Düşünce Denizi

Cumhuriyet’ten… “ABD Kerkük’te Ateşle (mi) oynuyor (?)

Dr. Vakur KAYADOR‘un 13 Mart 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Koyutmalar yazara, italik vurgulamalar Nazenin’e aittir.

Sn. Kayador yazısının bir düşünce cimnastiği, beyin cimnastiği niteliğinde olduğunu belirterek, bazı olasılıkları gündeme taşımış. İyi ve sade bir analiz sonrasında bu olasılıkları gündeme getirdiği için yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir….. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası ‘Ortadoğu’da kaos’ olan ABD’yi de sarsabilir”
Alt başlığını taşıyan yazı önce Ortadoğu’da Musul bölgesinin Osmanlı’nın elinden çıkış hikayesini özetlemekle başlıyor.

“Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin elimizden çıkma öyküsü ilginçtir, anlamlıdır, ibret dersleriyle doludur. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul Vilayeti Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindedir. Ancak aynı gün General Marshall bölgedeki Kolordu Komutanı Ali İhsan Paşa‘dan vilayeti terk etmesini ister, İstanbul Hükümeti de bu doğrultuda bir direktif yollar. Çaresiz kalan Paşa birliklerini Nusaybin’e çekmek zorunda kalır. Buna karşın Musul Misak-ı Milli sınırları içine alınır ve Ankara Hükümeti Lozan’da İsmet Paşa baskanlığındaki heyetiyle bu konuda son derece ısrarlı davranır, bu nedenle sorun konferans sonunda çözüme kavuşamaz. 1924’te düzenlenen Haliç Konferansı’nda Musul’un Türkiye’ye bırakılması bir yana Hakkari’nin Süryanilere verilmesi önerisi masaya getirilir ve küçük çaplı bir isyan başlatılır. Daha sonra 1925’te Şeyh Sait İsyanı patlak verir.

Buradan hangi dersleri çıkarmak gerekiyor? .. 1920’li yılların koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin Musul bölgesine yönelik hak ve taleplerinde ısrarlı olması durumunda Diyarbakır ve Güneydoğu’dan vazgeçmek zorunda kalabileceği anlatılıyor… İkinci ve daha önemli ileti ise I. Dünya Savaşı’nın en öncelikli amacının Osmanlı Devleti’nin petrol bölgelerine el koymak olduğudur. Güneyden kuzeye doğru Suudi Arabistan, Kuveyt, Basra ve Musul petrollerinin ele geçirilmesi, dünya petrol rezervlerinin yüzde 60’lık bir bölümünün sahiplenilmesi demektir. İşte Türkiye’nin, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında üstesinden gelemediği sorunun boyutları budur. Kimsenin kuşkusu olmasın, Türkiye o tarihte askeri bir müdahalede bulunsaydı, galip Avrupa devletlerini de, hatta ABD’yi de karşısında görebilirdi.

Ankara Antlaşması

Öyküyü yarım bırakmayalım… Son bölüm -tek sözcükle- hazindir. Sorun 1925’te Milletler Cemiyeti’ne götürülür ve durum, beklendiği üzere, aleyhimize sonuçlanır, o anki sınırlar kabul edilir. Bölgenin elimizden çıkması 1926’daki Ankara Antlaşması’yla kesinlik kazanır. Yirmi beş yıl süreyle buradan elede edilecek petrol gelirinin yüzde 10’unun Türkiye’ye bırakılması karara bağlanır, ancak, bu madde de uygulanmaz.

Dünden bugüne değişmeyen en önemli gerçek, petrolün vazgeçilmez önemini sürdürüyor olması.

Petrollerin denetimi

ABD’nin günümüzdeki temel amaçları;Irak petrollerinin denetimi, Irak’ın -Batı’nın petrol jandarması olan- İsraili için tehdit unsuru olmaktan çıkarılması ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması olarak sıralanıyor. Daha önce yine Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Ortadoğu ve Irak’la ilgili iki yazımda, ABD’nin kurulacak Kürt devletinin Türkiye, Suriye, İran üzerinden kuzeye yönelmesini ve Hazar bölgesi petrollerine ulaşacağı köprü olmasını istediğini belirtmiştim. Amaç -bir anlamda- ikinci İsrail oluşturmak ve kendi çıkarlarının savunuculuğunu yaptırmaktır. Burada Türkiye’deki bir tartışmaya değinmekte yarar var. Bizim ülke olarak 1 Mart 2003 Tezkeresi ‘ne onay vermeyerek, ABD’nin işini zorlaştırdığmız ve ABD’nin de zorunluluk nedeniyle Kürt gruplarla işbirliği yapmak durumunda kaldığı dile getiriliyor. Bunların hiçbir ciddiyeti yok. ABD ve Avrupa on yıllardır, hatta yüzyılı aşkın bir süredir diledikleri gibi kullanabilecekleri bir Kürt devleti kurma sevdasındalar. Bu tezkerenin tarafımızdan reddedilmesi ABD -eğer koşullar uygun olursa, gücü yeterse- Türkiye’yi de hedef tahtasına yatıracaktır.

Şu anda, Ortadoğu’da en temel sorun;yukarıda çok kısaca yakın dönem tarihçesini özetlediğim Kerkük-Musul petrol gerilirinin önemli bir bölümünün Kürt devletine bırakılıp bırakılmayacağıdır. Körfez Savaşı ile 2003 Irak Savaşı arasında zaten Irak’ın kuzeyinde bir devletin asli unsurları gerçekleştirildi. Uydu devletin parlamentosu açıldı, parası basıldı, ordusu kuruldu, ayrıca Irak Cumhurbaşkanı bu insanlardan biri oldu. Şu aşamada sorunun can alıcı, can yakıcı boyutu burada değil, artık başka yerde. ABD’nin petrol gelirini bölgeye akıtması halinde, özellikle Türkiye’de ayrılıkçı terörün çok daha fazla finanse edileceği ve lojistik desteğin olağanüstü artacağı ortada. Bu durumu Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil. Aynı şey İran ve Suriye için de geçerli. Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir. Bu konuya daha önce değinmiştim. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası “Ortadoğu’da kaos” olan ABD’yi de sarsabilir. Çünkü, ABD ve Avrupa, denetil altına almayı amaçladıkları ülkeleri “kontrol edilebilir istikrarsızlık” çizgisinde tutmak isterler. Oysa bu koşullarda oluşacak istikrarsızlık ABD denetimini sarsabilir belki de ortadan kaldırabilir. ABD için doğru olan, ayrılıkçı hareketi başka yollardan desteklemektir. Daha önce de yaptığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bu iş için bilinen en iyi yöntemlerdir, ayrıca ABD’nin meşrebine de gayet uygundur… 2001 Afganistan işgalinden bu yana bu ülkede haşhaş üretiminin neredeyse bin kat artmış olmasınını bununla ilişkilendirmek mümkün mü acaba? … Bunlar yalnızca olasılıklar. Yapmaya çalıştığım zihin cimnastiğinden başka bir şey değil. Asla unutmayalım, bugün ABD’deki neocon yönetimi her türlü çılgınlığı yapacak kadrolardan oluşmaktadır ve bu nedenle bölge ülkeleri en kötü olasılıklara karşı önlem almak zorundadırlar. ABD’nin Kerkük’te ateşle oynaması işten bile değildir.

Şimdi can alıcı şu soruyu sorabiliriz…Ülkemiz çok kırılgan ve krizlere açık ekonomisiyle, Cumhuriyet tarihinde hiç yaşamadığı yönetim zafiyetiyle bu dertleri, hatta ölüm kalım mücadelesini kazanacak güce sahip midir?

Elbette sahiptir, ancak bu ayrı bir değerlendirme konusudur.”

Yazı böylece son buluyor…

Sanirim yazıyı sizler de beğenmişsinizdir. Az, öz, yalın ve açık…
Bir arkadaşımın birkaç gün önce aktardığı “müthiş özet” başlıklı yazıyı canlandırdı zihnimde, onu da sizlerle paylaşayım:

Sadrettin Kuşoğlu’ndan..

Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:

– Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, “zenginlerin yazdırdığı” müfredatı okuyacağız.

Dedi ve devam etti:

– Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş.

1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret..

2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset…

3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!..

Evet, tüm bunlardan sonra, “BARIŞ” diliyorum. Umarim Atatürk’ün öğüdünü tutabiliriz: “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” .
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

Reklamlar

13 Mart 2007 - Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: