226,651) dördüncü iklimde gösterilirdi ve Eranşah’ın bir parçası idi…

Ebu’l Fazl Beyhaki Tarih-i Beyhaki adlı eserinde Horasan’ı Nişabur’dan idare edilen ve Güney-doğu kısmı doğrudan doğruya Gazne’ye bağlı bir toprakla hemhudut olan bir vilayet olarak belirtmektedir, der sayın Öztürk, Anadolu Erenlerinin Kaynağı Horasan adlı eserinde.

Öyle anlaşılıyor ki, Horasan tarih sürecinde çeşitli kavimlerin yönetimi altına girmiş, çıkmış… İran asıllı bir hanedan olan Sasaniler zamanında dört eyaletten birini teşkil etmiş ve bir askeri vali ile Merv’den idare edilmiş. Horasan’ın ünlü şehirleri şunlarmış: Nişabur, Herat, Merv er-Rud, Faryab, Talakan, Belh, Muhara, Badgis, Abiverd, Garcistan, Tus Serahs ve Gurgan.Daha sonra katılan Harezm ve Toharistan’ı da bunlara ekleyebiliriz. Sasani devrinde bu bölgenin Arap saldırılarına uğradığını izliyoruz.

Sayın Öztürk’ten naklen şu bilgileri vermekte yarar var:
“… Sasani yönetimi, Arap saldırılarına maruz kalınca onların çoğu gecici olarak bağımsızlıklarını kazandılar. O arada Sasani Horasan’ının doğusunda merkeleri Badgis ve Tuharistan olan düşmanları Heftalitler (AK Hunlar) ortaya çıktı. Belazuri’ye göre Herat, Badgis ve Puşeng, Ak Hunlardan olması muhtemel olan mahalli bir yönetici “azim” tarafından yönetiliyordu.” Ak Hunlar ve Persler arasında geleneksel bir düşmanlığın bulunduğu ve bunun Emviler devrinde de Horasan yöresinde devam ettiği belirtiliyor.

Araplar Hz. Ömer zamanında Horasan’da etkin olmaya başlıyorlar. Basra orduları ve Kufe orduları olmak üzere iki koldan Horasan’a baskınlar yapmaya başlıyorlar. Basra ordusu 651 yılında Nişabur’u ele geçiriyor. Ancak, Arapların Horasan’daki hakimiyetleri kolay olmuyor. Çünkü yerel yönetimler sık sık Ak Hunları, diğer Türkleri ve hatta Çinlileri yardıma çağırıyorlar ve Arap yönetimine karşı ayaklanıyorlar. Veee şimdi bizim açımızdan önemli vurgulamaya geldik. Bu kısmı Sayın Mürsel Öztürk’ün eserinden doğrudan alıntıyla veriyorum.
“…Bilhassa Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaşlar, Horasan’da Arap otoritesinin geçşemesine sebep oldu. Fakat 661-664 ( 41-44) yılları arasında Muaviye tarafından ikinci defa Basra ve Doğu bölgeleri valiliğine Abdullah b.Amir tayin edilince Abdurrahman b.Samura komutasındaki bir ordu ile Kabil alındı ve Blazuri’ye göre Belh itaat altına sokularak büyük Budist tapınağı Nevbahar yağmalandı.(45)665 yılında Ziyad b.Abih’in Basra ve Doğu valisi olarak tayin edilmesiyle Horasan’daki Arap hakimiyeti giderek kökleşmeye başladı. Emeviler zamanında Horasan ile Sistan’ın geniş topraklarında Arap hakimiyeti kuruldu. Ziyad zamanında Tuharistan’ı hakimiyet altına almak için mahalli yöneticiler ve Akhunlar ile mücadeleler verdiler. Bu amaca Er Rebi.Ziyad ve oglu Abdullah tarafından ulaşıldı. Bunlar Belh’ten Amu Derya’ya kadar olan toprakları ele geçirdiler. Ancak Akhunların tehdidi (91)710 de Kuteybe b.Müslim’in onların komutanları Tarkan Nizek’i ele geçirip öldürmesiyle ve Tuharistan’ın Türk yabgu’sunu esir almasıyla son buldu. Fakat bu olaylardan sonra bile Arap hakimiyeti güvenlikten uzaktı. Araplar II. yüzyılın (miladi) başlarında Merv’i askeri üs yaptıktan sonra sürekli bir şekilde Merv’in bazı bölgelerine yerleşerek yerli halk ile evlilik akralabalıkları kurmaya başladılar. Fakat bunlar arasındaki dayanışma, Türgeşler ve Sogdlular gibi düş düşmanların tehdidi karşısında bozulmaya başladı. Arap kabileleri arasında başgösteren ihtilafları Şam gibi uzak bir yerde bulunan Halife’nin kontrol altına alması zorlaştı.
“Emevi yönetiminin son 10 yılı, Arapların kabile savaşlarının artmasına sebep oldu. Bu durum Maveraünnehir’deki Arap hakimiyetinin gecikmesine sebep oldu. Bu konuda Al-Haris b.Sureydi’nin (116)734 yılında Tuharistan’da çıkardığı uzun süren isyanı örnek olarak verebiliriz. Buna sağmen Arap askeri birlikleri Horasan’a büyük gruplar halinde gelmeye devam ettiler. Öyleki tarihçi İbn Asam el Kufi’ye göre (112)731 yılında bölgede Müslümanların sayısı 40 bine ulaştı. Emevilerin son Horasan valisi Nasr b.Seyyar el-Kinani (120-130 /738-748 ) başka yönetim merkezi Merv olmak üzere Ebu Müslim-i Horasani’nin yönetimindeki abbasi davetinin yayılması tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bu hareket Hişam’ın halifeliği zamanında yerel nakibler yani Merv’deki Abbasi ailesi temsilcileri tarafından organize edildi ve hareketin başına 128 (746 ) yılında Ebu Müslim geçti. Ebu Müslim (130)748 yılında Merv’de yönetimi ele geçirince Nasr B.Seyyar Batıya doğru kaçmaya mecbur kaldı.

Abbasilerin iş başına gelmesinde Horasan’ıan desteği kesin olduğu için bölge ilk Abbasi halifeleri zamanında büyük bir ilgi gördü. Çok sayıda Horasanlı abbasilerin hizmetine girmek için Batıya göç etti. Bunlar arasında uzun yıllar Abbbasi yönetiminde vezirlik yapmış olan Belhli Bermeki ailesi de vardı. Bu durum Merv’in eski valisi Memun’un kardeşi Emin’e karşı (193) 813 ayılında halife olmasıyla Horasanlıların lehine daha da gelişti.

