Düşünce Denizi

Bektaşi Nefesleri- Rıza Tevfik’ten…

Nefesler sınıflamasının ilk örneklerinde Rıza Tevfik’ten iki nefes sunmuştuk. Ancak hayatı hakkında pek bilgi vermemiştik. Şimdi bu eksiğimizi tamamlayalım. Yrd. Doç. Dr Abdullah Uçman’ın Rıza Tevfik adlı kitabından yararlanarak sunuyorum.

1869 yılında kış ayında Edirne’ye bağlı Cisr-i Mustafa Paşa kasabasında dünyaya gelir. Babası Debreli Hoca Mehmed Tevfik efendi diye tanınır. Sion Mektebinde hocalık da yapar. Annesi ise Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’da bir onağa satılmış olan Münire Hanım’dır. Rıza Tevfik ilk çocuklarıdır. Rıza önce babasının ders verdiği okula gider, sonra Beylerbeyi ve Davutpaşa rüştiyelerine devam eder. Ancak babası İzmit’e savcı olarak atanınca, eğitimi yarım kalır. İzmit’teki sıtma salgınında annesini yitirir. Henüz 10 yaşlarındaki çocuk Rıza bu durumdan çok etkilenir. Gelibolu’ya döner. Bu annesiz dönem onun anılarında “çocukluk cenneti” adıyla yerini alır ve hep hüzünle hatırlar.

1883 yıllarında babası Rıza’yı iyi bir eğitim alması gerektiği düşüncesiyle İstanbul’a getirtir ve Galatasaray Sultanisi’ne verir. Ancak Rıza derslere gereken önemi vermez. Üst üste iki yıl sınıfta kalır, okuldan ayrılır ve Gelibolu’ya döner. Bir süre burada oyalanır, sonra birden okuma hevesine kapılır ve yakınlarının yardımlarıyla Mekteb-i Mülkiye’ye 1885 yılında girer. Onun şekillenmesinde bu okulun rolü büyük olur. Çünkü, Mülkiye iyi hocalarıyla ünlüdür ve özellikle Recaizade Ekrem’in önderliğini yaptığı bir edebiyatçılar nesli yetişmektedir burada. Ali Kemal, Ali Rıza, Ali Seydi, Ali Ferruh gibi yazar, şair kadrosunu oluşturacak sınıf arkadaşlarıyla burada tanışır. İşin ilginç tarafı, burada Darwin’in ve Büchner’in eserleriyle de tanışır.Faaldir, hem şiirler, yazılar yazmakta hem de bir yandan öğrenci hareketlerine katılmaktadır. Bir gün bir ispiyonlama sonucu disiplin cezası alır ve yine tahsil hayatı kesilir. Tam bu sıkıntılı döneminde babasını da kaybeder. Sonra Tıbbiye-i Mülkiye’ye kaydolur. Huylu huyundan vaz geçer mi! Burada da rahat durmaz ve dahiliye subaylarından birine karşı gelmekten dolayı okuldan kovulur. Araya girenler olur, affolur. Derken, Sirkeci taraflarındaki kahvehanelere takılıp buralarda siyasi konuşmalar yapmaya başlar. Bir gün “hürriyet, adalet ve hükümet şekilleri” üzerine yaptığı konuşmaların ispiyonlanması sonucu kendini hapiste bulur. Yine bir paşa aracılığıyla kurtulur, eğitimine devam eder. Akrabaları bakar ki Rıza uslanmayacak, onu evermeye karar verirler. Öncülük ederler ve Darülmuallimat Müdiresi Ayşe Sıdıka Hanım’la 1894 yılında evlendirilir.

Hayatı hiç de tekdüze değildir. Ancak 1897 yılında Tıbbiye’den mezun olur ama haylazlıkları yüzünden diplomasına el konulmuştur. Neyse ki, sonunda Karantina İdaresi’nde işe başlar. Felsefi çalışmalar yapmak ve oluşturduğu olumsuz intibaı unutturmak ister, Avrupa’ya gitmek üzere bir gemiye biner, yine haber kuşları uçar ve ispiyonlanma sonucu Çanakkale’den geri döner. Artık hem Karantina İdaresi’nde hem de İstanbul Gümrüğü Ecza-yı Tıbbiye Müfettişi olarak çalışmaktadır. 1903 yılında eşini kaybeder ve ardından ikinci eşi Nazlı Hanım’la evlenir. 1907 yılında Said Halim Paşa ve Manyasizade Refik Bey’in ısrarlarıyla o sıralarda gizli gizli faaliyetlerini sürdürmekte olan Ittihad ve Terakki cemiyeti’ne girer. 1908 temmuz ayında Selim Sırrı Tarcan ile beraber II. Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde İstanbullulara meşrutiyeti öven nutuklar vermektedir. Sonçta Edirne mebusu olarak meclise girer.

Burada da uslu durmaz. 1912 de İttihat Terakki’deki muhaliflerce kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na girer. Yaptığı konuşmalar üzerine hapsedilir. 1913 ‘te de seçim konuşması yaparken eski arkadaşları tarafından iyice dövülür. Seçilemez. Bir süre politikadan uzak kalır. Felsefeye ağırlık verir. Dergilerde şiirleri, yazıları yayımlanır. Aslında epeydir yayımlanmaktadır. “Feylesof Rıza” olarak tanınır. Servet-i Funün edebiyatının kuruluş yılları olan 1895’ten itibaren devrin edebi dergilerinde Abdülhak Hamid tesiri altında aruz vezniyle şiirler yayınlamıştır. Ama asıl şöhretini 1913’ten sonraki şiirleriyle kazanır. Bu tarihler Milli Edebiyatın oluşum devirleri diye bilinir. Bu dönemde, hece vezni ile ve oldukça sade, akıcı, anlaşılır bir Türkçe ile yazmaya yönelmiştir. 1914×18 yılları arasında politikadan uzak yaşayarak felsefe dersleri de verir.

Mütareke imzalanır ve Tevfik Paa kabinesinde Maarif nazırı olarak yeniden politikaya döner. Damad Ferit Paşa kabinesinde iki kez Şura-yı Devlet Reisliğine getirilir. 1919-1920. Bir yandan da Darülfünun Edebiyat Fakültesinde felsefe ve estetik dersleri vermektedir. 1919 ‘da paris’te toplanan sulh konferansına önce müşavir daha sonra murahhas aza olarak talmıştır. Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920 ‘de imzalanır ve bu heyette Rıza bey de yer alır. Buna Darülfünun talebeleri büyük tepki yaparlar ve Cenab Şahabeddin, Ali Kemal, Hüseyin Daniş ve barsamyan Efendi tepki olarak 1922’de darülfünün’dan istifa ederler. Bazı fikir ayrılıklarını ileri sürerek tam bu sıralarda Anadolu’da oluşmakta olan Milli Mücadele’ye de karşı çıkmıştır. 1922 yılında yurdu terk eder. Sevr’i imzalaması yüzünden “Yüz Ellilikler” listesinde yer alır.

Ürdün Kralı’nın daveti üzerine Orada Divan Tercümanlığı ve Sıhhiye ve aşan-ı Atika müdürlüğü görevlerinde çalışır. 1928 yılında Amerika’da bulunan çocuklarını ziyaret eder, burada konferanslar verir. 1934 ‘te lübnan ‘a yerleşir. Sakin bir dönem geçirir. Bu arada 1939 yılında “Yüz Ellilikler”i affeden bir kanun çıkar ve 1943’te yurda döner. 1949 yılına kadar gazetede felsefe , edebiyat yazıları yazar. 30 aralık 1949 da ölür ve Zincirlikuyu Asri Mezarlığında defnedilir.

Hayatının dönemleri yazılarına, eserlerine de yansımıştır. Annesini kaybettiği dönemden 1913 lere kadarki dönem kötümser bir dönemini oluşturur. Bu dönemde eserlerinde isyan ve inkar ön plandadır. 1913’den Sevr anlaşmasına kadarki dönemi aslinda en verimli dönemlerinden biridir. Bektaşi felsefesiyle de yoğrulmuş olan bu dönemde felsefi olarak işlediği konular daha iyimser, uzlaşmacıdır. Ancak Sevr anlaşmasını imzalayan heyette bulunması onun hayatını tekrar değiştirir. Yurt dışında geçirdiği ve tekrar yurda döndüıü son dönem yeniden kötümserliğe büründüğü dönemi yansıtır.

Birçok dergi ve gazetede sürekli yazılar yazmıştır. Bunların dışında kitap olarak yayımlanan eserleri arasında şunlar yer almaktadır: Textes Houroufis 1909, Felsefe Dersleri 1914, Mufassal Kamus-ı Felsefe 1914×1919, Abdülhak Hamid ve Mülahazat-ı Felsefiyesi 1918, Rubaiyat-ı Ömer Hayyam 1922, Serab-ı Ömrüm 1934, Tevfik Fikret 1945, Ömer Hayyam ve Rübaileri 1945, Serab-ı Ömrüm 1949.

Evet, size hayatı çalkantılar ve aykırılıklar ile dolu, kalıbına sığmayan, kimi zaman doğru, kimi zaman yanlış işler yapmış olmanın çalkantılarını yaşamış ama edebi yönü çok kuvvetli bir edebiyatçımızı tanıtmaya çalıştım.
Yazdığı nefesler içinde çok güzelleri olduğunu gördüğüm için bazılarını sizlerle paylaşmaya çalışcağım. Aslında Rıza Tevfik’in hayatını biraz da detaylarıyla vermek istedim çünkü bugün dahi hayatımızı etkileyen çok önemli bir dönemin tarihi hakkında bize bilgi veriyor.

Bektaşilerin hemen hemen tümü Cumhuriyet’e ve ülkenin bağımsızlık mücadelesine Atatürk’ü destekleyerek katılmış olmalarına rağmen, nefesleri böylesine güzel dile getirebilen ve Bektaşi felsefesini tanıdığını düşündüğümüz aydın bir kişi nasıl oluyor da Sevr’i imzalayan heyette yer alabiliyor! Bu tam bir çelişki. Ancak Feylesof Rıza’nın zaten bütün hayatı çelişkilerle dolu, kaynayan bir kazan gibi geçmiş… Duyguları da fırtınalar halinde esmiş…
Şimdi eserlerinden birkaç örnek daha verelim…

Çok güzel iki nefesini “nefesler” bölümümün ilk başlarında sunduğumu hatırlatarak şimdi üçüncüsünü sunuyorum.

DİNLE İMANIM!

Dervişlik özüne hakim olmaktır,
Esir-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip hakkı bulmaktır
Keşkül, teber, asa , tığ, şiş değildir.

İbadet namına kalkıp oturma,
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma,
“Yahü!” “Yahak!” diye köpürüp durma
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.

Sırr-ı hakikatı gönülden öğren,
Gönüldür aşk ile didarı gören,
Ariff-i agaha o zevki veren,
Beng ü bade, afyon, haşiş değildir.

Dünyada cennete girenler varsa,
Vech-i Hakk’ı ayan görenler varsa,
“Enelhak” sırrına erenler varsa,
Sarhoşluk yüzünden ermiş değildir.

Boz yılanı tuttu, çivi yuttu erler,
Pirimiz duvarı yürüttü derler,
Keramet olsa da böyle hünerler,
İnsanlığa yarar bir iş değildir.

Keramet umma hiç necef taşındn,
Ayrılma insandan, öz kardaşından,
Hakk’ı göremezsin bağlar başından,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.

Mamürede doğar, manevi insan,
Terbieyle büyür, kudret-i iman,
Senin aradığın nimet-i irfan,
Yaban yerde biter yemiş değildir.

Ham ervah her yerde var yığın yığın,
Nedir onlar ile verip aldığın?
Uzlete mail ol, gönlüne sığın,
Cihan gönül kadar geniş deildir!

Rıza‘dan himmet al, berzahta kalma,
Serden geçmedinse ummana dalma,
Dervişlik sözünü ağzına alma,
Demir leblebidir, kişniş değildir.

Yarin bir baska Rıza Tevfik nefesinde buluşmak üzere…
Nazenin…

Reklamlar

10 Ocak 2007 - Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: