Düşünce Denizi

Hacı Bektaş Veli ve Toplumsallık

İnsanları, bireysellik çılgınlığına ne sürükledi?

İlk insanların yaşantısına baktığımızda, toplumsallığın çok önemli olduğunu görüyoruz. Avlarını, topladıklarını herkesle paylaşıyorlar. Senin-benim kavgası içinde değiller. Bizim duygusu içindeler. “Biz” benden daha önemli. Neden? Çünkü yaşamak için birbirleriyle dayanışmak zorundalar. Güçlü olan doğaya karşı varlıklarını sürdürmek için işbirliği yapmak zorundalar… Ancak biz duygusu içinde olmak onları güçlü kılabiliyor, bunun farkındalar.

Ayrıca, günü birlik yaşıyorlar. Bulduklarını, bulabildiklerini paylaşıp, tüketiyorlar… Ertesi gün yeniden yaşamlarını sürdürmek, karınlarını doyurmak, yırtıcı hayvanlardan korunmak için işbirliği ve güçbirliği yapıyorlar. Bir nedenle ava katılamayan olsa bile, avlanandan payını alıyor, yeter ki bu durumu istismar etmesin… Zaten istirmara hiç pabuç bırakmıyorlar. Böyle bir durumda birey toplum dışına itiliyor. En büyük ceza bu. Çünkü toplum dışında bireyin tek başına yaşama şansı yok denecek kadar az… Toplumsal düzenin yaptırım günü ahengi, geleneği, töreyi oluşturuveriyor. Sonra töre, gelenek toplumsal düzenin devamlılığını sağlıyor…

Toplumdaki herkesin karnı aynı derecede doyuyor, var olan paylaşılıyor…
Kimse aç kalmıyor… Kimse diğerinden çok daha fazla tüketmiyor…

Sonra, günü birlik yaşantıya veda edildiği dönem geliyor. Nasıl mı? Tarım devrimi sayesinde… İnsanlar tarım devrimini yaşayıp, toprağı ekip biçmeye başladıklarında ortaya iki sorun çıkıyor, biri ekip biçtikleri toprakların mülkiyeti ve bu mülkiyetin devri, yani miras, diğeri ise günlük ihtiyaçlarının ötesindeki ürün, yani artı değer… bunu ne yapacakları? Nasıl paylaşacakları? Nasıl yeniden pay edecekleri? Kısaca özel mülkiyet ve ticaret kavramları insanların hayatına giriyor.

İlk özel mülkiyete alınan da “kadın” oluyor. Çünkü o zamana kadar, erkek çocuğun doğumundaki rolunu tam olarak bilemezken, çocuklar kadınların çocuklarıyken, aile düzeni anaerkil iken, soy ve miras hukuku anasoylu düzendeyken, tarlayı saban gücüyle sürme nedeniyle avlanmaktan vaz geçip kaslarını çiftçilik ve hayvancılıkta kullanan erkek, ilk mülkün de sahibi oluyor. Mirasta da hangi çocuk kendisinin? sorusuna, “hangi kadın benimse, onun doğurduğu çocuk benim” yaklaşımıyla davranıyor. Sonuçta, özel mülkiyet, artı üretim, yeniden paylaşım, mal değiş tokuşu, ticaret, miras vs. gibi kavramlar insanların hayatında derin izler bırakmaya başlıyor.

Mülkü fazla olan, mülkünü bir değer birimi karşılığında değiştirmeye, vermeye, satmaya başlıyor. Önceleri deniz kabukları bu değer birimi objesini oluştururken (para) sonraları bugün adına para dediğimiz diğer araçlar devreye giriyor. Kim en fazla kazanırsa, o en güçlü oluyor. Çünkü kimi insanlar üretim araçlarına (makina vs. ve toprak) sahip oluyor, kimi insanlar olmuyor. Olmayanlar, olanların emrinde karın tokluğuna denebilecek küçük karşılıklarla çalışıyor. Sonuçta, zenginler ve fakirler… Yönetenler ve yönetilenler… güçlüler ve güçsüzler, sömürenler ve sömürülenler oluşuyor.

Birey kazandıkça, güç elde ettikçe daha fazlasını istiyor… Bu da bireyin donanımıyla ilgili olduğu için birey kendine yatırım yapıyor, “Rab bena, hep bana” anlayışı hakim oluyor. Artık toplumdaki diğer kişiler, onların aç olup olmadıkları umurunda olmuyor… Kendisi daha çok nasıl kazanırım diye düşünüyor, daha fazla gücü, daha çok kazanç için, daha çok kazancı daha fazla güç sahibi olmak için istiyor. Sarmal böylece bir çılgınlık boyutunda insanı girdabına alıp, sürüklüyor.

Bir toplumda bu tür örnekleri görenler onlar gibi olmak için yarışıyor. Yarış acımasız bir şekle dönüşüyor. Diğerini yok saymak, onu harcamakla başa güreşenler çoğalıyor…

İşte böyle bir dünyada şü söz akla geliyor:
Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi?

Hacı Bektaş Veli ne demişti?
Şeriatte, bu senindir, bu benim,
Tarikatte, hem senindir, hem benim,
Hakikatte ne senindir, ne benim…

Hakikate eren insanın doygunluk hissi olmalıdır. Bireyselcilik hakikat ehlinin durağı değildir. Hakikat ehli, toplumsalcıdır. Komşusu açken kendi tokluğuyla öğünemez. Paylaşımcıdır. Vericidir.
Belki de Bektaşi anlayışının en önemli özelliklerinden biri “toplumsalcı ve çevreci bir felsefeyi işlemiş olmasıdır”…

İşte bunun için Hacı Bektaş Veli Anadolu’da halka tercüman olmuş, onlara lider olmuştur. Öğretisini halk kitlesi içinde oluşturmuştur, sarayda oluşturmak yerine. Emekçi toplum onun öğretisiyle dirilmiş, “Bir olmuş, iri olmuş, diri olmuş”tur. Böylece güçlenerek, varlığını sürdürebilmiştir…

Nazenin…

Reklamlar

27 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Nevruz’unuz Kutlu Olsun…

mor.jpg

Yeniden dirilişin,
Güzelliklere erişin,
Devamlılığın,
Kardeşliğin
Sevincin,
Aşkın bayramı kutlu olsun…

Halimiz en iyi hale çevrilsin…

Nazenin…
pembe.jpg

21 Mart 2007 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

Cumhuriyet’ten… “ABD Kerkük’te Ateşle (mi) oynuyor (?)

Dr. Vakur KAYADOR‘un 13 Mart 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Koyutmalar yazara, italik vurgulamalar Nazenin’e aittir.

Sn. Kayador yazısının bir düşünce cimnastiği, beyin cimnastiği niteliğinde olduğunu belirterek, bazı olasılıkları gündeme taşımış. İyi ve sade bir analiz sonrasında bu olasılıkları gündeme getirdiği için yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir….. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası ‘Ortadoğu’da kaos’ olan ABD’yi de sarsabilir”
Alt başlığını taşıyan yazı önce Ortadoğu’da Musul bölgesinin Osmanlı’nın elinden çıkış hikayesini özetlemekle başlıyor.

“Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin elimizden çıkma öyküsü ilginçtir, anlamlıdır, ibret dersleriyle doludur. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul Vilayeti Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindedir. Ancak aynı gün General Marshall bölgedeki Kolordu Komutanı Ali İhsan Paşa‘dan vilayeti terk etmesini ister, İstanbul Hükümeti de bu doğrultuda bir direktif yollar. Çaresiz kalan Paşa birliklerini Nusaybin’e çekmek zorunda kalır. Buna karşın Musul Misak-ı Milli sınırları içine alınır ve Ankara Hükümeti Lozan’da İsmet Paşa baskanlığındaki heyetiyle bu konuda son derece ısrarlı davranır, bu nedenle sorun konferans sonunda çözüme kavuşamaz. 1924’te düzenlenen Haliç Konferansı’nda Musul’un Türkiye’ye bırakılması bir yana Hakkari’nin Süryanilere verilmesi önerisi masaya getirilir ve küçük çaplı bir isyan başlatılır. Daha sonra 1925’te Şeyh Sait İsyanı patlak verir.

Buradan hangi dersleri çıkarmak gerekiyor? .. 1920’li yılların koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin Musul bölgesine yönelik hak ve taleplerinde ısrarlı olması durumunda Diyarbakır ve Güneydoğu’dan vazgeçmek zorunda kalabileceği anlatılıyor… İkinci ve daha önemli ileti ise I. Dünya Savaşı’nın en öncelikli amacının Osmanlı Devleti’nin petrol bölgelerine el koymak olduğudur. Güneyden kuzeye doğru Suudi Arabistan, Kuveyt, Basra ve Musul petrollerinin ele geçirilmesi, dünya petrol rezervlerinin yüzde 60’lık bir bölümünün sahiplenilmesi demektir. İşte Türkiye’nin, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında üstesinden gelemediği sorunun boyutları budur. Kimsenin kuşkusu olmasın, Türkiye o tarihte askeri bir müdahalede bulunsaydı, galip Avrupa devletlerini de, hatta ABD’yi de karşısında görebilirdi.

Ankara Antlaşması

Öyküyü yarım bırakmayalım… Son bölüm -tek sözcükle- hazindir. Sorun 1925’te Milletler Cemiyeti’ne götürülür ve durum, beklendiği üzere, aleyhimize sonuçlanır, o anki sınırlar kabul edilir. Bölgenin elimizden çıkması 1926’daki Ankara Antlaşması’yla kesinlik kazanır. Yirmi beş yıl süreyle buradan elede edilecek petrol gelirinin yüzde 10’unun Türkiye’ye bırakılması karara bağlanır, ancak, bu madde de uygulanmaz.

Dünden bugüne değişmeyen en önemli gerçek, petrolün vazgeçilmez önemini sürdürüyor olması.

Petrollerin denetimi

ABD’nin günümüzdeki temel amaçları;Irak petrollerinin denetimi, Irak’ın -Batı’nın petrol jandarması olan- İsraili için tehdit unsuru olmaktan çıkarılması ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması olarak sıralanıyor. Daha önce yine Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Ortadoğu ve Irak’la ilgili iki yazımda, ABD’nin kurulacak Kürt devletinin Türkiye, Suriye, İran üzerinden kuzeye yönelmesini ve Hazar bölgesi petrollerine ulaşacağı köprü olmasını istediğini belirtmiştim. Amaç -bir anlamda- ikinci İsrail oluşturmak ve kendi çıkarlarının savunuculuğunu yaptırmaktır. Burada Türkiye’deki bir tartışmaya değinmekte yarar var. Bizim ülke olarak 1 Mart 2003 Tezkeresi ‘ne onay vermeyerek, ABD’nin işini zorlaştırdığmız ve ABD’nin de zorunluluk nedeniyle Kürt gruplarla işbirliği yapmak durumunda kaldığı dile getiriliyor. Bunların hiçbir ciddiyeti yok. ABD ve Avrupa on yıllardır, hatta yüzyılı aşkın bir süredir diledikleri gibi kullanabilecekleri bir Kürt devleti kurma sevdasındalar. Bu tezkerenin tarafımızdan reddedilmesi ABD -eğer koşullar uygun olursa, gücü yeterse- Türkiye’yi de hedef tahtasına yatıracaktır.

Şu anda, Ortadoğu’da en temel sorun;yukarıda çok kısaca yakın dönem tarihçesini özetlediğim Kerkük-Musul petrol gerilirinin önemli bir bölümünün Kürt devletine bırakılıp bırakılmayacağıdır. Körfez Savaşı ile 2003 Irak Savaşı arasında zaten Irak’ın kuzeyinde bir devletin asli unsurları gerçekleştirildi. Uydu devletin parlamentosu açıldı, parası basıldı, ordusu kuruldu, ayrıca Irak Cumhurbaşkanı bu insanlardan biri oldu. Şu aşamada sorunun can alıcı, can yakıcı boyutu burada değil, artık başka yerde. ABD’nin petrol gelirini bölgeye akıtması halinde, özellikle Türkiye’de ayrılıkçı terörün çok daha fazla finanse edileceği ve lojistik desteğin olağanüstü artacağı ortada. Bu durumu Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil. Aynı şey İran ve Suriye için de geçerli. Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir. Bu konuya daha önce değinmiştim. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası “Ortadoğu’da kaos” olan ABD’yi de sarsabilir. Çünkü, ABD ve Avrupa, denetil altına almayı amaçladıkları ülkeleri “kontrol edilebilir istikrarsızlık” çizgisinde tutmak isterler. Oysa bu koşullarda oluşacak istikrarsızlık ABD denetimini sarsabilir belki de ortadan kaldırabilir. ABD için doğru olan, ayrılıkçı hareketi başka yollardan desteklemektir. Daha önce de yaptığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bu iş için bilinen en iyi yöntemlerdir, ayrıca ABD’nin meşrebine de gayet uygundur… 2001 Afganistan işgalinden bu yana bu ülkede haşhaş üretiminin neredeyse bin kat artmış olmasınını bununla ilişkilendirmek mümkün mü acaba? … Bunlar yalnızca olasılıklar. Yapmaya çalıştığım zihin cimnastiğinden başka bir şey değil. Asla unutmayalım, bugün ABD’deki neocon yönetimi her türlü çılgınlığı yapacak kadrolardan oluşmaktadır ve bu nedenle bölge ülkeleri en kötü olasılıklara karşı önlem almak zorundadırlar. ABD’nin Kerkük’te ateşle oynaması işten bile değildir.

Şimdi can alıcı şu soruyu sorabiliriz…Ülkemiz çok kırılgan ve krizlere açık ekonomisiyle, Cumhuriyet tarihinde hiç yaşamadığı yönetim zafiyetiyle bu dertleri, hatta ölüm kalım mücadelesini kazanacak güce sahip midir?

Elbette sahiptir, ancak bu ayrı bir değerlendirme konusudur.”

Yazı böylece son buluyor…

Sanirim yazıyı sizler de beğenmişsinizdir. Az, öz, yalın ve açık…
Bir arkadaşımın birkaç gün önce aktardığı “müthiş özet” başlıklı yazıyı canlandırdı zihnimde, onu da sizlerle paylaşayım:

Sadrettin Kuşoğlu’ndan..

Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:

– Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, “zenginlerin yazdırdığı” müfredatı okuyacağız.

Dedi ve devam etti:

– Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş.

1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret..

2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset…

3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!..

Evet, tüm bunlardan sonra, “BARIŞ” diliyorum. Umarim Atatürk’ün öğüdünü tutabiliriz: “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” .
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

13 Mart 2007 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Mehmed Ali Hilmi Dede Baba’dan…

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba 1842’de doğmuş ve 1907 yılında Hakk’a yürümüştür. Mehmet Ali Dedebaba diye de tanınır. Mahlası , yani yol adı Hilmi dir. Ondokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İstanbul’ludur. Babası, Sultan Ahmet yakınındaki Güngörmez Camii’nin imamı Nuri Efendi’dir. Annesi Emine Hatun’dur. Hem annesi hem de babası Merdivenköy Şah Kulu Sultan Tekkesi postnişini Hasan Baba’dan nasiplidir. 1857 yılında Bektaşiliğe giriş yapmıştır. 1864 yılında Şah Kulu Sultan dergahının postnişininin Hakk’a yürümesinin ardından bu posta oturur. Merkez dergah olan Hacı Bektaş Dergahında (şu sırada müze olan) o yıllarda görev yapmakta olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan, Mehmed Yesari Baba’nın rehberligi ile hilafet alır. İstanbul’da Şah Kulu Dergahını genişletir, görevine burada devam eder. Önce tekkenin kış meydanı yanına gömüldüğü bilinir. Daha sonra ise, akrabaları tarafından kabri nakledilir, sağlığında yaptırmış olduğu, Gözcü Baba bahçesindeki özel mezarına taşınır.

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın birçok Bektaşi babası gibi şiirleri vardır. Iyi bir şairdir. Hilmi mahlasıyla şiirlerini yazmıştır. Divanı 1909 yılında ahmed Mehdi Baba tarafından basılmıştır. Daha sonra, 1909 yılında Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba tarafından, sözlük eklenmesiyle birlikte, yeni yazıya çevrilerek tekrar yayımlanmıştır.

Hilmi Baba’nın divanında, 2666 beyit bulunur. İcinde 25 koşma, 238 gazel, 1 muaşşer, 6 müseddes, 8 muhammes, 1 murabba, 1 tahmis, 3 mersiye, 1 nasihatname, 40 tarih, 3 kıta , 10 müfred bulunur. Şiirlerinde gerek aruz, gerekse hece vezni kullanmıştır.

Şimdi birkaç örnek verelim.

Bektaşi sofralarının neredeyse vazgeçilmez nefeslerinden biri olan Hanbağı ile başlayalım:
,
Hanbağı’na kurulmuş aşıkların otağı
Gülzar-ı aşk olubdur aşk ehlinin durağı

Gel Pir evine aşık, eyle özünü puhte
Yanuptur aşk oduna erenlerin ocağı

Hak nur-i kudretinden lütf eyleyüb uyarmış
Mahşerde dahi sönmez aşıkların çerağı

Ey saki-i meveddet, sun bize aşk meyinden
Pus eylesün hemişe mestaneler ayağı

Mescudumuz cemal-i yar olduğun nihan tut
Faş olmasın bu esrar, vardır yerin kulağı

Gir kalb-i mümine sen, her canibe sucud et
Tefrik olur mu beytin, etrafı solu sağı.

Hilmi özün hemişe derviş-i derdment et
Dostun müdam oluptur, derdli gönül konağı.

Bir tane daha örnek verelim.

Ayine tuttum yüzüme,
Ali göründü gözüme,
Nazar eyledim özüme,
Ali göründü gözüme,

Adem Baba Havva ile,
Hem Allemel esma ile,
Çerhi felek sema ile,
Ali göründü gözüme,

Hazreti Nuh Neciyyullah,
Hem İbrahim Halillullah
Sina’da Kelimullah,
Ali göründü gözüme,

İsa’yı ruhullah oldur,
İki alemde Şah oldur
Müminlere penap oldur,
Ali göründü gözüme,

Ali evvel, Ali ahır,
Ali batın, Ali zahir,
Ali tayyib, Ali tahir,
Ali göründü gözüme,

Ali candır, Ali canan,
Ali dindir, Ali iman,
Ali Rahim, Ali rahman,
Ali göründü gözüme

Hilmi gedayi bir kemder,
Görür gözüm, dilim söyler,
Her nereye kılzam nazar,
Ali göründü gözüme.

12 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Şiilik ve Alevilik üzerine…

alacakaranlik-deniz.jpg

Öncelikle şunu söylemekte yarar görüyorum. Ortalıkta iki ayrı terim, kavram varsa (aynı dilde) bunların tıpatıp aynı anlam açılımını ifade ediyor olmaları mümkün değildir. Yani, iki ayrı kavram varsa iki farklı anlam vurgulaması var demektir.

Bu da şu demek oluyor. Şiilik ile Alevilik aynı kapsamı tanımlamaz. Farklı kapsamları tanımlar.

Peki, o zaman, Şiilik ne demek? Kısaca şöyle açıklanıyor:
Peygamberin ölümünden sonra meşru halifenin Hz. Ali olduğu görüşünü benimseyen kişilere verilen genel addır. Kelime anlamına bakılırsa, “taraftar” , çoğul olarak da “taraftarlar” anlamına gelir.
Hz. Ali’ye taraftar olanlara “Şia”, bu taraftarların oluşturdukları mezhebe de “Şiilik” denilmiştir.

Dikkat ederseniz burada vurgulama “taraftar olmak” kelimesindedir. Bu bir siyasal tercih erkini de göstermektedir. Zaten Şii’lerin ittifak ettikleri ve diğerlerinden (sünnilerden) ayrıldıkları en önemli konu imamet, ya da hilafet konusu, diğer bir deyişle de devlet başkanının kim olması gerektiği konusudur. Çünkü, o dönemde halife aynı zamanda islam devletinin de başkanı konumundadır.

Alevi kelimesine baktığımızda, onun da anlamının “Ali’den yana olmak” şeklinde açıklandığını görürüz. Ancak burada ince bir nuans vardır. Ali’ye taraftar olmak ve Ali’den yana olmak aslında tamamen aynı kapsamı anlatmazlar. Taraftarlık siyasal bir tercihi vurgularken, Ali’den yana olmak, onun yolundan gitmek, izinden gitmek, onun görüşünden gitmek vurgusunu taşır. Yani burada vurgulama siyasal değil ilmidir. Yorumsaldır.

Işte bazı insanlar Ali’nin yanında olurken, izinden giderken, daha doğrusu onun gösterdiği yol ile İslam’ı benimserken, bu yolun içeriğini önemsemişlerdir. Bunlara Alevi diyoruz.

Ali’nin yolu nedir?
Diğerlerinden farklı birşey önermemiş olsa, Ali’nin yolundan söz edebilir miydik? Edemezdik.
O zaman, neydi Hz. Ali’nin yolunu, yol yapan?
O güne kadar önce Arap, sonra İslam geliyordu neredeyse… Yani Arap kültürü baskınlığı altında bir İslam anlayışı empoze ediliyordu. Böyle devam etseydi belki de İslam bir “kavim” dini olarak kalabilirdi de!… Çünkü, farklı kültürlerle temasında zorluklar yaşanacaktı.

Oysa Hz.Ali’nin yorumu İslam’ın evrensel yorumuydu. Farklı kültürleri de kucaklayan yorumuydu. Bu da elbette daha esnek, daha yalın, katı değil, farklı kültürlerle harmanlanabilecek, hoşgörüyü içeren bir özellik ile ortaya çıkması demekti… Kısaca, özgürlük içermesiydi.

İşte, Alevi terimi ile Şii terimlerinin bazı noktalarda benzer bir zemini tanımlasa bile gerçekte çok kritik bir noktada farklı vurgulamalar üstlenmesinin Nazenince açıklaması böyle…

Düşünce Denizine buyurun, siz de konu üzerinde düşünün…
Şiilik eşittir Alevilik olmadığına göre daha güzel bir açıklama buluyorsanız, görüşlerinizi bize yazın, bizimle paylaşın…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

6 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | 2 Yorum

Atatürk ve Bektaşilik…

images.jpg
Araştırmacı yazar Baki Öz’ün Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler adlı kitabında doğrudan Atatürk ve Bektaşilik ile ilgili bir bölüm yer alıyor.13-35. sayfalar arasında yazar Atatürk ve Bektaşilik ilişkisini inceliyor.

Ben de size kimi zaman doğrudan alıntı yaparak, kimi zaman da özetleyerek buradaki bilgilerin bir kısmını aktarmaya çalışacağım. Zaman zaman da Nazenince yorumlarımı ekleyeceğim.

Öncelikle, “Atatürk’ün Bektaşi olup olmadığı hakkında -eldeki verilere dayanarak- kesin birşey söylenemez. ” diyerek söze başlıyor yazar. Bu konuda Nazenince söylenecek birkaç cümle var.
Bir kere Bektaşilik “bir yıllık” bir olay. Yani, bir kişi nasip alıp Bektaşi güruhuna katılmışsa, bu katılım “baş okutma” denilen cem olayı ile yıllık olarak tazelenmediği takdirde o kişinin Bektaşiliği bir anlamda buzdolabına kalkıyor, ya da uykuya yatıyor. Bir tasavvuf okulu, eğitim sistemi gibi düşünürseniz, okulu bırakmiş kişi durumunda olabiliyor. Dolayısıyle Atatürk bir dönemde Bektaşi gürühuna sadece bu kültür içinde büyümek şeklinde değil de bizzat dahil olmuş olsa da bu üyeliğini devam ettirmemiş olması büyük olasılıkla doğrudur. Çünkü,ilk gençlik yıllarının ardından son derece yoğun bir yaşantısı vardır. Yaşantısının da hemen her dakikası da gözler önündedir. Ancak, bu da hiçbir şekilde bir “nasip alma” olayını yaşamadığı anlamına da gelmez. Pek muhtemeldir ki, ilk gençlik yıllarında böyle bir deneyim de yaşamış olsun… Nitekim, tanıdığımız Bektaşi büyüklerinden bizim de dinlediğimiz kadarıyla, zamanında Atatürk’ün bu kültür ile tanıştığı ve nasip aldığı bilgisini duyduk, ancak bu kişiler daha sonraları , asker olması, siyasetle uğraşması nedeniyle kültürle ilgili olarak gönül bağını ve kültürel zenginliğini sürdürdüğünü belirtmişlerdir.

Dönelim kitabımıza, yazar şöyle diyor:

“…veriler böyle bir yargıya kesinkes varmamız için yetersiz. Kaldı ki, eldeki veriler Atatürk’ün Bektaşi olmadığını da kanıtlamamaktadır. Varolan verileri ve ipuçlarını sağlıklı bir mantıkla değerlendirip eleştirmemiz durmunda Atatürk’ün Bektaşi olduğu kanısı ağır basmaktadır.”
“Olayı Atatürk’ün soyu, düşünce yapısının Alevi-Bektaşik’le yakınlığı ve Alevi- Bektaşiler’le ilişkileri açsından bakarak irdelemeye ve değerlendirmeye çalışalım”.

Yazar, Atatürk’ün soyunun Anadolu’ya dayandığını, Yörük- Türkmen kökenliği olduğunu vurgular. Osmanlılar Rumeli’yi alınca, bazı Türkmenleri Balkanlar’a yerleştirdiklerinden ve Balkanların bu şekilde Türkleşmesi ve İslamlaşmasının amaçlandığına değinir.

“Atatürk’ün annesi Zübeyde hanımın soyu da bu amaçla ve bu siyasa gereği Konya Karaman dolaylarından alınarak Batı Makedonya’daki Vodina ilçesinin batısındaki Sarıgöl bucağına yerleştirilmişti. Son dönemler ise Selanik dolaylarına yerleşmişlerdir. Yörük- Türkmen kökenlidirler. Ailede de bu inanış vardır.”

Konu üzerinde Şevket Süreyya Aydemir’in araştırması bulunduğundan bahseden yazar bu araştırma bulgularını kısaca özetler.

“Bilindiği gibi Osmanlılar’da yerleşik yaşama geçmiş ve yönetimle bağ kurmuş kesimin, resmi ideoloji olan Sünniliği benimsemelerine karşın, düzen karşısında daha özgür hareket eden, resmi ideolojinin etki alanı dışında kalan göcer Türkmen boylarıysa Şii-Alevi inanışta kalmış, kurulu düzene karşı tepki öğesi olmuşlardı. Bu özelliğin Atatürk’ün ana soyundan da görülebileeği olası. Zaten bu halk, Fatih Mehmet ‘in Karamanoğulları Beyliğini 1466’da ortadan kaldırması üzerine Rumeli’ye göçürülen Karamanlı halkıydı. Halk içerisinde Alevi yaygındı. Oğuzlar’ın Avşar boyunda olan Karamanlı Beyliği’nin kurucusu Nure Sofi Şii eğilimli “Babai” tarikatındaydı. (Prof. .İ. Hakkı Uzunçayırlı- Anadolu Beylikleri, S:1)”

Atatürk’ün babasoyu üzerine Hüşeyin Şekercioğlu’nun inceleme ve araştırması önemlidir. Şekercioğlu bu araştırmasıyla Atatürk’ün babasoyunun izlerini Anadolu Türkmen boyları içerisinde bulur. Atatürk’ün dedesi Kırmızı Hafız Ahmet’tir. (Bu tespitler için bkz. Hüseyin Şekercioğlu-“Atatürk’ün Soy ve Sülalesi Hakkında Anadolu’da Yaptığım Araştırmalar” , Türk Kültürü Dergisi, Sayı:145, S:7 / Aydemir S:42, 409 ile Burhan Göksel’in ‘Atatürk’ün Soy Kütüğü Üzerine Bir Çalışma, s:19 referansları verilmektedir)

Atatürk’ün babasının nufus kaydı “Yörük taifesinden” olarak geçmektedir. Bu Yörük boyu Manastır’daki kayıtlarda “Kızılkocalılar” Selanik’teki kayıtlardaysa “Karakocalılar” olarak geçmektedir. bu Türkmen boyları II. Murat ve oğlu Fatih Mehmet dönemimlerinde Sivas, Tokat, Ankara, Amasya, Konya, Isparta, Aydın ve Balıkesir bölgelerinden alınarak Rumeli’nin çeşitli yörelerine yerleştirilmişti. Şekercioğlu’na göre “Kızılkocalar” veya Kızılcalı Türkler’i Oğuzların ‘Kızılca Oğuz’ boyundandırlar. Bunlara ‘Kızılca Bölüklü’, Kızılca Örenli Türkleri adı da veriliyordu. Bunlar Anadolu’da Çorum, Amasya, Tokat ve Sivas’a yerleştiler. Tokat’ın Reşadiye dolaylarındaki “Kızılözenliler Yurdu” bu topluluğa aitti. Bugünkü Kızılören Köyü dolaylarında beylik kurmuşlardı. 1410 yıllarında kurdukları bu beyliğe ‘Kızıl Ahmetliler Beyliği’ de deniliyordu. II. Murat’ın buyruğuyla Amasya valisi Yörgüç Paşa 1424’de bu beyliğin beylerini Amasya’da zindanlara doldurtarak dumandan boğmuş, böylece beylik halkı Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılmıştı. (Şekercioğlu, Sayı:145,s:7 v.d: Osmanlı ‘Varakname’leri Kızılkocalı Türkmen kıyımına oldukaç geniş yer verirler. Bkz: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s:118 V.D, Müneccimbaşı Tarihi, 1/210 vbd: neşri Tarihi, 11/89 v.d: Tacü’t Tevarih, 11/57. )

“Kızıl” lık özellikle Aleviler’e takılan addır. Bunun ötesinde adı geçen yöreler genellikle Alevidir. Özellikle bu boyun yerleştiği Almus- Tozanlı vadisinde bir- iki köyün dışında geri kalan bütün köyler kümesi Alevidir. Osmanlı’nın yerleştirme (iskan) siyasası gereği bir bölümünün Rumeli’ye göçürüldüğü Atatürk’ün soyu “Kızıl Kocalı Türmenleri’nin Anadolu kolu bilindiği kadarıyla Alevidir. Rumeliye geçtikten sonra da, Bektaşilik’in etkin olduğu bu bölgede Aleviliklerini korumaları ve sürdürmeleri olası. Dahası Bektaşilik’in ağır bastığı bu yörede daha pekiştirebilecekleri de mantıksal olarak söylenebilir ”

Evet, Baki Öz’ün kitabında konu böyle ele alınıyor. Aslında Balkanlarda o yıllarda Bektaşilik çok yaygın. Hatta, o yıllardaki yaygınlığı II. Mahmut dönemi öncesine göre son derece azalmış olmasına rağmen yine de yaygın. Bu şekilde baktığımızda, daha sonraları bazı ailelerde Alevi-Bektaşi geleneklerinin küllendirilmiş ve hatta sünni geleneklerine yakın uygulamaların geçerlik kazanmış olduğu görülse de, gelenek ve görenekleri iyice araştırıldığında çoğunun altında Bektaşi inançları ve pratiklerinin zengin örnekleri çıkmakta….

Aynı kitabın sayfalarından birkaç küçük alıntı daha sunuyorum:
…”Atatırk’e esin, duygu ve duşünceleri için besin kaynağı olan N. Kemal Bektaşi’ydi. Bektaşi bir ailenin çocuğuydu. Ana yoluyla dedesi olan Adüllatif Paşa inançlı bir Bektaşiydi. N. Kemal bu dedesince büyütülmüş ve eğitilmişti. N. Kemal’in geçliğinden itibaren entellektüel gelişmesine bu Bektaşi etkeni damgasını vurmuştu. “Kerbela Mersiyesi”, şiir defterinde “Ali Aşkı”yla yazılan “Şahımdır Ali”, Eşref Paşa’nın “Aleviyiz” diye başlayan bir gazeline nazire olarak “Aleviyim”redifli şiiri, Namık Kemal’in inançlı bir Alevi-Bektaşi olduğunu kanıtlar. N. Kemal’in ülküsü Bektaşi geleneğinin öğretilerinde olduğu gibi hoşgürü ve gönül yüceliğiydi.”…

“Atatürk bu kaynaktan beslenmişti. Atatürk üzerindeki N. Kemal etkisi bilinenler arasında. Bektaşik’ten Namık Kemal’e , Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e uzayan bir düşünce, inanç ve gönül etkileşimiydi bu. N Kemal’e ilgi duymasında ikisi arasındaki düşünce ve inanç birliği de etkin olmuş olabilir. Bektaşi oluş ikisi arasında duygu, düşünce ve anlayış birilğini de yaratmış olabilir. bu durum gözardı edilemeyecek bir olasılık.”

….

“Doç. Mete Tuncay, Atatürk’ün soy olarak Rumeli Bektaşilerinden geldiği, gençlik arayışları içerisinde bu tarikatla ilgilendiği söylentilerini doğru buluyor ve Abdülkerim Paşa’yla Kurtuluş Savaşı yıllarında kurduğu iletişimde Bektaşi terimleriyle anlaşmalarına dikkatleri çekerek, bektaşi olan Abdülkerim paşa gibi M. Kemal’in de Bektaşi olduğunu, o nedenle bu tür şifre kullandıklarını kanıt olarak ileri sürüyor. Adil Gülvahapoğlu da bu sava katılmaktadır. …”

Meclise de Bektaşi ve Alevi kültüründen gelen birçok ismin girmesini Atatürk özellikle istiyor. Şöyle bir bilgi var. Onu da nakledelim:

“Atatürk çalışmalarını Alevi- Bektaşiler’le ortak yürütmüş, önemli ve stratejik noktalara bu güven duyduğu Alevi-Bektaşileri getirmişti. Cemalettin Efendi’yi meclis ikinci başkan vekilliğine, Albay Hüsabettin’i (Ertürk) gizli haber alma örgütünün başına Bektaşi Babası Dr. Ragıp Erensel’i özel doktorluğuna, A. Naci Baykal’ı (Bektaşi Babası) PTT’deki gizli şifre amirliğine getirmesi gibi…”

Kitapta ilginizi çekecek daha birçok konu var.
Baki Öz’ün Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler , Can Yayınları, 1995 İstanbul künyeli kitabını okumanızı salık veririm…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

1 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | 1 Yorum