Tahiriler, 50 yıl kadar (205-259 / 821-873 ) Horasan’ı Abbasilerin sadık hizmetçileri olarak Horasan’a yönettiler. Bunlar , İranlı mevalilerin (Burada Nazenin olarak bir açıklama yapmakta yarar görüyorum. İki terime yer verelim. Arab-ı arefe =gerçek arap ve Arab-ı mustaareb= Araplaşmaş Arap. İslamın ilk devirlerinde, önce Arap sonra müslüman olmak söz konusuydu, yani Arab-ı Müsteaareb olur, sonra müslüman olurdunuz. Bu durumda Arap kökenli olmayan ama Araplaşmış müslümanlara da “mevali” denirdi. O zamanlar İslam’ı bir kavim dini gibi görmeyi yeğlemekteydi Araplar. Dolayısıyle Arap ve islam olmak ile, Arap olmayanın islam olması aynı sınıflamada yer almıyordu. İlk üç halife devrinde de vurgulama böyleydi. İslamı evrensel yorumuna kavuşturan Hz.Ali oldu. Dolayısıyle daha önce fırsat bulup söyleyebildim mi bilmiyorum ama, Hz.Ali’nin islamın farklı kültürleri kucaklamasında ve özgürce kucaklamasındaki rolü çok büyüktür. Belki de Ser Çeşme olması bundandır. Daha sonra göreceğiz, Türklerin de bu olaydaki rolü büyük. Yani islam ordularında etkin hale gelerince, aradaki sınıflaşmayı (kavim dini oluşu) kaldırıyorlar. Burada küçük bir çözümleme yaparsanız, Ali’nin söylemlerini Türklerin eylemlerinin ne kadar desteklediğini görebilirsiniz. Nazenin…)Cümleyi baştan alalım: “Bunlar , İranlı mevalilerin Araplaşmış bir ailesine mensuptular ve mensuplarından birisi, Horasan’da Abbasi da’isi Süleyman b.Kesir el-Huazi’nin sekreteriydi. El-Memun’un generallerinden birisi olan Tahir Zu’l-Yeminneyn, 205 (821) yılında Horasan ve Doğu eyaletleri valiliğine getirildi. Tahiriler, Hazar sahillerinde gelişme göstermiş olan Şiilere ve bu devirde İran topraklarını kasıp kavuran dini ve sosyal karakter taşıyan heteredoks akımlara (bir parantez… demek ki heteredoks ile tanımlanmaya çalışılan bakış açısı ki bu ne Şii ne Sunni olan ama kendine özgü bir kültürel harman niteliği taşıyan yorumlar olarak anlaşılabilir, ileride bunun biz Alevi teriminin açıklanmasında da kullanıldığını göreceğiz… buralarda etkinleşmiş ki kasıp kavurduğunu yazabilmişler… Nazenin…) karşı Sunni mezhebin ve kurulu sosyal düzenin aktif savunucusu idiler. Tahiriler zamanında Horasan ekonomik ve kültürel açıdan büyük bir gelişme gösterdi. Abdullah Tahir’i (213-230/828-845) su kullanım hakları ve Horasan’ın büyük bir kısmında sulama için kullanılan su kanallarının yönetimi hakkında bir kitap yapılmasını sipariş ederek bölgesinin kalkınmasında çaba sarf ederken görüyoruz. Onun bu konuda hazırlattığı Kitabü’l-Kuni, Gazneli tarihçi Gerdizi’ye göre iki asır sonra bile kullanılıyordu. İslamiyetin ilk yıllarında ekonomik ve sosyal açıdan iran’ın batı bölgelerinden geri olmasına rağmen Horasan, tarım alanındaki gelişmesi devam etti.”

Evet, buraya kadar görüyoruz ki, Horasan bölgesi islam’ın ilk dönemlerinden başlayarak cazip bir yayılma alanı haline gelmiş. Daha ilk başta da yerli halk arasında Türk nufus yaygınmış. Ancak, iktidar bir süre Sasani’lere sonra Araplara Emevilere geçmis. Bu dönemde de buraya sünni bakış gelip yerleşmiş. Ancak sadece sünni bakış gelip yerleşmemiş. Öyle anlaşılıyor ki, bu dönemde İsmailiye bakışı da burayı etkilemiş, hatta sufizmin bayağı etkin bir şetkilde burada geliştiğini de görüyoruz. Hatta heteredoks adı altında mistik yapılanmanın da bayağı etkin olduğu görülüyor.

Şimdi bu konuda neler yazılmış onlara bir göz atalım. (Etnosantrik bakış açısının her zaman yazılara yansıdığını da unutmayalım. Belki bizim yazılarımıza da…Nazenin…)

“… Horasan’ın din alimleri, Şafi, Eş’ari, Mutezile ve Kerrami gibi ehl-i sünnet mezhepleri arasında büyük bir itibara sahiptiler. Şiiliğin aşırı ucu olan İsmaililer, Horasan’ın bazı yerlerinde destek bulmuşlar, Horasanlı mistik ve münzeviler, Sufiliğin gelişmesinde büyük bir rol oynamışlardır…
Sasani hanedanı, Kuzey’den gelen saldırılar ve içerden disiplinden çıkmış Türk komutanlarının isyanıyla (burada da Nazenince bir hatırlatma yapmakta yarar görüyorum. Arap Emevi dönemi’nde Horasan bölgesinde Türkler yoğun. Bunlar doğuştan asker gibi yetiştirilen bir millet. İyi ata biner, silah kuşanır, kendine yeterli bir de üstelik sözüne sadık kişiler olarak biliniyorlar. İşte bu yüzden özellikle Abbasi döneminde Halifeler bir akıllılık etmişler Türkleri orduya yani islam ordusuna almışlar. Bunlar da meziyetleri ve sadakatleriyle çabucak üst kademelere yükselmişler. Onlar bu komutanları kendi hilafet ve otorite kavgalarında yenişmek üzere kullanırlarken zaman gelmiş kumandanlar başkaldırıp kendileri otoriteyi ve dizginleri ele geçirmeye başlamışlar, özetle böyle bir durum var. Bunu da işleyip anlatan eser bulmak oldukça zor. Çünkü iş bizim Türk tarihçilere düşecek ama, ya henüz sıra buralara gelmedi, ya sayıları yetmiyor…. hep başka kaynaklara muhtaç kalıyoruz. O zaman da etnosantrizmin etkisiyle gözlükler onların bakış açısını yansıtıyor, vurgulama farklılaşıyor… Bu kadarını not olarak size aktarmak istedim ki, orada başkaldıran komutanlar falan denilince neden ve niçinler biraz açıklansın…Nazenin…)IV. (X.) yüzyılın sonunda yıkılınca Horasan, Gazneli (Türk’tür bunu da hatırlatalım…Nazenin…) hanedanının eline geçti. 384 (994) yılında Gazneliler yönetimin kurucusu Sebüktekin Belh ile Horasan’ın doğu bölgelerinin yönetini eline aldı. Oğlu Sultan Mahmud 388 (998) yılında Gaznelilerin yönetiminde 40 yıl kalacak olan bütün Horasan bölgesindeki hakimiyetini pekiştirdi. Horasan’ın zenginleri Gaznelilerin savaşlarına maddi destek sağlamaya çalıştılarsa da memurlarının baskısı ve kıtlıklar sultanların yönetinini halkın gözünden düşürdü. Bu yüzden Nişabur ve diğer şehirlerin halkı 428-431 (1037-1040) yılları arasında Selçuklu hanedanının yönetiminde bulunan Oğuz Türklerine boyun eğmeye zorlandı. Selçukluların 431 (1040) yılında Gaznelilere karşı Dandanakan’da kazandıkları zafer, Gaznelilerin, Büyük Horasan’da bedahşan’ın batısında ve Afganistan’ın dağlık bölgesinin orta kısımlarında sıkışıp kalmalarına sebep oldu.

“Selçuklu sultanları yönetiminde hanedanın kurucusu Tuğrul Beğ başkentini Nişabur’dan Rey ve Isfahan’a taşımış olsa da Horasan,imparatorluğun önemli bir eyaleti olarak kalmıştı. Başlangıta Horasan ve Doğu bölgeleri, oğlu Alp Arslan ile torunu Melih Şah zamanında imparatorluğun en parla dönemlerini yaşadığı Tuğrul beyin kardeşi Çağrı Bey tarafından yönetildi. Sultan Sencer zamanına kadar bu hanedan zamanında Horasan’ın kültürel hayatında önemli gelişmeler oldu. Bu hanedanın ünlü veziri Nizamü’l Mülk’ün kurduğu Nizamiye medreseleri olarak anılan dokuz medresenin dördü, Nişabur, Belh, Herat ve Merv gibi Horasan şehirlerine kuruldu. Oğuzların İran’a güçünün bir sonucu olarak Türkmenler sürüleriyle birlikte Horasan’ın kırsal alanlarına gelerek oralarda kendilerine uygun otlaklar buldular. Selçuklu yönetimi bu Türkmenlerin ve Oğuzların menfaatlerine kayıtsız kalınca Sultan Sencer’in yönetiminin sonlarına doğru, onların çıkardıkları isyan sonuncunda 548 (1153) yılında Sultan iktidardan uzaklaştırılarak esir alındı.

618 (1221) yılında vuku bulan Moğal saldırısından önceki 10 yılda Horasan muhtelif Oğuz beyleri ile eski Selçuklu genaralleri tarafından yönetildi. Sonra VII. (XIII.) yüzyılın başlarında Harezmşahlı Alaaddin Muhammed’in rakibi Gurluları yenmesine kadar Gurlular ile Harezmşahlılar arasında iktidar mücadelesine şahit oldu.”….

Şimdi bu bilgilerimizi biraz daha pekiştirelim. Bu sefer de Prof. Dr. Belkıs Temren’in Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu adlı kitabından yararlanarak ve Nazenince yorumlar yaparak birkaç bilgi sunacağım.

“Siyasal açıdan Türklerin İslam devletlerinde güç kazanması daha çok savaşçı becerileri ve sözlerine güvenilir insanlar olmaları ile ön plana çıkmıtır. Genellikle, en batıda yer alan üç beyliklerine batıya ilerleme ve özellikle İstanbul’u alma çabalarıyla sürekli akınlar yapıldığı için Türkler yerleştirilmiştir.

Prof. Belkıs Temren kitabında Oğuz Ünal’ın Türkiye Tarihine Giriş ve Horasan’dan Anadolu’ya adlı kitabından şu alıntıya yer vermiş. Aynen aktarıyorum:
“Abbasiler Hilafeti elde edince Anadolu fetihlerine ve Rum gazalarına büyük bir ehemmiyetle devam olundu. Halife Mehdi, suguur vulayetlerine Horasan ve Maveraünnehir’den getirilen yeni birlikleri yolladı ki, bu birliklerin büyük bir kısmını Türkler teşkil ediyordu. Türkler’in şecaati ve askerlik kabiliyeti malum olduğu için, bu birliklerin ardı kesilmedi. Esasen Halifenin hassa ordusu da Trk birliklerinden teşkil edilmişti. Gerek bu şekilde Hilafer ordusuyla ve gerekse gönüllü olarak kendiliğinden gelen bu Türk birlikleri, Tarsus, Misis, aynzarba, Adana, Maraş – Göynük, Malatya, Dayarbakır, Silvan, Ahlat, Malazgirit ve Erzurum gibi serhad şehirlerine yerleştirildi. Bu suretle Anadolu’nun güney ve doğu kısımları kısmen Maveraünnehir Türkleri tarafından iskan olunmuştu. Halife Mehdi’nin halefleri zamanında ve bilhassa Halife harun el-Reşid ve oğulları Halife Me’mun ve Halife Mu’tasım zamanlarında, özellikle 9. yüzyılın ilk yarısında bu Türk nufus fevkalade arttı. Halife Mu’tasım zamanında Türk ordusu Halifenin esas ordusu olarak teşekkül ettiğinden daha sonra Anadolu gazalarına memur edilen emirler de taii olarak Türk beylerinden ve komutanlarından seçildiler”.

Nazenince bir yorumu burada eklemekte yarar var. Dikkatinizi çekmek istediğim nokta, Hem Horasan bölgesinin hem de Anadolu’nun tarihin çok uzun bir sürecinde diğer bazı gruplarla birlikte ama yoğun bir şekilde Türk nufusun yerleşim alanı haline gelmiş olması, bu kültürle yoğrulması söz konusu. Bazı devletler, hükümdarlar birbirleriyle savaşsa bile bakıyorsunuz ikisi de Türk. Öyle çok bölünmüş iktidar odağı var ki, çoğu zaman birbirleriyle de savaşmışlar… Burada önemli olan gelenek görenek, örf adet gibi temel kültürel değerlerin iktidar savaşları sürdürülüp, iktidar el değiştirse bile yörede ne kadar eskiye dayanarak yerleşmiş olduğunun farkına varılması.

Yine Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu kitabına dönelim.
“Siyasal tabloya baktığımız zaman Emeviler devrinde Emevilerin milliyatçi islamcılık politikası nedeniyle İslam devletlerinin çeşitli kademelerinde görev alan Türklerin sayısının çok az olduğu görülmektedir. Daha sonra Türklerin desteğiyle Abbasiler hakimiyeti ele geçirirler. Ancak, Abbasiler de milliyetçilği ön plana geçirmekte Emevilerden aşağı kalmazlar ve kendilerinden olmayalanlara karşı zulüm ve baskı yapmaya başlarlar. Bu arada Abbasilerin, iktidar için kendi iç çekişmelerinde savaşçı olarak ün salmış ve sözüne sadık oldukları bilinen Türklerden yararlanma çabaları, türkleri, İslam devletlerinde ilk kez iktidar kapılarına getirmiştir. …
İslam devleti Emevi Hilafeti zamanında, çeşitli milletleri içine alan büyük bir imparatorluk haline gelmişti. Ancak devlet kan bağı ile birbirine bağlı olan sosyal bir sınıfın (Arapların) meydana getirdiği hakimiyet esasına dayanıyordu. İSlamiyeti kabuletmiş olan ARap olmayan unsur yani Mevali, devlet işlerine nufuz edemediği gibi, iktisadi ve içtimai bakımlardan da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. arap olmayan unsurların bu hoşnutsuzluğundan istifade eden Abbasiler uzun ve kanlı bir ihtilalden sonra Emevileri bertaraf ederek Hilafeti ele geçirdiler. İslam devletinde Emevilerin yerine Abbasilerin geçmesi yalnız basit bir hükümet darbesi ve bir hanedan değişmesi değil, aynı zamanda İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. İhtilalle beraber Araplar ve bilhassa Suriyeliler için hakimiyet devri sona ermiş oluyordu. Arap unsur ve Mevali arasındaki fark oradan kalktı ve hatta Mevali, arap unsura karşı üstünlük bile kazandı. Arap olmayan unsurlar, özellikle doğu eyaletleri halkı ve Horasanlılar, Abbasilerin iktirada gelmelerinde oynadıkları rolden ötürü, devletin idari ve siyasi makamlarını paylaştılar. ..”

Özetle belirtmek gerekirse, Türk’leri devlet hizmetinde ilk olarak kullanan, Halife Mansur olmuştur. Ancak, Türkler’in Hilafet ordusu içerisinde etkin şekilde ve sistemli olarak görevlendirilmesi ilk olarak Halife Me’mun zamanında gerçekleşiyor. … Horasan’da bulunduğu sırarada yakından tanımak imkanını bulduğu ve oldukça iyi münasabetler kurmuş olduğu Türkler, İslam imparatorluğu içinde Arap ve İranlı unsurların nufuzuna karşı çıkabilecek yegane kuvvet olup siyasi tecrübeleri ve askeri kabiliyetleri bakımından da İmparatorluk içinde bir denge unsuru olabilirlerdi. Bu şekilde Halife Me’mun Türkleri sistemli olarak orduda görevlendirmeye başlamış ve hatta bunu bir devlet politikası haline getirmişti…. Bu siyasete Halife Mu’tasım zamanında daha etkin bir şekilde devam edildi… Mu’tasım Halife olduktan sonra ilk icraatından itibaren ordunun başına ve devletin mühim siyasi ve idari görevlerine pek az istisnasıyle daima Türkler’i getirmiş ve bütün önemli faaliyetlerini Türkler vasıtasıyle başarmıştır.”

Mu’tasım zamanında başkent de yer değiştirir. Samerra’ya taşınır. Burada tam bir Türk yerleşimi oluşur. Kışlaları, çarşılarıyla… ve İslam İmparatorlugunda Türklerin İktidar Devresi’nin başlangıcı kabul edilir.

Bu bilgileri harmanladığımız zaman özetle şunu şöyleyebiliriz.
Horasan yöresinde Türk kültür ve gelenekleri mevcut. Horasan yöresi insanları Arap kökenli olmaksızın müslümanlıkla tanışıyorlar, sünni gelenekle bu devirde tanışıyorlar ve önceleri ikinci sınıf muamelesi görüyorlar. İsmaili ve Şii gelenek belirli bölgelerde etkinleşiyor. Sufizim yörede gelişiyor. Türklerin ordu içinde asker olarak kullanılmaları ve iktidar kazanmalarıyla başkent değişiyor. Etkinlikleri çoğalıyor ve artık Arap milliyetçiliği etkin olamıyor. Din evrensel yorumuna kavuşuyor.

Türklerin İslamiyet ile tanışmalarına burada değinmişken, şunu da vurgulamakta yarar var. 940 yılında Karamanlılardan Saltuk Bugra Han islamiyeti kabul ediyor. Bu durum da Türklerin İslamlaşmasını hızlandırıyor. Ancak, Türkler İslam öncesi geleneklerini tümden bırakmıyorlar. Bir sentez yapıyorlar. İslamın temel özelliklerini alıp kendi gelenek, görenek ve adetleriyle harmanlıyorlar. Mistik oluşumlar bu geleneklerin sürdürülmesine daha fazla olanak sağladığı için de bu tür oluşumların Türkler arasında daha bir makbul kabul edildiğini görüyoruz.

Horasan yöresi ile ilgili olarak da bir noktayı daha vurgulamakta yarar görüyorum. Horasan çağının bilim merkezi şekline dönüşüyor. Doğu ile batı kültürlerinin bir sentezinin yapıldığı alan şeklinde burası. Örneğin Yeni Eflatuncu felsefe İskenderiye ve Suriye okullarında yoğun bir şekilde işleniyor. Sonra 529 yılında Atina okulunun kapatılmasıyla kaçan bilim adamları Horasan’a sığınıyorlar. Yani Horasan bölgesi bilimsel, felsefi düşüncenin kalbi olarak atıyor…

Böyle bir harmanlamada Horasan Erenleri yetişiyor…

Horasan’dan Anadolu’ya göç konusuna da değinelim.
Bu göçün temel iki nedeni var:
1- Kıtlık.. (1011 yılında doruk noktasına varan bir kıtlık yaşanıyor. Çok büyük bir kıtlık dönemi yaşanıyor. Su kaynakları kuruyor, tarım yapılamıyor… insanlar fakirleşiyor… fakirleşen halk geçim derdine düşüyor… vergiler yüksek geliyor… Sosyal adaletsizlik artıyor. Hayat koşulları zorlaşıyor…Hak göçe zorlanıyor…)

2- Moğol İstilası… (Moğol istilası 1221 yılında Cengiz Han’ın damadının öldürülmesi üzerine kızı ordularıyla gelip öc alıyor. Tam bir katliam yaşanıyor. Öylesine kızgınlıkla hareket ediyorlar ki, taş taş üstünde, baş gövde üstünde bırakmamacasına…. Bu da dalglar halinde, bezmiş halkın göçetmesine neden oluyor…

Bu tarihlerden önce de Anadolu’ya göçler var. Her zaman belirli nufus oynamalarına sahne olmuş bu topraklar… Ama yurakarıda saydığım iki etken yaklaşık dönemlerde ortaya çıkıyor ve bunlar Horasan Erenleri dediğimiz kitlenin zeminini oluşturan halkın ve bu dervişlerin de göçlerinde etken… işte bu nedenle vurgulamak istedim… Nazenince…

Bugünlük bu kadar…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

13 Ocak 2007 Posted by | Sorular-Yanıtlar | 2 Yorum

Teşekkür ederim… 10.000 ziyaretçi sınırını geçtik…SORULAR-YANITLAR Sınıflaması başlıyor…

images-2.jpg
Daha önce ilan etmiştim. Şimdi sıra sözümü tutmaya geldi. 10.000 ziyaretçi girişini aştık. Yeni bir sınıflamaya başlıyoruz. SORULAR-YANITLAR…

Burada soruları her ne kadar ben oluşturacak olsam da, eğer sizlerin de özellikle gündeme getirilmesini istediğiniz sorular varsa bunları “yorum” başlığı altında bana iletirseniz, ben de bu sorulara ve tabii yanıtlarına yer vermeye de çalışırım.

Sitemizin tamamen bir kişinin çabası ve deneyimi sınırlarında oluşturduğumuzu hatırlatmak isterim. Bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum ve elimden geleni yapıyorum. Bazen bayağı uzun süreler hazırlık yapmam ve bu iş için zaman ayırmam gerekiyor. Okunduğunu gördüğüm için bunu olanaklarım dahilinde severek yapıyorum. Demiştim ya, SEVMEK vermektir. KARŞILIKSIZ VERMEKtir hem de… Karşılık bekleyerek olursa YATIRIM olur diye… Asıl adımı kullanarak değil de bir rumuz ile (Nazenin) yazmamın nedeni ise, verdiğimin herkesçe rahat ve huzur içinde alınmasını sağlamak. Bana kimsenin kendisini borçlu hissetmemesini sağlamak. Telif hakkı olan bir yazıyı size aktarmışsam eğer buradan bir alıntı yapacaksanız, o zaman kaynağını da belirtiyorum zaten, siz de mutlaka yazarı kaynak göstermelisiniz. Bu hassasiyeti koruyacağınızdan eminim. Ama, sizlere burada Nazenin olarak aktardığım veya özetle aktardığım bilgiler çoğu zaman benim dağarcığımın süzgecinden geçen bilgilerden oluşuyor. Ya da falancanın eseri ışığında, ondan yararlanarak özetlenmiş oluyor. Bunları da belirtiyorum. Sizlerin de bilgiyi kullanırken bu hassasiyeti göstermenizi rica ediyorum.

SORULAR-YANITLAR bölümünde Alevi-Bektaşi kültürü hakkında bazı bilgileri kısa, özlü bir şekilde aktarmaya çalışacağım. Bunu yapmak için ben de epey “ödev yapacağım” öyle görünüyor. Umarım yeterince aydınlatıcı olur.

Teknolojiyi kullanmak konusuna gelince, öyle çok da becerikli ve bilgili değilim bu konuda, yani acemiyim. Ama, elimden geleni yapıyorum. Bazı eksikler, düzensizlikler olabiliyor. Örneğin sınıflamalar, sistematik vb. gibi konularda… Ya da grafik, müzik vs. desteği konularında… Ancak, öğrenebildiğim kadarıyla başarmaya çalışıyorum. Hiç yoktan iyidir, diye düşünerek de olduğu kadarını yansıtıyorum. Çünkü herşey zaman istiyor… Gün de hala 24 saat… KOCAPAPUÇLU günü biraz uzatsa, 30-40 saate çıkarsa, söz size 24 saatin üstü hep sizin olacak::)))…

Siteye şöyle bir bakınca, Uzak Doğu’dan Güney Amerika’ya hatta Avusturalya’ya uzanan şekilde sitemizi ziyaret edenler olduğunu görüyorum. Ancak çok büyük bir yoğunluğun Türkiye ve Avrupa sınırları içinde olduğu görülüyor.

Hadi şimdi çağımızın teknolojik nimetlerinden yararlanarak siz can kardeşlerle bilgi paylaşalım.
Gününüz aydınlık, gönlünüz sevgi dolu olsun…
Nazenin…

13 Ocak 2007 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın