Düşünce Denizi

Bektaşi Nefesleri- Seyfullah erenlerden…

Bu aşk bir bahr-i ummandır, buna hadd ü kenar olmaz
Delilim sırr-ı Kur’andır, bunu bilende ar olmaz

Süregeldik ezeliden, pirim Muhammed, Ali’den
Şerab-ı La-yezaliden içenlerde humar olmaz

Eğer aşık isen yare, sakın aldanma ağyare,
Düş İbrahim gibi nare, bu gülşende yanar olmaz

Kıyamazsan baş ü cana, uzak dur girme meydana
Bu meydanda nice başlar ,kesilir hiç soran olmaz.

Hakk ile Hak olanlara, kendi özün bilenlere
Dost yolunda ölenlere, kan bahası dinar olmaz

Bak şu Mansur’un işine, halkı üşürmüş başına
Ene’l Hakk’ın firaşına düşenlerde tımar olmaz

Seyfullah özünde mesttir, pirinden aldığı destdir,
Divane- ra kalem nist’dir, ne söylese kınar olmaz.

20 Şubat 2007 Posted by | Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri-Şahi’den…

Kurbanlar tığlanıp gülbank çekildi
Gaflet uykusundan uyana geldim
Dört kapu sancağı anda dikildi
Üryan büryan olup meydana geldim

Evvel eşiğine koydum başımı
İçeri aldılar döktüm yaşımı
Erenler yolunda gör savaşımı
Can ü baş koyarak kurbana geldim

Ol demde uyandı batın çerağı
Üç adım ileri attım ayağı
Rehberim boynuma bendetti bağı
Koç kurban dediler emana geldim

Dört kapu selamın verip aldılar
Pirin huzuruna çekip geldiler
El ele, el Hak’ka olsun dediler
Henüz masum olub cihana geldim

Pirim kulağıma eyledi telkin
Şah-ı Velayet ‘e olmuşuz yakin
Mezehebim Cafer-i sadık-ul-metin
Allah dost Eyvallah peymana geldim

Özüm darda yüzüm yerde durmuşum
Muhammed Ali’ye ikrar vermişim
‘Sekahüm hamrin’anda görmüşüm
İçip kana kana mestane geldim

Yolumuz on İki İmam’a çıkar
Mürşidim Muhammed Ahmed-i Muhtar
Rehberim Ali’dir, sahih Zülfikar
Kulundur ŞAHİ ya divana geldim.

20 Şubat 2007 Posted by | Nefesler | 1 Yorum

Sevgi ve özgürlük üzerine …

sari-gul.jpg

İnsanı insan yapan en önemli özelliği nedir?

Düşünen varlık olması değil midir? Düşünen insan, özgür insandır.

Olaylar üzerinde düşünür, araştırır, karar verir. Davranışlarını bu kararlar doğrultusunda oluşturur.
Seçenekler üzerinde düşünür, tercihler yapar. Tercihlerinin sonuçlarını değerlendirir, daha iyiye ulaşmak için gayret eder. Tüm bunları yapabilmek bir özgürlük ortamında mümkündür.
Özgür olmayan insan ise, itaat kültüründe yaşar. Birilerinin ona ne yapacağını söylemesi, emretmesi gerekir. Ya da ona yön vermesi gerekir. Kendi iradesiyle yön tutamaz. Kuldur, köledir. Onun adına karar veren birileri vardır. Düşünmek onun işi değildir. Tutsak bir zihne sahiptir…

Bu iki insan tipi biribirinden öylesine farklı ki!…
Peki yönetmesi kolay olan hangisi?
Elbette ki “koşulsuz itaat eden” insanları yönetmek, yönetici erkini elinde tutan için çok daha kolaydır. O zaman iktidarı elinde tutanlar için düşünmeyen, itaat eden kalabalıklar daha makbul değil midir? Bu insanlar mutlu yaşamış, yaşamamış umurlarında mıdır? Sorun çıkarmadan yaşasınlar, onların sırtından da bir küçük zümre ayrıcalıklı yönetici ya da iktidar sahibi refah içinde yaşasın… Tarih bunların örneğini pek çok görmüştür…

Bu yöntemi kullananlar bazı yollarla halkı bir tür afyonlarlar… Yani onları düşünmeden yaşayabilecek kıvamda tutabilmek için, sus payı niteliği taşıyacak asgari geçim olanaklarını en alt düzeyde sunmaya çalışırlar, bir de onları oyalayacak uğraş sunmaları gerekir… Mesela magazin yüklü TV programları gibi.. Yüzeysel bilgi ile dolan kafacıklar, toz pembe gösterilen gidişat, biraz da geçim olanağı sağlanmışsa düşünmekten yoksun bu toplumu idare etmek kolaydır. Formülü bozan tek şey geçim sıkıntısı çekmeleri olabilir. “Kazı bağartmadan yolmalı” anlayışı burada iflas eder. Ancak canı ciddi şekilde yanan insan, yolunduğunun farkına varabilir ve bağarmaya başlar… Afyon burada tükenir… Büyü bozulur… Huzursuz bir toplum ortaya çıkar… Ister istemez düşünenler seslerini çıkarmaya başlar… Sessiz toplumdan cılız da olsa ses çıkar hale geçer. Bu da elbet birilerinin canını sıkar. Kimlerin mi, itaat kültürünü empoze etmiş olan iktidarların…

Bir de diğer seçeneğe bakalım. Düşünen insanlardan oluşan bir topluluk. Bu topluluk her kararı irdeleyecektir, alternatifleri gözden geçirecektir ve durum için en uygun olanını tartışarak kabul edecektir. Yani özgür düşünce hakim olduğu takdirde, her bireyin hakkı, hukuku devreye girecektir. O zaman eşitlik, hak, hukuk, adalet gibi kavramlar da gündeme gelecektir… Bunun sonucu da yüksek değerlere ulaşmış, erdemli bir topluluğun ürünü olması gereken demokrasi kavramına ulaşılabilir. Işte demokrasinin yaşayabilmesi, hakkıyla yaşatılabilmesi için böylesi bir topluma ihtiyaç vardır.Eğitim seviyesi yüksek, yüksek değerleri eşitçe ve hakça paylaşabilmiş bir topluma ulaşabilmelidir ki onun ürünü olan demokrasi idealize edildiği gibi yaşatılabilsin. Kısaca önce toplum belirli bir seviyeye ulaşmalıdır ki, demokrasiyi sindirebilsin, özgürlükleri doğru şekilde ve toplumun tümünün yararına kullanabilsin… Topluma yolunacak kaz gözüyle bakılmasın… Aksine, paylaşımsal, çalışkan, ilerleyen insanların biribiriyle fırsat eşitliği kuralları gereğince yarıştığı bir toplum oluşur.

Bektaşi felsefesi de insana bu güzel ve olumlu değerleri aşılamayı hedefleyen geleneksel öğreti sistemidir. Öğretinin ilk kaidesinin “düşünen insan istemesi” kuralına bağlı oluşu da bu yüzdendir.
Yine bu yüzden yola bağlananlara “seni aldık, şimdi şeyhinin emrinde bulun” demezler de, “seni senden aldık, sana teslim ettik” derler. Aksi halde, yani bir şeyhe, mürşide vs. teslim edilmiş olsaydı, o zaman bir itaat kültürünün üyesi olurdu. Oysa, seni senden aldık, sana teslim ettik dedikten sonra, artık mürşidin ve rehberin yol göstericiliği ile kendi iradesiyle yola devam edecektir. Mürşit, yani eğitmen yol bilgisini sunan kişidir. Bir kaynaktan akan su gibi bilgiyi aktarır… Rehber, yoldaki kişinin yoldaşıdır. Danışacağı, örnek alacağı kişidir. Ancak, irade, kendisindedir. Gayret kendisindedir. Mürşidinin ve rehberinin sunduklarından yararlanmak kendisine düşer. Kimse ona, şöyle yap, böyle yapma demez… Ona sunulan sadece, bu yolda yürümüşlerin ne yaptıklarının hikayesidir. Kıssadan hisse çıkarıp, kendi kabını genişletmek yine ona düşer. Kabını ne kadar genişletirse, akan suyun altına koyduğunda kabına dolan su o denli fazla olacaktır. Suyun burada bilgiyi simgelediğini anlamışsınızdır. Demek ki, marifet kabını genişletmektedir. Kabını genişleten kişinin bilgisi, irfanı da genişler, artar.

Bütün bu gayretler “iyi insan” olmak içindir. Iyilerin çoğaldığı bir dünyada, barış, mutluluk, huzur, refah da çoğalacaktır. İnsanoğlunun aradığı cennet de budur.

Bektaşiler derler ki, iyi olabilmek için “insanın kötülüğü aklından, yüreğinden çıkarıp atması gerekir”. Bu hiç kolay bir iş değildir. Binbir olasılık içinde yaşayan insanın, bu olasılıklardan en iyilerini oluşturmaya çalışması çok önemli bir nefis terbiyesini gerektirir.

Üstelik böyle bir terbiye bireysel olabileceği için, ancak bu terbiyeyi almaya soyunmuş bireylerin çoğaldığı bir toplum istenen seviyeye ulaşabilir. Bencilliğin kolgezmediği, komşusunun aç olup olmadığının umursandığı, işsiz gençlerimizin derdine çarelerin arandığı, kadınların erkeklerden aşağı görülmediği, çocukların gerçek anlamda sevilip, önemsendiği, yaşlıların saygı gördüğü, üretken, adil, saygılı bir toplum mutlu insanlar üretir. “Biz” duygusuyla, birlik duygusuyla birbirine kenetlenir, sen-ben kavgası yapmaz, bir olur, iri olur, diri olur… Güvenli olur… Güçlü olur…

İnsanı sevmek bu işin can alıcı noktalarından birini oluşturuyor. İnsanı seven, onu tutsak mı eder, özgür mü kılar? Özgür ve düşünen insan, sevmeyi de bilir, sevilmeyi de… Tadına da ancak o varabilir bu duyguların.

Arada, sırada hatırlatmakta yarar var. Bektaşiliğin özü burada anlattıklarımızda yatıyor. Diğer herşey bu ana fikre ulaşabilmek için oluşturulmuş çeşitli yol, yordam, yöntem, şekiller… Onlar da çok önemli ama teferrutta kaybolup, ana fikri de kaçırmamak gerek…

Yüreğinizden sevgi eksik olmasın… Düşünmeyi hiç bırakmayın…
Nazenin…

18 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri – Hasan Dede’den…

Eşrefoğlu al haberi
Bahçe bizim gül bizdedir
Biz de Mevla’nın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Erlik midir eri yormak
Irak yerden haber sormak
Cennetteki ol dört ırmak
Çoşkun akan sel bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Adem vardır cismi semiz
Abdest alır olmaz temiz,
Hakk’ı dahleylemek nemiz,
Bilcümle vebal bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Canan bizden kacıp gezer
Arı biziz, bal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Kimi sofi, kimi hacı
Cümlemiz Hakk’a duacı
Rasul’ü Ekrem’in tacı
Aba, hırka, şal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin içindeyiz
Hacı Bektaş köçeğiyiz
Edep, erkan, yol bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Kuldur Hasan Dede‘m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Cim ararsan Dal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

7 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Yunus Emre’den…

Ben bu meclislerde ibretler gördüm
Uyurdum uyandım hep ayan gördüm
Kalbimi nur ile boyanmış gördüm

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin imsi yad olur dilde

Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül kabesinini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar
Kanadile halka rahmet saçarlar
Ab-ı kevser şarabından içerler

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde

Derviş Yunus gör ne hal oldu sana
Bu aşkın ateşi dounur cana
Aklını başına devşir divane

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde…

7 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Seçme Yazılar- Sezer Petrol Kanunu’nu kısmen iade etti

Ekonomi
Kaynak: Hürriyet Gazetesi
06 February 2007

Sezer Petrol Kanunu’nu kısmen iade etti

Cumhurbaşkanı Sezer, Petrol Yasası’nı, bazı maddelerinin tekrar görüşülmesi için TBMM’ye iade etti. Petrol konusunda ulusal çıkarların gözardı edildiğini kaydeden Sezer, devletin yetki devri ve yabancı şirketlere tanınan haklar nedeniyle yasayı onaylamadı.

Günümüzde petrol için savaşlar çıktığına dikkat çeken Sezer, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’nda karşılaştığı ambargo nedeniyle, bu konuda ek önlemler aldığını anımsattı. Sezer, yasa için, “Stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır” dedi.

Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Sezer, yayımlanmasını uygun bulmadığı 5574 sayılı “Türk Petrol Kanunu’nun 2, 4, 19 ve geçici 1’inci maddelerinin bir kez daha görüşülmesi için TBMM Başkanlığı’na geri gönderdi.

TBMM tarafından 17 Ocak’ta kabul edilen kanunun, 1’inci maddesinde, yasanın amacında, eski yasada bulunan “amacın gerçekleştirilmesinde ulusal çıkarlara uygun olma” ölçütüne yer verilmediğini kaydeden Sezer, 3’üncü maddede, petrol hakkının elde edilmesi için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde, istemin ulusal çıkarlara uygun olması gerektiğinin belirtilmediğini ifade etti. Yasanın diğer maddelerinde de, ulusal çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kurallara yer verilmediğini vurgulayan Sezer, Anayasa’nın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunun belirtildiğine işaret ederek, şunları kaydetti:

HİÇBİR ETKİNLİK ULUSAL ÇIKAR DIŞINDA OLAMAZ

“Yasaların kamu yararı amacıyla çıkarılması ve uygulamada kamu yararının öncelikle gözetilmesi hukukun evrensel kurallarının ve hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Kamu yararının da, öncelikle ulusal çıkarları içerdiğinde kuşku bulunmamaktadır. Anayasa’nın 176’ncı maddesinde, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren Başlangıç bölümünün Anayasa metnine dahil olduğu; 2’nci maddesinde de, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Başlangıç bölümünde yer verilen temel ilkelere dayanan bir Devlet olduğu vurgulanmıştır.

Anayasa metnine dahil olan, temel görüş ve ilkeler içeren Başlangıç bölümünün beşinci paragrafında, hiçbir etkinliğin Türk ulusal çıkarları karşısında korunma göremeyeceği açıkça belirtilmiştir.”

ULUSAL ÇIKAR ANAYASA’NIN VERDİĞİ GÖREV

Anayasa’nın 11’inci maddesinde, Anayasa kurallarının yasama, yürütme, yargı organlarını, yönetimi, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan üstün kurallar olduğu açıklandığına dikkat çeken Sezer, “Üstünlük ve bağlayıcılık özelliği, tüm anayasal kuralların, bu bağlamda ulusal çıkarların, uygulamada yürütme organı ve yönetimce, öncelikle ve özenle gözetilmesi gerekeceğini göstermektedir. Başka bir anlatımla, ulusal çıkarların korunacağının Yasa’da açıkça düzenlenmemiş olmasının, devlet organlarının, kamu kurum ve kuruluşlarının ve kamu görevlilerinin Anayasa’dan kaynaklanan yükümlülüklerini ve görevlerini ortadan kaldırmayacağı açıktır” dedi.

Bu organ, kurum, kuruluş ve görevlilerin, Anayasa tüm eylem ve işlemlerinde ulusal çıkarları ve kamu yararını önde tutmak, koruyup güçlendirmek yükümlülüğünde olduğunu belirten Sezer, “Petrol ve doğalgaz gibi stratejik önemi çok yüksek ürünler sözkonusu olduğunda bu yükümlülüğün daha da artacağı kuşkusuzdur” değerlendirmesini yaptı. Sezer, incelenen yasanın amacını düzenleyen 1’inci maddesi ile başvuruların değerlendirilmesine ilişkin kurallar içeren 3’üncü maddesinde, ulusal çıkarların korunacağına ilişkin açık kural bulunmamasının, bu konuda yapılacak uygulamalarda ulusal çıkar ve kamu yararının gözetilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırdığını vurguladı.

DEVLET HAKKINDAN VAZGEÇİYOR

Üretilen petrol ve doğalgaz ürünlerinin ne kadarının ülke gereksinimi için kullanılacağı ne kadarının dışsatım konusu yapılabileceğinin yasada düzenlenmediğini bildiren Sezer, “Başka bir anlatımla, Yasa’da, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir bölümünün, ulusal güvenlik ve ulusal çıkarlar gereği ülke gereksinimi için ayrılmasını zorunlu kılan bir kurala yer verilmediği saptanmıştır” dedi. Bu hükme yer verilmemesinin de Anayasa’ya aykırı olduğunu kaydeden Sezer, “İncelenen yasada, devletin petrol ve doğalgaz arama ve işletme hakkından vazgeçerek bunu yerli ya da yabancı gerçek ya da tüzelkişiler eliyle yapma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Durum böyle olunca, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir kısmının ülke gereksinimi için ayrılmasının, ulusal çıkarlar yönünden önemi daha da belirginlik kazanmaktadır” değerlendirmesini yaptı.

Petrolün, dünyanın stratejik değere sahip en önemli ürünlerinden biri olduğunu; dünyadaki tüm anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşların enerji kaynaklarına egemen olabilmek için yapıldığını anlatan Sezer, eski yasada bulunan düzenlemeye şöyle dikkat çekti:

KIBRIS HAREKATI ANIMSATMASI

“Dünyadaki gelişmeler, petrol kaynaklarındaki rezervlerin giderek azalması ve enerji kaynaklarına olan gereksinimin artması petrolün stratejik önemini daha da artırmaktadır.

Ülkemizde üretilen petrolün yarıdan fazlasının ülke gereksinimi için ayrılmasına ilişkin kural, önemli bir uluslararası gelişmenin sonucunda 6326 sayılı Petrol Yasası’na konulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Barış Harekatı sırasında ve sonrasında, uygulanan ambargo nedeniyle uçaklarına yakıt bulmakta zorlanınca, ulusal çıkarlarını korumak için 28.03.1983 günlü, 2808 sayılı Yasa’yla yukarıda açıklanan düzenlemeleri yapmak zorunluluğunu duymuştur.

Stratejik önemi bu kadar yüksek olan petrolün, tümüyle dışsatım konusu yapılabilmesini olanaklı kılan düzenlemelerin ulusal güvenlik yönünden risk taşıdığı ortadadır.”

ULUSAL GÜVENLİKTE RİSK YARATILIYOR

İncelenen yasada, yabancı devletlerin doğrudan ya da dolaylı yönetiminde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için ya da yabancı bir devlet adına hareket eden kişilerin Türkiye’de petrol etkinliklerinde bulunmaları, mülk edinmeleri ve tesis kurmalarının yasaklanmadığına dikkat çeken Sezer, şunları kaydetti:

“Böylece, stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır. Yasada ülke gereksinimi için pay ayrılma zorunluluğunun getirilmemesi, ülkeyi tümüyle uluslararası şirketlerin ya da yabancı devletlerin kararına bırakmak anlamına gelir ki, bu durumu ulusal güvenlikle, ulusal çıkarlarla ve kamu yararıyla bağdaştırmak olanaksızdır.”

Yurt içi tüketimi karşılamakta yetersiz olan az sayıdaki kaynaktan elde edilen petrol ve doğalgazın tümünün yurt dışına satışına olanak tanınarak, daha sonra ülke gereksiniminin tümünün dışalım yoluyla karşılanmasının ulusal gelire ve ülkenin uluslararası kriz dönemlerindeki enerji gereksiniminin giderilmesine olumsuz etki yapacağını anlatan Sezer, “Ayrıca, incelenen yasanın 19’uncu maddesinin yedinci fıkrasının ilk tümcesinde, petrol üreticisinin ödeyeceği devlet payının, kuyubaşı fiyatından hesaplanacağı belirtilmiştir. Devlet’in gereksinim duyduğu petrolün piyasa fiyatından satın alınması zorunlu iken, petrol üreticilerinin ödeyeceği devlet payının kuyubaşı fiyatından hesaplanması ulusal çıkarlarla bağdaşmamaktadır” ifadesini kullandı.

İHRACAT SINIRI KONULMALI

Türkiye’de üretilen ham petrol ve doğalgazın yurt dışına satılmasına sınır getirilmesi; bu üretimin belli bir kısmının “memleket ihtiyacına” ayrılması konusunda yasaya kural konulmasını isteyen Sezer, en azından yasa ile bu konuda Bakanlar Kuruluna, durumun gerektirdiği önlemleri ve kararları alma yetkisi verilmesinin ulusal çıkarlara ve kamu yararına daha uygun düşeceğini bildirdi.

Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesine işaret eden Sezer, üretim tutarına bağlı olarak, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasının öngörüldüğünü anımsattı. Bu düzenlemeyle, petrolün türüne, yerine, tutarına, kalitesine ve üretim yöntemine bağlı olarak devlet payının düşürüldüğünü vurgulayan Sezer, devlet payı oranının yüzde 2’ye, hatta kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesine olanak sağlandığını belirtti. Yasanın geçici 1’inci maddesine değinen Sezer, eski yasa ile alınan arama ve işletme ruhsatlarının da incelenen yasa kurallarına bağlı olmasının sağlandığını kaydetti.

DÜNYA PAYI ÇOĞALTIYOR, BİZ AZALTIYORUZ

Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payının daha da yukarılara çekilmesi için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesinin haklı bir nedene dayanmadığını ifade eden Sezer, “Ayrıca, petrol ve doğalgaz kaynaklarına yönelik rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde, bu kaynakların işletilmesinden alınan Devlet payının düşürülmesini gerekçelendirmek de güçtür. Bu nedenle, devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır” dedi.

YEREL YÖNETİM ÖZERKLEŞTİRİLDİ

Yasanın 19’uncu maddesinin son fıkrasında, “Karalarda elde edilen devlet hissesinin yüzde 50’si işletme ruhsatının bulunduğu ilin il özel idaresinin açtıracakları hesaba aktarılır” düzenlemesine yer verildiğine işaret eden Sezer, hükümetin bundan önce yaptığı, yerel yönetimlere özerklik sağlayan İl Özel İdare Yasası’na dikkat çekti. Bu durumun Anayasa’nın 123, 126, 127’inci maddelerine aykırı olduğunu belirten Sezer, “Kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz üretiminden alınan devlet payının yarısının aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak sonuçlar doğuracak niteliktedir” değerlendirmesinde bulundu. Ayrıca, devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına aktarılmasının, ülke kaynağının tüm toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine, bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulmasının, petrol zengini iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracağını belirterek, şunları kaydetti:

BÖLGECİLİK YAPILIR

“Düzenleme, doğal kaynaklar üzerindeki bölgecilik akımlarını besleyecek ve tekil devlet yapısına zarar verecektir. Ülke kaynakları ulusun tümüne ilişkindir. Karada elde edilen ve tüm ulusa ilişkin olan petrol ve doğalgaz üretiminden alınan devlet payının yarısının, öteki bölgelerin ve illerin gereksinimi ve devletin mali kaynaklarının, kimi koşullarla yurdun tüm bölge ve illerinin kalkınmasında kullanılması gerektiği gözardı edilerek, doğrudan bir ya da birkaç ile özgülenmesi makul ve adil bir çözüm olarak görülemez. Düzenlemenin haklı dayanağı bulunmamakta ve bu uygulama kimi sakıncaları da kendi içinde taşımaktadır.”

7 Şubat 2007 Posted by | Seçme yazılar | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Genç Abdal (Genci)’den…

Bilindiği kadarıyla, 19. yüzyılda yaşamıştır. Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinememektedir. Eskişehir’e gelerek burada Seyyid Gazi ve Sücaaddin Veli tekkelerinde bir dönem yaşadığı bilinmektedir.

Önce en begendiğim nefesini sizlere sunmak istiyorum. Sizlerin de beğeneceğinizden eminim…
Günümüzün ahvaline de öylesine uygun ki!… Sanki Genç Abdal bugünleri düşünüp yazmış bu nefesi…


Gaflet uykusunda yatar uyanmaz
Can gözü kapalı gafilan çoktur
Hak sözü dinlemez asla inanmaz
Kalbi çürük fesad cahilan çoktur

Mürşid-i kamile vermez özünü
Gaflet uykusundan açmaz gözünü
Taşdan katı beter söyler sözünü
Bed amelli fesad münkiran çoktur

Nefs atına binmiş gezer boşuna
Hak’sız olanların Hak’ta işi ne!
İblis gibi düşmüş halkın peşine
Şeytan dolabına aldanan çoktur

Bildiğinden şaşmaz nasihat almaz
Aslı münkir olan imlaya gelmez
Hakk’ını yitirmiş kendini bilmez
Nefsiyle oynaşan pehlivan çoktur

Genç Abdal’ım herkes mest olur sanma
Her kurban derisi post olur sanma
Her yüze güleni dost olur sanma
İçi kafir, dışı müslüman çoktur…


Bir nefesini daha sunalım:

Yoğ iken yer ile gökler ezelden
Kudret kandilinde pinhan Ali’dir
Kün deyince bezm-i Elest’den evvel
Alemi var eden sultan Ali’dir

Cebrail’e sordu Muhammed bunu
Nice bin yıl evvel kurdu oyunu
Magribden maşrıka kudret topunu
Atan Muhammed, tutan Ali’dir.

Muhammed Ali geldi dünya yüzüne
Zülfikar’ı çekti kavga yüzüne
Kafirler içinde hava yüzüne
Mancınıkla kendin atan Ali’dir

Binince Düldül’e Hayber’e gitti
Yel gibi o anda menzile yetti
Kafirlere hüner, heybet gösterdi
Kendini kul diye satan Ali’dir

Müminler sırrını ilden sakınır
Kendin bilmezlere sözüm dokunur
Genci Abdal dört kitapta okunur
Evvel-ü ahır-ı destan Ali’dir

5 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Seçme Yazılar-Kıbrıs’ta petrol olduğuna göre… Doç. Dr. Hasan Ünal’ın yazısı

Kıbrıs’ta petrol olduğuna göre…
Yazan:Doç. Dr. Hasan ÜNAL
Kaynak: Düşünen Adam

Bu yazıyı kaleme alırken, Rumların verdiği ruhsatlarla arama yapacak gemilere Türkiye’nin ne yapacağı tartışılıyordu. Basın, önce Türk savaş gemilerinin Doğu Akdeniz’e açıldıklarını haber verdi. Sonra Genelkurmay Başkanı Büyükanıt Paşa Türk savaş gemilerinin zaten o bölgelerde devriye görevi yaptıklarını bildirdi. İster gemilerimiz zaten o bölgelerde olsunlar, isterse özel olarak bu misyon icabı hareket etmiş olsunlar işin sonucu aşağı yukarı aynıdır. Türkiye, Rumların ruhsatıyla arama yapacak gemilere rahat vermeyecek. Bu, yerinde bir girişimdir. Mevcut hükümetin yaptığı çok az doğru girişimden biridir. Ancak bu girişim tek başına yeterli olamaz. Neden yeterli olmadığını izah etmeden evvel, Rum basınında petrol arama konusunda çıkan yaygın haber ve bilgileri hatırlamak lazım. Rum gazetelerine göre, Amerika ve İngiltere de petrol arama işinin içinde. Bu da işin ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Yani Kıbrıs çevresinde, denizin altında yoğun miktarda petrol ve doğalgaz var ve bunların varlığı en yıldır benim yakından bildiğim bir konuydu.

Bir takım çevreler böyle bir şeyin varlığını ısrarla görmezden gelerek, ’Kıbrıs mutlaka çözülmeli ve iki taraf AB çözümünde birleşmeli’teranelerini yıllarca dile getirdiler. Eğer Annan Planını Rumlar kabul etselerdi, bugün petrolle ilgili söyleyecek tek kelime sözümüz olmayacaktı. Bu çevrelerin ısrarla petrol gerçeğini görmezden gelmeleri inşallah sadece konuyu bilmemelerinden kaynaklanmıştı. Eğer hâlâ aynı lafları tekrarlamaya devam ederlerse, o zaman kendilerine Rum-Yunan çıkarlarına hizmet ettikleri suçlaması yapıldığında itiraz edemezler.

Meselenin bir başka yönü daha var. O da Ege’de de yoğun miktarda petrol olduğu gerçeği. Amerikan ve Kanada petrol şirketlerinin vaktiyle yaptıkları ön araştırmalar Ege denizinin altında büyük petrol kaynakları olduğunu ortaya koymuştu. Zaten o yüzden Yunanistan sık sık petrol arama girişimleri yapmış; her defasında Türkiye itiraz ederek savaş gemilerini Ege’ye göndermiş ve bir kriz patlak vermişti.

Yıllarca Yunan uzmanlarla gayriresmi olarak Ege sorunlarına nasıl çözümler üretilebileceğine dair görüşmelerimizde bu konu da hep gündeme gelmiş; ancak petrol fiyatları 20 dolar civarında seyrederken Ege’nin petrol rezervlerinin yeterince ekonomik olmadığı görüşü ortaya atılmıştı. O günden bugüne iki önemli gelişme yaşandı petrol konusunda. Birisi, deniz altından petrol çıkarma teknolojisi iyice gelişti. Dolayısıyla petrol çıkarmanın maliyeti göreceli olarak ucuzladı. İkincisi de petrol fiyatları epeyce arttı. Bugün elli ile altmış dolar aralığına oturan petrol fiyatlarının oralardan aşağı gelmesini hiç kimse beklemiyor.

Eğer AB belgelerinde talep edildiği gibi Ege’de Yunan tezleri üzerine inşa edilmiş bir çözümü kabul edecek olursak bu da ayrıca bir felaket olur. Çünkü hem Ege denizinin dörtte üçünün Yunan gölü olmasına izin vermiş oluruz, hem de denizin altındaki petrol dahil her şeyi Yunanistan’a hediye ederiz. Demek ki, AB belgelerinin ortaya koyduğu şekilde ne Kıbrıs meselesini ne de Ege sorunlarını çözmemiz mümkün. Bu türden çözümleri kabul etmek göz göre göre Ege ve Kıbrıs petrollerini Rum-Yunan ikilisine vermek demektir.

O halde hükümet ve devlet kurumları yeni bir Kıbrıs, Ege ve AB politikası belirlemek durumundadırlar. Artık Kıbrıs’ta iki devletli çözümden başka çare kalmamıştır. Dolayısıyla Rumlar ruhsat veriyorsa, biz de verelim ve kendi karasularımızda petrol aransın. Böylece iki devlet yapısı ortaya çıksın. Öte yandan Ege’de Yunan tezlerinin her hangi bir şekilde kabul edilemeyeceğini açıkça söyleyelim. Bu tavırlar sonucunda gerçekte zaten var olmayan AB yolumuzu kesecekse, iyi olur. Biz de işimize ve petrolümüze bakarız. O kadar…

02.02.2007

4 Şubat 2007 Posted by | Seçme yazılar | Yorum bırakın

Türkiye’deki madenlerle ilgili 1950’de yayımlanmış bir yazıdan… Meğer en zengin zümrüt madeni de bizdeymiş!…

images-1.jpg
Kaynak: Tarih Hazinesi Dergisi, aralık 1950.

Çok ilginç yazılar var bu dergide… Öylesine sararmış ki yaprakları, insan çevirmeye korkuyor. Minicik minicik de yazmışlar, herhalde ne kadar çok bilgi aktarırlarsa o kadar hizmet yapacaklarını biliyorlar ve amaçları bu. Günümüzün bol boyalı, koca puntolu dergilerine ve gazetelerine hiç mi hiç benzemiyor. Gerçekten bir tarih hazinesi. Adamlar ciddi ciddi arşivlerde çalışmalar yapmışlar ve bunları yayımlamışlar… Fırsat oldukça sizlerle buradan birşeyler paylaşacağım… Öğrenecek öyle çok şey var ki!…

Gelelim konumuza, şimdi yazıyı aynen aktarıyorum:

“Türkiye topraklarının üstü gibi altı da zengin hazinelerle, payansız servetlerle doludur. İki saır evveline kadar dünyada detavül eden altın ve gümüşün çoğu bu topraklarda çıkmıştı. Bu madenlere Türkün alın teri karışmıştı. En zengin bakır madeni bizdedir. Maden kömürü damarlarımız yurdun iktisadiyatına parlak bir istikbal vaadediyor. Petrollerimiz henüz yedi kat yerin karanlığında çöreklenmiş yatıyor. Krom, tütya, kurşun, simli kurşun, manganez, demir, zımpare, platin, linyit, pırit, cinko, boksit, barit, akr, kehribar gibi madenlerimiz de çok zengindir. Bunlar biliniyordu. Biz topraklarımızda, şimdiye kadar bilinmeyen fevkalade kıymetli iki madenin daha bulunduğunu bu sütunlarda geniş muhite ve dünyaya ilan ediyoruz:
Zümrüt ve yeşim taşı madenleri
Evet dünyanın en zengin zümrüt madeni bizdedir.Topkapı sarayının Defterhane hazinesinde padişahların mühürleri ile mühürlü olarak cumhuriyet devrine kadar gelen ve bayrak gibi mukaddes tutulan defterlerden artakalanlar Başbakanlık arşivine devredilmişti. Burada 438 tapu sıra numarasına kaydedilen, Kanuni’nin veziriazamı Pojagalı Frenk İBrahim Paşanın Sadrazamlığı zamanında yapılan bu Anadolu eyaleti tahrir defterinin 20.inci sayfasından öğrendiğimize göre Sivrihisarda Padişahın haslarından zengin bir zümrüt madeni vardı. Bu maden Osmanlıların Mısırın saidinde (1) ve Habeş sınırları üzerinde işlettikleri zümrüt madeninden çok zengin idi. Tahminlere göre saraydaki zümrütlerin bir çoğu buradan çıkarılmıştı.

Yeşim de zümrüt kadar kıymetli bir maddedir. Başbakanlık arşivinde 58 numaralı Mühime defterinin 172 sıra numarasında kayıtlı 7 cumadel ahire 993 tarihinde Üçüncü Sultan Murat tarafından Aksaray Kadısına yazılan bir hüküm Tokat yakınındaki Araz köyünde Yeşim taşı bulunduğunu öğretmektedir. Üçüncü Murat zamanında buradan İstanbula saraya bir çok yeşim getirildiği anlaşılmaktadır. ”

Bilmem sormaya gerek var mi, siz bunlari biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum… Belki ülkemizde bilmesi gereken birçok kişi de henüz bilmiyordur… Öğrenmekte yarar var…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

3 Şubat 2007 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz? | 8 Yorum

Meğer Amerika’dan kar bile ithal etmişiz…Eski İstanbul’da kar ve buz temini üzerine…

images.jpg
Bugün kar yağıyor… Eve donerken kar tanelerinin dansını keyifle seyrettim… Sonra sıcacık odada bilgisayarımı açtım, “ne yazsam?” diye düşünürken kitaplığımdaki 1950 basımı bir dergi elime geliverdi. Açtığım sayfada “kar”la ilgili bir yazı vardı. İlginç buldum… Muhtemelen pek az kişi biliyordur diyerek, “Bunları biliyor muydunuz?” sınıflamasında sizlerle paylaşmak istedim…

Eski İstanbulun ve Osmanlı sarayının kar ve buz ihtiyacı kışın çukur ve tabalara (kar kuyularına verilen ad) doldurulan, Bursanın Keşiş dağından getirilen kar ve buzla temin edilirmiş. İstanbul karhanesi mükatası her sene müzayede ile mültezime verilirdi. Mültezimler ilk devrelerde İstanbul kadılarının, sonra şehremminlerinin tarhları üzerine halka satarlardı. Nüfusu arttıkça, buzla tedavi edilen hastalıklar çoğaldıkça İstanbul kar , buz sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Başbakanlık arşivinde bulduğumuz henüz numaralanmamış 1272 H, 1885 M, tarihli Sultan Abdülmecit tarafından zabtiye müşiri İzzet Paşa ile Şehremini çingane şöhretini taşıyan Rumelihisarlı Hüsma yazılan bir hükümden öğendiğimize göre Amerikadan İstanbula gemilerle buz ithal ediliyordu. Hükümde bu buzların Enttia gümrüğünde resmi alınacağı iin başkaca herhangi bir resim aranmaması ve ithaline katiyyen mani olunmaması belirtilmektedir. Narha göre bir denk kar konaklara seksen beş paraya, esnafa üç kuruş beş paraya, bir torba buz da herkese otuz paraya satılacaktır. Kar denkle, buz hususi tarbalarla satılırdı.

3 Şubat 2007 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz? | Yorum bırakın