Düşünce Denizi

Bektaşi Nefesleri- Kul Nesimi’den…

Daha önce Kul Nesimi’den “Faydası Ne?” başlıklı taşlamaya bu bölümde yer vermiştik. Şimdi Cahit Öztelli’nin kitabından yararlanarak Kul Nesimi hakkında sizlerle hem bilgi paylaşalım, hem de nefeslerini…

Kitabın künyesi şöyle:
Onyedinci Yüzyıl Tekke Şairi KUL NESİMİ
Hazırlayan: Cahiz Öztelli- Milli Folklor Enstitüsü Müdürü- Ankara, 1969.

“Edebiyat tarihimiz, tasavvuf şairi olarak yalnız bir Nesimi tanır. O da Bağdatlı Nesimi’dir. Oysa, cönklerden toladığmız yüze yakın şiiri bulunan başka bir Nesimi daha var. İşte bu kitapta konu olan ikinci Nesimi’dir. İkisini birbirinden ayırmak icin konumuz olana KUL NESİMİ diyecegiz.” diyerek söze başlıyor Öztelli kitabında ve ekliyor:
“Bugüne değin Kul Nesimi’nin şiirlerinden pek azı ele geçmiş, onlar da bağdatlı Nesimi’nin sanılmıştı. Hece ile yazılanları bile onun yeni şiirleri olacağı düşüncesine yol açmıştı. İlk olarak Sadettin Nüzhet (Bektaşi Şairleri) adlı eserinde yeni bir şair karşısında olduğumuza işaret etmiş, şşairin hayatı hakkında bilgi veremeden altı şiirini yayınlamıştı.

Ad benzerliği dolayısıyle ve her iki şairin Hurufi olması, karışıklığa yol açmışsa da dilleri çok ayrıdır. Bundan başka Kul Nesimi’nin ayrı kişi olduğunu gösteren belgeler vardır. Bunları sıralamadan önce Bağdatlı şairin kısaca hayatının bilinmesinde fayda vardır.
Bağdatlı Nesimi’nin ölümü, kendi halifesi Refii’nin Beşaretname adlı eserinde bildirdiğiine göre 1404’dür. Hallac-ı Mansur gibi o da “enelhak” (ben Tanrıyım) dediği için derisi yüzülmüştü. Bu yüzden “Alevi-Bektaşilerde varlık birliğinin ileri taraftarları ve mümessilleri olan Bayrami Melamileri, Mevlevilerin Şems kolu denen ve Melamilikle Bektaşiliğe pek yaklaşan, hatta onlarla kaynaşan Mevleviler ve diğer tarikatlar icinde Aleviliği ve Melameti benimsemiş kimseler tarafından, ölümünü müteaakip büyük bir şehit tanınmış ve Mansur oğlu Hüseyn-el Hallac’ın ikincisi olmuştur. Ağızdan ağıza, büyükten küçüğe devreden menkabeler, aşağı yukarı bir Nesimi destanı meydana getirmiştir”.

Bu menkabeler ve şairin sanatındaki başarısı yüzyıllar boyunca Türk ve öteki İslam edebiyatında derin izler bırakmıştır.

Konumuz olan Nesimi’ye gelince, onun onyedinci yüzyılda yaşadığını gösteren kuvvetli belgeler yeteri kadar vardır. Bir şiirinde Kul Nesimi şöyle diyor:
İkiyüz altmış dört yıldan sonra
Bu nazmile bunu ettin ben izhar

Bu şiirin tamamında Hurufilik kurallarıyle birlikte kendinden de söz açan Kul Nesimi yukarıdaki beyitte Bağdatlı Nesimi’nin ölüm yılını ve tuttuğu yolu söylemek ister. Buna göre, Bağdatlı Nesimi’nin ölüm yılına ikiyüz altmış dört katılınca 1668 yılı bulunur. Bu şiiri olgunluk çağında söylediği kabul edilirse, onun on yedinci yüzyıl başlarında doğduğunu düşünmek yersiz olmaz.

Kul Nesimi’nin şiirlerine en eski olarak yine bu yüzyıl içinde yazıldığı kesin olarak bilinen cönklerde rastlanmaktadır. Bundan başka şairin dilinin özelliğini bu yüzyıldan öteye götürmeye de imkan yoktur. Dili tam anlamıyla on yedinci yüzyıl divan ve halk edebiyatı şairlerinin dilidir.

Bunlarda başka kendi çağında yaşamış şairlerin Kul Nesimi’ye benzekleri (nazire) de var.

Kısaca yurakıda gisterdiğmiiz sebeplerden ötürü Kul Nesimi XVII. yüzyılda yaşamış bir şairdir. u yüzyılın tarih olaylarıyla Nesimi’nin şiirlerindeki bazı sözlerin karşılaştırılmasından hayatını az çok öğrenmek mümkün olmaktadır. bilindiği gibi XVII. yüzyılın birinci yarısı hep İran ile yapılan savaşlarla geçer. İran Bağdad’ı alır. Osmanlı ordusu birkaç başarıız sefere katılır. Sonunda IV. Murat 1636’da geri alır. XVI. yüzyıldan beri Yavuz ile Şah İsmail arasında başlayan uğraş bir yüyıldan çok sürer. Bu arada Osmanlı topraklarındaki Kızılbaş-Alevi toplulukları İran’a yardımcı bazı durumlar yaratırlar. Bu yüzden ezilirler, yüz binlerce kişinin başları uçar. Fakat, yine alttan alta, gizli veya açık her ayaklanmaya katıldılar. Bu katılmalar Celali ayaklanmalarında da kendini gösterir. On yedinci yüzyıl boyunca sürer. Bu işlerde tarikat şairlerinin her bakımdan önemli etkileri olduğunu kendi eserlerinden olduğu gibi, başka yerlerden ve meela tezkerelerden öğreniyoruz.Bunlardan Pir Sultan Abdal ve Kul Nesimi’nin çağdaşı ve aynı maceralara karışan Ali Oğlu, Dedem Oğlu gibi şairleri de tanıyoruz. (Bu son iki şair için bakınız: Türk Folklor Araştırmaları, sayı 73 ve 74’teki yazı).

Öztelli kitabında Kul Nesimi’nin, böyle bir ayaklanmaya katılmış olduğunu ileri sürer. Bunun göstergesi olarak da bir manzumesindeki şu sözleri gösterir :

Mehdi-i zaman ede zuhur kalmaya perde
Yezit olanı kırsa gerek tiğ ü teberde
Nesimi, Şah’ın medhin okur şam ü seherde

Burada hemen şu hatırlatmayı yapmakta yarar var. Gerçekte Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki savaş iki Türk devleti arasındaki savaştır. Bu Türk devletlerinden biri İran toprakları üzerinde yer almaktadır ve Sünni inancında değillerdir. Şii ve/veya Alevi inancını taşımaktadırlar. Yavuz dönemi ise Osmanlı’nın özellikle iktidar çevrelerinin ağırlıklı olarak Sünni inançta olduğu dönemdir. Doğu Anadolu topraklarındaki Kızılbaş- Alevi topluluklar ise ekonomik sorun içindedir ve iktidar tarafından sahiplenilmemektedir. Bu halk gelenek görenek açısından, dil açısından Şah İsmail’i ve yaklaşımını kendilerine daha yakın bulmaktadırlar. Osmanlı iktidarı da bundan müştekidir. İşte bu dönemde Osmanlı’yı yezit olarak görme eğilimi ön plana çıkmıştır. Ancak, yine bir başka hatırlatma yapalım. Alevi-Bektaşi söyleminde Şah sözcüğü kişiyi anlatıyorsa, Şah İsmail’i anlatmak için kullanılır ama, birçok zaman da Hz. Ali’yi tanımlamak için kullanılmıştır. Hatta Şah, kainatın Şah’ı anlam yüklemesiyle “tanrı”yı tanımlamak için de kullanılır… Bu nedenle, Sn. Öztelli’nin kitabında Kul Nesimi’nin yakınlık ve hatta hayranlık duyduğu kişiyi “İran Şah’ı” olarak göstermesi bir yanılgıdır. Söz konusu olan burada Şah İsmail’dir, bir Türk devletinin başkanıdır.

Yine dönelim Öztelli’nin kitabından aktarmaya devam edelim Kul Nesimi için der ki:
“İran Şahı’nın “Mehdi-i zaman” olarak ortaya çıkmasını, “yezit”leri yani Osmanlıları kırmasını dilemektedir. ayrıca Şah’la ilgisini ortaya koyan bir manzumesinde:
Erenler Şah’tan gelürler
Ali derler pirimize
İmamların kullarıyız
Münkir irmez sırrımıza

ve başka şiirlerinde görülen izlerden İran şahları yanını tuttuğu açıkç a belli oluyor. Bundan başka Osmanlı devletinin İran ile olan savaşları sırasındaki ayaklanmalardan izler taşıyan manzumeleri de görülmektedir. Osmanlı tarihçileri genel olarak bu gibi ayaklanmaları yazmadıkları için yanız manzumelerden sonuçlara varmak gerekmektedir. Kısa ve eksik olmakla birlikte bunlar oldukça aydınlatıcıdır. Bir manzumesinde, başından siyasi bir yargılama geçtiğini anlamak zor değildir:

Mahkemede sual sordu kadılar
Kitapları orta yere kodular
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Ustamdan almışam, pirden gelürem

….
Öztelli kitabın 10. sayfasında şu bilgiye yer verir:
“Nesimi aynı zamanda Bektaşidir. Hallac ve Seyyit Nesimi’nin öldürülmelerinden sonra Hurufiler Irak’ta şiddetli bir kovuşturmaya uğramışlar, bundan kurtulmak için Anadolu’ya kaçmışlardır. Böylece Nurufi dervişleri Bektaşiliğe kendi inanışlarını soktular. Nesimi de, başka Bektaşi şairlerinden çok Hurufilik görülür. Şiirleri içinde bunu gösteren pek çoğu var, onun için burada bir dötlüğü örnek veriyoruz:

Biz tarik- Bektaşiyiz, zikrederiz Hakkı biz
Bizdedir Şah-ı Velayet sırları hep izdedir
Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli, kuluyam Nesimi
Etmeyiz cahile minnet, Al-i Sultan bizdedir.

Nesimi aynı zamanda hem Haydari, hem de Caferi olduğunu bildirir. İki örnek,

Ben ol sadık kulam ki Caferi’yem
Hakikat söylerem ben Haydari’yem…

(Bugün artık biliyoruz ki, Caferilik’ten ve Hayderilik’ten birçok iz vardır Bektaşilikte… Yani bir Bektaşi belirli bir anlam söz konusu olduğunda o vurgulama için Caferidir, bir başka anlam söz konusu olduğunda da Hayderi… bir başkasinda Hurufi… çünkü Bektaşiliği oluşturan sentezde bu yorumların elirli vurgulamalarının izleri vardır, ama tümünün ağırlığı yoktur…/ Nazenin’in notu)

….
Kul Nesimi’nin iyi eğitim görmüş bir şair olduğu söylenir… Arapça bilir, Tasavvufu, Hurufi kurallarını iyi bilir. … Kul Nesimi, sanatın bütün inceliklerini iyice bilmektedir. Seçtiği kelimeleri yerinde ve ustalıkla kullanır, Kafiyelerini, çoğu halk şairlerinin kullandığı yarım, hatta dörtte bir kafiyeden kurtardığı çoktur. Bunda, aldığı kuvvetli öğretimin etkisi olduğu muhakkaktır. Aruzdaki aksaklığı, halka seslenmesi zorunluğu yüzünden daha çok Türkçe söz kullanmak iteğinden ileri geldiği düşünülür.

Bu kadar bilgiden sonra birkaç örnek verelim…

-I-
Erenler Şah’tan gelürler
Ali derler Pirimize
İmamların kullarıyız
Münkir ermez sırrımıza

Pirimiz kırklar yediler
Bu yolu anlar kurdular
Bize de böyle dediler
Kanarsan ikrarımıza

Ateş yanar, kazan çoşar
Dalgalanıp boydan aşar
Şulesi aleme düşer
Bakın bizim nurumuza

Bildik aslımızdır Adem
Kısmetimiz verdi Hüda’m
Halifeler basmış kadem
Taç urdular serimize

Muhib mürşidine uydu
Arif olan hisse duydu
Münafıklar nice kıydı
Tiğ çektiler Pirimize

NESİMİ sözünü pişür
Özüne muhabbet düşür
Bezirganlar gevher taşur
Gune gune şarımıza

-II-

Evliyadan aldık biz bu erkanı
Yana yana zikredelim Allahı
Canda ayan dörgük sırr-ı Suphanı
Yana yana zikredelim Allahı

Daima Suphanın ismin der idim
Derunumda olan perdeyi giderdim
Bir idim vardım ummana erdim
Yana yana zikredelim Allahı

İsyanla kararmıştır yüzleri
Anın için Hakkı görmez gözleri
Bize kar eylemez münkir sözleri
Yana yana zikredelim Allahı

SEYYİD eydür bahre daldım da geldim*
Mümkünat ilmini bildim de geldim
hakikatta yerin gördüm de geldim
Yana yana zikredelim Allahı

*Bazan mahlas olarak “Seyyid” kullanır. bu gibi nefeslerde, üzerinde Nesimi yazılıdır.

-III-

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz, dolumuz vardır

Miz müftü bilmeyiz, fetva bilmeyiz
Kıyl-ü-kal ilmeyiz, ifta bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır

Bizlerden bekleme züht-ü ibadet
Tutmuşuz evvelden rh-ı selamet
Tevella olmaktır bize alamet
Sanma ki sağmız solumuz vaardır
Ey zahit, surete tapma, Hakkı bul
Şah-ı Velayete olmuşuz hep kul
Hakikat şehrinden geçer bize yol
Başka şey bilmeyiz, Ali’miz vardır.

Evet, ne dersiniz, gayet iyi anlaşılıyor değil mi, Şah-ı Velayet kimdir? diye..
Kısaca burada bir İran Şah’ı söz konusu değildir. Şah simgesinin anlamı, yeri geldiğince, Hakk, Ali, ve bazen de Şah İsmail’dir…

Bu güçlü Bektaşi şairinden birkaç örnek verdik… Daha sonra başka örneklere de yer vermeye çalışırız…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

Reklamlar

2 Temmuz 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Kaygusuz’dan…

Evliyadan gelen kelam, okunan Kur’an değil mi?
Gerçek Veli’nin sözleri, sureti rahman değil mi?

Çün seni Hak yarattığı kendüye mir’at ettiği
Tecelli-i zat ettiği sureti insan değil mi?

Hak haberin dinleyene, candan kabul eyleyene
Hakkı bilip anlayana, sözümüz burhan değil mi?

Gerçek elini tutmayan gönlün ana pektirmeyyen
Hakkı batılı seçmeyen, cahilü nadan değil mi?

Ey Kaygusuz halin nola, gitmez isen doğru yola,
Hak kerem etse bir kula, hakikat ayan değil mi?

30 Mayıs 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Serayi (Kaygusuz Abdal)

Bazı nefeslerinde Kaygusuz Abdal “Serayi” mahlasını kullanır. İşte onlardan biri:

Yamru yumru söylerim
Her sözüm kelek gibi
Ben avare gezerim
Sahrada leylek gibi

İşim kalb sözüm yalan
Ben değil adım filan
Bu halk insana derim
Sözümü gerçek gibi

Aşk kuşları derilse
Aşktan dane verilse
Usulüm toya benzer
Avazım ördek gibi

Terketmedim benliği
Bilmedim insanlığı
Suretim adem veli
Her huyum eşek gibi

Arifler sohbetinde
Marifet söyleseler
Ben de hemen düşünmem
Ürerim köpek gibi

Gerçi Hakk’ın kalkıyım
Marifetsiz aylakım
Arifler sohbetinden
Kaçarım ürkek gibi

Bu marifet ilminden
Haberim yok cahilim
Benden mana sorsalar
Sözlerim sürçek gibi

Aşıklar can içinde
Aşikar gördü Hakk’ı
İşitmenin manası
Olmaya görmek gibi

Miskin Serayi kıydın
Kul oldun sen nefsine
Senin hırsü hevesin
Tuttu seni fak gibi

Notlar:
Toy- güzel bir kuş
Avaz- ses
sürçek- sürçen, ayağı bir yere takılan
Hırs ü hevesin- hırsın ve hevesin
Fak-tuzak
Usul- boy

28 Mayıs 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Hacı Bektaş Veli ve Toplumsallık

İnsanları, bireysellik çılgınlığına ne sürükledi?

İlk insanların yaşantısına baktığımızda, toplumsallığın çok önemli olduğunu görüyoruz. Avlarını, topladıklarını herkesle paylaşıyorlar. Senin-benim kavgası içinde değiller. Bizim duygusu içindeler. “Biz” benden daha önemli. Neden? Çünkü yaşamak için birbirleriyle dayanışmak zorundalar. Güçlü olan doğaya karşı varlıklarını sürdürmek için işbirliği yapmak zorundalar… Ancak biz duygusu içinde olmak onları güçlü kılabiliyor, bunun farkındalar.

Ayrıca, günü birlik yaşıyorlar. Bulduklarını, bulabildiklerini paylaşıp, tüketiyorlar… Ertesi gün yeniden yaşamlarını sürdürmek, karınlarını doyurmak, yırtıcı hayvanlardan korunmak için işbirliği ve güçbirliği yapıyorlar. Bir nedenle ava katılamayan olsa bile, avlanandan payını alıyor, yeter ki bu durumu istismar etmesin… Zaten istirmara hiç pabuç bırakmıyorlar. Böyle bir durumda birey toplum dışına itiliyor. En büyük ceza bu. Çünkü toplum dışında bireyin tek başına yaşama şansı yok denecek kadar az… Toplumsal düzenin yaptırım günü ahengi, geleneği, töreyi oluşturuveriyor. Sonra töre, gelenek toplumsal düzenin devamlılığını sağlıyor…

Toplumdaki herkesin karnı aynı derecede doyuyor, var olan paylaşılıyor…
Kimse aç kalmıyor… Kimse diğerinden çok daha fazla tüketmiyor…

Sonra, günü birlik yaşantıya veda edildiği dönem geliyor. Nasıl mı? Tarım devrimi sayesinde… İnsanlar tarım devrimini yaşayıp, toprağı ekip biçmeye başladıklarında ortaya iki sorun çıkıyor, biri ekip biçtikleri toprakların mülkiyeti ve bu mülkiyetin devri, yani miras, diğeri ise günlük ihtiyaçlarının ötesindeki ürün, yani artı değer… bunu ne yapacakları? Nasıl paylaşacakları? Nasıl yeniden pay edecekleri? Kısaca özel mülkiyet ve ticaret kavramları insanların hayatına giriyor.

İlk özel mülkiyete alınan da “kadın” oluyor. Çünkü o zamana kadar, erkek çocuğun doğumundaki rolunu tam olarak bilemezken, çocuklar kadınların çocuklarıyken, aile düzeni anaerkil iken, soy ve miras hukuku anasoylu düzendeyken, tarlayı saban gücüyle sürme nedeniyle avlanmaktan vaz geçip kaslarını çiftçilik ve hayvancılıkta kullanan erkek, ilk mülkün de sahibi oluyor. Mirasta da hangi çocuk kendisinin? sorusuna, “hangi kadın benimse, onun doğurduğu çocuk benim” yaklaşımıyla davranıyor. Sonuçta, özel mülkiyet, artı üretim, yeniden paylaşım, mal değiş tokuşu, ticaret, miras vs. gibi kavramlar insanların hayatında derin izler bırakmaya başlıyor.

Mülkü fazla olan, mülkünü bir değer birimi karşılığında değiştirmeye, vermeye, satmaya başlıyor. Önceleri deniz kabukları bu değer birimi objesini oluştururken (para) sonraları bugün adına para dediğimiz diğer araçlar devreye giriyor. Kim en fazla kazanırsa, o en güçlü oluyor. Çünkü kimi insanlar üretim araçlarına (makina vs. ve toprak) sahip oluyor, kimi insanlar olmuyor. Olmayanlar, olanların emrinde karın tokluğuna denebilecek küçük karşılıklarla çalışıyor. Sonuçta, zenginler ve fakirler… Yönetenler ve yönetilenler… güçlüler ve güçsüzler, sömürenler ve sömürülenler oluşuyor.

Birey kazandıkça, güç elde ettikçe daha fazlasını istiyor… Bu da bireyin donanımıyla ilgili olduğu için birey kendine yatırım yapıyor, “Rab bena, hep bana” anlayışı hakim oluyor. Artık toplumdaki diğer kişiler, onların aç olup olmadıkları umurunda olmuyor… Kendisi daha çok nasıl kazanırım diye düşünüyor, daha fazla gücü, daha çok kazanç için, daha çok kazancı daha fazla güç sahibi olmak için istiyor. Sarmal böylece bir çılgınlık boyutunda insanı girdabına alıp, sürüklüyor.

Bir toplumda bu tür örnekleri görenler onlar gibi olmak için yarışıyor. Yarış acımasız bir şekle dönüşüyor. Diğerini yok saymak, onu harcamakla başa güreşenler çoğalıyor…

İşte böyle bir dünyada şü söz akla geliyor:
Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi?

Hacı Bektaş Veli ne demişti?
Şeriatte, bu senindir, bu benim,
Tarikatte, hem senindir, hem benim,
Hakikatte ne senindir, ne benim…

Hakikate eren insanın doygunluk hissi olmalıdır. Bireyselcilik hakikat ehlinin durağı değildir. Hakikat ehli, toplumsalcıdır. Komşusu açken kendi tokluğuyla öğünemez. Paylaşımcıdır. Vericidir.
Belki de Bektaşi anlayışının en önemli özelliklerinden biri “toplumsalcı ve çevreci bir felsefeyi işlemiş olmasıdır”…

İşte bunun için Hacı Bektaş Veli Anadolu’da halka tercüman olmuş, onlara lider olmuştur. Öğretisini halk kitlesi içinde oluşturmuştur, sarayda oluşturmak yerine. Emekçi toplum onun öğretisiyle dirilmiş, “Bir olmuş, iri olmuş, diri olmuş”tur. Böylece güçlenerek, varlığını sürdürebilmiştir…

Nazenin…

27 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Mehmed Ali Hilmi Dede Baba’dan…

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba 1842’de doğmuş ve 1907 yılında Hakk’a yürümüştür. Mehmet Ali Dedebaba diye de tanınır. Mahlası , yani yol adı Hilmi dir. Ondokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İstanbul’ludur. Babası, Sultan Ahmet yakınındaki Güngörmez Camii’nin imamı Nuri Efendi’dir. Annesi Emine Hatun’dur. Hem annesi hem de babası Merdivenköy Şah Kulu Sultan Tekkesi postnişini Hasan Baba’dan nasiplidir. 1857 yılında Bektaşiliğe giriş yapmıştır. 1864 yılında Şah Kulu Sultan dergahının postnişininin Hakk’a yürümesinin ardından bu posta oturur. Merkez dergah olan Hacı Bektaş Dergahında (şu sırada müze olan) o yıllarda görev yapmakta olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan, Mehmed Yesari Baba’nın rehberligi ile hilafet alır. İstanbul’da Şah Kulu Dergahını genişletir, görevine burada devam eder. Önce tekkenin kış meydanı yanına gömüldüğü bilinir. Daha sonra ise, akrabaları tarafından kabri nakledilir, sağlığında yaptırmış olduğu, Gözcü Baba bahçesindeki özel mezarına taşınır.

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın birçok Bektaşi babası gibi şiirleri vardır. Iyi bir şairdir. Hilmi mahlasıyla şiirlerini yazmıştır. Divanı 1909 yılında ahmed Mehdi Baba tarafından basılmıştır. Daha sonra, 1909 yılında Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba tarafından, sözlük eklenmesiyle birlikte, yeni yazıya çevrilerek tekrar yayımlanmıştır.

Hilmi Baba’nın divanında, 2666 beyit bulunur. İcinde 25 koşma, 238 gazel, 1 muaşşer, 6 müseddes, 8 muhammes, 1 murabba, 1 tahmis, 3 mersiye, 1 nasihatname, 40 tarih, 3 kıta , 10 müfred bulunur. Şiirlerinde gerek aruz, gerekse hece vezni kullanmıştır.

Şimdi birkaç örnek verelim.

Bektaşi sofralarının neredeyse vazgeçilmez nefeslerinden biri olan Hanbağı ile başlayalım:
,
Hanbağı’na kurulmuş aşıkların otağı
Gülzar-ı aşk olubdur aşk ehlinin durağı

Gel Pir evine aşık, eyle özünü puhte
Yanuptur aşk oduna erenlerin ocağı

Hak nur-i kudretinden lütf eyleyüb uyarmış
Mahşerde dahi sönmez aşıkların çerağı

Ey saki-i meveddet, sun bize aşk meyinden
Pus eylesün hemişe mestaneler ayağı

Mescudumuz cemal-i yar olduğun nihan tut
Faş olmasın bu esrar, vardır yerin kulağı

Gir kalb-i mümine sen, her canibe sucud et
Tefrik olur mu beytin, etrafı solu sağı.

Hilmi özün hemişe derviş-i derdment et
Dostun müdam oluptur, derdli gönül konağı.

Bir tane daha örnek verelim.

Ayine tuttum yüzüme,
Ali göründü gözüme,
Nazar eyledim özüme,
Ali göründü gözüme,

Adem Baba Havva ile,
Hem Allemel esma ile,
Çerhi felek sema ile,
Ali göründü gözüme,

Hazreti Nuh Neciyyullah,
Hem İbrahim Halillullah
Sina’da Kelimullah,
Ali göründü gözüme,

İsa’yı ruhullah oldur,
İki alemde Şah oldur
Müminlere penap oldur,
Ali göründü gözüme,

Ali evvel, Ali ahır,
Ali batın, Ali zahir,
Ali tayyib, Ali tahir,
Ali göründü gözüme,

Ali candır, Ali canan,
Ali dindir, Ali iman,
Ali Rahim, Ali rahman,
Ali göründü gözüme

Hilmi gedayi bir kemder,
Görür gözüm, dilim söyler,
Her nereye kılzam nazar,
Ali göründü gözüme.

12 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Şiilik ve Alevilik üzerine…

alacakaranlik-deniz.jpg

Öncelikle şunu söylemekte yarar görüyorum. Ortalıkta iki ayrı terim, kavram varsa (aynı dilde) bunların tıpatıp aynı anlam açılımını ifade ediyor olmaları mümkün değildir. Yani, iki ayrı kavram varsa iki farklı anlam vurgulaması var demektir.

Bu da şu demek oluyor. Şiilik ile Alevilik aynı kapsamı tanımlamaz. Farklı kapsamları tanımlar.

Peki, o zaman, Şiilik ne demek? Kısaca şöyle açıklanıyor:
Peygamberin ölümünden sonra meşru halifenin Hz. Ali olduğu görüşünü benimseyen kişilere verilen genel addır. Kelime anlamına bakılırsa, “taraftar” , çoğul olarak da “taraftarlar” anlamına gelir.
Hz. Ali’ye taraftar olanlara “Şia”, bu taraftarların oluşturdukları mezhebe de “Şiilik” denilmiştir.

Dikkat ederseniz burada vurgulama “taraftar olmak” kelimesindedir. Bu bir siyasal tercih erkini de göstermektedir. Zaten Şii’lerin ittifak ettikleri ve diğerlerinden (sünnilerden) ayrıldıkları en önemli konu imamet, ya da hilafet konusu, diğer bir deyişle de devlet başkanının kim olması gerektiği konusudur. Çünkü, o dönemde halife aynı zamanda islam devletinin de başkanı konumundadır.

Alevi kelimesine baktığımızda, onun da anlamının “Ali’den yana olmak” şeklinde açıklandığını görürüz. Ancak burada ince bir nuans vardır. Ali’ye taraftar olmak ve Ali’den yana olmak aslında tamamen aynı kapsamı anlatmazlar. Taraftarlık siyasal bir tercihi vurgularken, Ali’den yana olmak, onun yolundan gitmek, izinden gitmek, onun görüşünden gitmek vurgusunu taşır. Yani burada vurgulama siyasal değil ilmidir. Yorumsaldır.

Işte bazı insanlar Ali’nin yanında olurken, izinden giderken, daha doğrusu onun gösterdiği yol ile İslam’ı benimserken, bu yolun içeriğini önemsemişlerdir. Bunlara Alevi diyoruz.

Ali’nin yolu nedir?
Diğerlerinden farklı birşey önermemiş olsa, Ali’nin yolundan söz edebilir miydik? Edemezdik.
O zaman, neydi Hz. Ali’nin yolunu, yol yapan?
O güne kadar önce Arap, sonra İslam geliyordu neredeyse… Yani Arap kültürü baskınlığı altında bir İslam anlayışı empoze ediliyordu. Böyle devam etseydi belki de İslam bir “kavim” dini olarak kalabilirdi de!… Çünkü, farklı kültürlerle temasında zorluklar yaşanacaktı.

Oysa Hz.Ali’nin yorumu İslam’ın evrensel yorumuydu. Farklı kültürleri de kucaklayan yorumuydu. Bu da elbette daha esnek, daha yalın, katı değil, farklı kültürlerle harmanlanabilecek, hoşgörüyü içeren bir özellik ile ortaya çıkması demekti… Kısaca, özgürlük içermesiydi.

İşte, Alevi terimi ile Şii terimlerinin bazı noktalarda benzer bir zemini tanımlasa bile gerçekte çok kritik bir noktada farklı vurgulamalar üstlenmesinin Nazenince açıklaması böyle…

Düşünce Denizine buyurun, siz de konu üzerinde düşünün…
Şiilik eşittir Alevilik olmadığına göre daha güzel bir açıklama buluyorsanız, görüşlerinizi bize yazın, bizimle paylaşın…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

6 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | 2 Yorum

Atatürk ve Bektaşilik…

images.jpg
Araştırmacı yazar Baki Öz’ün Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler adlı kitabında doğrudan Atatürk ve Bektaşilik ile ilgili bir bölüm yer alıyor.13-35. sayfalar arasında yazar Atatürk ve Bektaşilik ilişkisini inceliyor.

Ben de size kimi zaman doğrudan alıntı yaparak, kimi zaman da özetleyerek buradaki bilgilerin bir kısmını aktarmaya çalışacağım. Zaman zaman da Nazenince yorumlarımı ekleyeceğim.

Öncelikle, “Atatürk’ün Bektaşi olup olmadığı hakkında -eldeki verilere dayanarak- kesin birşey söylenemez. ” diyerek söze başlıyor yazar. Bu konuda Nazenince söylenecek birkaç cümle var.
Bir kere Bektaşilik “bir yıllık” bir olay. Yani, bir kişi nasip alıp Bektaşi güruhuna katılmışsa, bu katılım “baş okutma” denilen cem olayı ile yıllık olarak tazelenmediği takdirde o kişinin Bektaşiliği bir anlamda buzdolabına kalkıyor, ya da uykuya yatıyor. Bir tasavvuf okulu, eğitim sistemi gibi düşünürseniz, okulu bırakmiş kişi durumunda olabiliyor. Dolayısıyle Atatürk bir dönemde Bektaşi gürühuna sadece bu kültür içinde büyümek şeklinde değil de bizzat dahil olmuş olsa da bu üyeliğini devam ettirmemiş olması büyük olasılıkla doğrudur. Çünkü,ilk gençlik yıllarının ardından son derece yoğun bir yaşantısı vardır. Yaşantısının da hemen her dakikası da gözler önündedir. Ancak, bu da hiçbir şekilde bir “nasip alma” olayını yaşamadığı anlamına da gelmez. Pek muhtemeldir ki, ilk gençlik yıllarında böyle bir deneyim de yaşamış olsun… Nitekim, tanıdığımız Bektaşi büyüklerinden bizim de dinlediğimiz kadarıyla, zamanında Atatürk’ün bu kültür ile tanıştığı ve nasip aldığı bilgisini duyduk, ancak bu kişiler daha sonraları , asker olması, siyasetle uğraşması nedeniyle kültürle ilgili olarak gönül bağını ve kültürel zenginliğini sürdürdüğünü belirtmişlerdir.

Dönelim kitabımıza, yazar şöyle diyor:

“…veriler böyle bir yargıya kesinkes varmamız için yetersiz. Kaldı ki, eldeki veriler Atatürk’ün Bektaşi olmadığını da kanıtlamamaktadır. Varolan verileri ve ipuçlarını sağlıklı bir mantıkla değerlendirip eleştirmemiz durmunda Atatürk’ün Bektaşi olduğu kanısı ağır basmaktadır.”
“Olayı Atatürk’ün soyu, düşünce yapısının Alevi-Bektaşik’le yakınlığı ve Alevi- Bektaşiler’le ilişkileri açsından bakarak irdelemeye ve değerlendirmeye çalışalım”.

Yazar, Atatürk’ün soyunun Anadolu’ya dayandığını, Yörük- Türkmen kökenliği olduğunu vurgular. Osmanlılar Rumeli’yi alınca, bazı Türkmenleri Balkanlar’a yerleştirdiklerinden ve Balkanların bu şekilde Türkleşmesi ve İslamlaşmasının amaçlandığına değinir.

“Atatürk’ün annesi Zübeyde hanımın soyu da bu amaçla ve bu siyasa gereği Konya Karaman dolaylarından alınarak Batı Makedonya’daki Vodina ilçesinin batısındaki Sarıgöl bucağına yerleştirilmişti. Son dönemler ise Selanik dolaylarına yerleşmişlerdir. Yörük- Türkmen kökenlidirler. Ailede de bu inanış vardır.”

Konu üzerinde Şevket Süreyya Aydemir’in araştırması bulunduğundan bahseden yazar bu araştırma bulgularını kısaca özetler.

“Bilindiği gibi Osmanlılar’da yerleşik yaşama geçmiş ve yönetimle bağ kurmuş kesimin, resmi ideoloji olan Sünniliği benimsemelerine karşın, düzen karşısında daha özgür hareket eden, resmi ideolojinin etki alanı dışında kalan göcer Türkmen boylarıysa Şii-Alevi inanışta kalmış, kurulu düzene karşı tepki öğesi olmuşlardı. Bu özelliğin Atatürk’ün ana soyundan da görülebileeği olası. Zaten bu halk, Fatih Mehmet ‘in Karamanoğulları Beyliğini 1466’da ortadan kaldırması üzerine Rumeli’ye göçürülen Karamanlı halkıydı. Halk içerisinde Alevi yaygındı. Oğuzlar’ın Avşar boyunda olan Karamanlı Beyliği’nin kurucusu Nure Sofi Şii eğilimli “Babai” tarikatındaydı. (Prof. .İ. Hakkı Uzunçayırlı- Anadolu Beylikleri, S:1)”

Atatürk’ün babasoyu üzerine Hüşeyin Şekercioğlu’nun inceleme ve araştırması önemlidir. Şekercioğlu bu araştırmasıyla Atatürk’ün babasoyunun izlerini Anadolu Türkmen boyları içerisinde bulur. Atatürk’ün dedesi Kırmızı Hafız Ahmet’tir. (Bu tespitler için bkz. Hüseyin Şekercioğlu-“Atatürk’ün Soy ve Sülalesi Hakkında Anadolu’da Yaptığım Araştırmalar” , Türk Kültürü Dergisi, Sayı:145, S:7 / Aydemir S:42, 409 ile Burhan Göksel’in ‘Atatürk’ün Soy Kütüğü Üzerine Bir Çalışma, s:19 referansları verilmektedir)

Atatürk’ün babasının nufus kaydı “Yörük taifesinden” olarak geçmektedir. Bu Yörük boyu Manastır’daki kayıtlarda “Kızılkocalılar” Selanik’teki kayıtlardaysa “Karakocalılar” olarak geçmektedir. bu Türkmen boyları II. Murat ve oğlu Fatih Mehmet dönemimlerinde Sivas, Tokat, Ankara, Amasya, Konya, Isparta, Aydın ve Balıkesir bölgelerinden alınarak Rumeli’nin çeşitli yörelerine yerleştirilmişti. Şekercioğlu’na göre “Kızılkocalar” veya Kızılcalı Türkler’i Oğuzların ‘Kızılca Oğuz’ boyundandırlar. Bunlara ‘Kızılca Bölüklü’, Kızılca Örenli Türkleri adı da veriliyordu. Bunlar Anadolu’da Çorum, Amasya, Tokat ve Sivas’a yerleştiler. Tokat’ın Reşadiye dolaylarındaki “Kızılözenliler Yurdu” bu topluluğa aitti. Bugünkü Kızılören Köyü dolaylarında beylik kurmuşlardı. 1410 yıllarında kurdukları bu beyliğe ‘Kızıl Ahmetliler Beyliği’ de deniliyordu. II. Murat’ın buyruğuyla Amasya valisi Yörgüç Paşa 1424’de bu beyliğin beylerini Amasya’da zindanlara doldurtarak dumandan boğmuş, böylece beylik halkı Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılmıştı. (Şekercioğlu, Sayı:145,s:7 v.d: Osmanlı ‘Varakname’leri Kızılkocalı Türkmen kıyımına oldukaç geniş yer verirler. Bkz: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s:118 V.D, Müneccimbaşı Tarihi, 1/210 vbd: neşri Tarihi, 11/89 v.d: Tacü’t Tevarih, 11/57. )

“Kızıl” lık özellikle Aleviler’e takılan addır. Bunun ötesinde adı geçen yöreler genellikle Alevidir. Özellikle bu boyun yerleştiği Almus- Tozanlı vadisinde bir- iki köyün dışında geri kalan bütün köyler kümesi Alevidir. Osmanlı’nın yerleştirme (iskan) siyasası gereği bir bölümünün Rumeli’ye göçürüldüğü Atatürk’ün soyu “Kızıl Kocalı Türmenleri’nin Anadolu kolu bilindiği kadarıyla Alevidir. Rumeliye geçtikten sonra da, Bektaşilik’in etkin olduğu bu bölgede Aleviliklerini korumaları ve sürdürmeleri olası. Dahası Bektaşilik’in ağır bastığı bu yörede daha pekiştirebilecekleri de mantıksal olarak söylenebilir ”

Evet, Baki Öz’ün kitabında konu böyle ele alınıyor. Aslında Balkanlarda o yıllarda Bektaşilik çok yaygın. Hatta, o yıllardaki yaygınlığı II. Mahmut dönemi öncesine göre son derece azalmış olmasına rağmen yine de yaygın. Bu şekilde baktığımızda, daha sonraları bazı ailelerde Alevi-Bektaşi geleneklerinin küllendirilmiş ve hatta sünni geleneklerine yakın uygulamaların geçerlik kazanmış olduğu görülse de, gelenek ve görenekleri iyice araştırıldığında çoğunun altında Bektaşi inançları ve pratiklerinin zengin örnekleri çıkmakta….

Aynı kitabın sayfalarından birkaç küçük alıntı daha sunuyorum:
…”Atatırk’e esin, duygu ve duşünceleri için besin kaynağı olan N. Kemal Bektaşi’ydi. Bektaşi bir ailenin çocuğuydu. Ana yoluyla dedesi olan Adüllatif Paşa inançlı bir Bektaşiydi. N. Kemal bu dedesince büyütülmüş ve eğitilmişti. N. Kemal’in geçliğinden itibaren entellektüel gelişmesine bu Bektaşi etkeni damgasını vurmuştu. “Kerbela Mersiyesi”, şiir defterinde “Ali Aşkı”yla yazılan “Şahımdır Ali”, Eşref Paşa’nın “Aleviyiz” diye başlayan bir gazeline nazire olarak “Aleviyim”redifli şiiri, Namık Kemal’in inançlı bir Alevi-Bektaşi olduğunu kanıtlar. N. Kemal’in ülküsü Bektaşi geleneğinin öğretilerinde olduğu gibi hoşgürü ve gönül yüceliğiydi.”…

“Atatürk bu kaynaktan beslenmişti. Atatürk üzerindeki N. Kemal etkisi bilinenler arasında. Bektaşik’ten Namık Kemal’e , Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e uzayan bir düşünce, inanç ve gönül etkileşimiydi bu. N Kemal’e ilgi duymasında ikisi arasındaki düşünce ve inanç birliği de etkin olmuş olabilir. Bektaşi oluş ikisi arasında duygu, düşünce ve anlayış birilğini de yaratmış olabilir. bu durum gözardı edilemeyecek bir olasılık.”

….

“Doç. Mete Tuncay, Atatürk’ün soy olarak Rumeli Bektaşilerinden geldiği, gençlik arayışları içerisinde bu tarikatla ilgilendiği söylentilerini doğru buluyor ve Abdülkerim Paşa’yla Kurtuluş Savaşı yıllarında kurduğu iletişimde Bektaşi terimleriyle anlaşmalarına dikkatleri çekerek, bektaşi olan Abdülkerim paşa gibi M. Kemal’in de Bektaşi olduğunu, o nedenle bu tür şifre kullandıklarını kanıt olarak ileri sürüyor. Adil Gülvahapoğlu da bu sava katılmaktadır. …”

Meclise de Bektaşi ve Alevi kültüründen gelen birçok ismin girmesini Atatürk özellikle istiyor. Şöyle bir bilgi var. Onu da nakledelim:

“Atatürk çalışmalarını Alevi- Bektaşiler’le ortak yürütmüş, önemli ve stratejik noktalara bu güven duyduğu Alevi-Bektaşileri getirmişti. Cemalettin Efendi’yi meclis ikinci başkan vekilliğine, Albay Hüsabettin’i (Ertürk) gizli haber alma örgütünün başına Bektaşi Babası Dr. Ragıp Erensel’i özel doktorluğuna, A. Naci Baykal’ı (Bektaşi Babası) PTT’deki gizli şifre amirliğine getirmesi gibi…”

Kitapta ilginizi çekecek daha birçok konu var.
Baki Öz’ün Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler , Can Yayınları, 1995 İstanbul künyeli kitabını okumanızı salık veririm…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

1 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | 1 Yorum

Sevgi ve özgürlük üzerine …

sari-gul.jpg

İnsanı insan yapan en önemli özelliği nedir?

Düşünen varlık olması değil midir? Düşünen insan, özgür insandır.

Olaylar üzerinde düşünür, araştırır, karar verir. Davranışlarını bu kararlar doğrultusunda oluşturur.
Seçenekler üzerinde düşünür, tercihler yapar. Tercihlerinin sonuçlarını değerlendirir, daha iyiye ulaşmak için gayret eder. Tüm bunları yapabilmek bir özgürlük ortamında mümkündür.
Özgür olmayan insan ise, itaat kültüründe yaşar. Birilerinin ona ne yapacağını söylemesi, emretmesi gerekir. Ya da ona yön vermesi gerekir. Kendi iradesiyle yön tutamaz. Kuldur, köledir. Onun adına karar veren birileri vardır. Düşünmek onun işi değildir. Tutsak bir zihne sahiptir…

Bu iki insan tipi biribirinden öylesine farklı ki!…
Peki yönetmesi kolay olan hangisi?
Elbette ki “koşulsuz itaat eden” insanları yönetmek, yönetici erkini elinde tutan için çok daha kolaydır. O zaman iktidarı elinde tutanlar için düşünmeyen, itaat eden kalabalıklar daha makbul değil midir? Bu insanlar mutlu yaşamış, yaşamamış umurlarında mıdır? Sorun çıkarmadan yaşasınlar, onların sırtından da bir küçük zümre ayrıcalıklı yönetici ya da iktidar sahibi refah içinde yaşasın… Tarih bunların örneğini pek çok görmüştür…

Bu yöntemi kullananlar bazı yollarla halkı bir tür afyonlarlar… Yani onları düşünmeden yaşayabilecek kıvamda tutabilmek için, sus payı niteliği taşıyacak asgari geçim olanaklarını en alt düzeyde sunmaya çalışırlar, bir de onları oyalayacak uğraş sunmaları gerekir… Mesela magazin yüklü TV programları gibi.. Yüzeysel bilgi ile dolan kafacıklar, toz pembe gösterilen gidişat, biraz da geçim olanağı sağlanmışsa düşünmekten yoksun bu toplumu idare etmek kolaydır. Formülü bozan tek şey geçim sıkıntısı çekmeleri olabilir. “Kazı bağartmadan yolmalı” anlayışı burada iflas eder. Ancak canı ciddi şekilde yanan insan, yolunduğunun farkına varabilir ve bağarmaya başlar… Afyon burada tükenir… Büyü bozulur… Huzursuz bir toplum ortaya çıkar… Ister istemez düşünenler seslerini çıkarmaya başlar… Sessiz toplumdan cılız da olsa ses çıkar hale geçer. Bu da elbet birilerinin canını sıkar. Kimlerin mi, itaat kültürünü empoze etmiş olan iktidarların…

Bir de diğer seçeneğe bakalım. Düşünen insanlardan oluşan bir topluluk. Bu topluluk her kararı irdeleyecektir, alternatifleri gözden geçirecektir ve durum için en uygun olanını tartışarak kabul edecektir. Yani özgür düşünce hakim olduğu takdirde, her bireyin hakkı, hukuku devreye girecektir. O zaman eşitlik, hak, hukuk, adalet gibi kavramlar da gündeme gelecektir… Bunun sonucu da yüksek değerlere ulaşmış, erdemli bir topluluğun ürünü olması gereken demokrasi kavramına ulaşılabilir. Işte demokrasinin yaşayabilmesi, hakkıyla yaşatılabilmesi için böylesi bir topluma ihtiyaç vardır.Eğitim seviyesi yüksek, yüksek değerleri eşitçe ve hakça paylaşabilmiş bir topluma ulaşabilmelidir ki onun ürünü olan demokrasi idealize edildiği gibi yaşatılabilsin. Kısaca önce toplum belirli bir seviyeye ulaşmalıdır ki, demokrasiyi sindirebilsin, özgürlükleri doğru şekilde ve toplumun tümünün yararına kullanabilsin… Topluma yolunacak kaz gözüyle bakılmasın… Aksine, paylaşımsal, çalışkan, ilerleyen insanların biribiriyle fırsat eşitliği kuralları gereğince yarıştığı bir toplum oluşur.

Bektaşi felsefesi de insana bu güzel ve olumlu değerleri aşılamayı hedefleyen geleneksel öğreti sistemidir. Öğretinin ilk kaidesinin “düşünen insan istemesi” kuralına bağlı oluşu da bu yüzdendir.
Yine bu yüzden yola bağlananlara “seni aldık, şimdi şeyhinin emrinde bulun” demezler de, “seni senden aldık, sana teslim ettik” derler. Aksi halde, yani bir şeyhe, mürşide vs. teslim edilmiş olsaydı, o zaman bir itaat kültürünün üyesi olurdu. Oysa, seni senden aldık, sana teslim ettik dedikten sonra, artık mürşidin ve rehberin yol göstericiliği ile kendi iradesiyle yola devam edecektir. Mürşit, yani eğitmen yol bilgisini sunan kişidir. Bir kaynaktan akan su gibi bilgiyi aktarır… Rehber, yoldaki kişinin yoldaşıdır. Danışacağı, örnek alacağı kişidir. Ancak, irade, kendisindedir. Gayret kendisindedir. Mürşidinin ve rehberinin sunduklarından yararlanmak kendisine düşer. Kimse ona, şöyle yap, böyle yapma demez… Ona sunulan sadece, bu yolda yürümüşlerin ne yaptıklarının hikayesidir. Kıssadan hisse çıkarıp, kendi kabını genişletmek yine ona düşer. Kabını ne kadar genişletirse, akan suyun altına koyduğunda kabına dolan su o denli fazla olacaktır. Suyun burada bilgiyi simgelediğini anlamışsınızdır. Demek ki, marifet kabını genişletmektedir. Kabını genişleten kişinin bilgisi, irfanı da genişler, artar.

Bütün bu gayretler “iyi insan” olmak içindir. Iyilerin çoğaldığı bir dünyada, barış, mutluluk, huzur, refah da çoğalacaktır. İnsanoğlunun aradığı cennet de budur.

Bektaşiler derler ki, iyi olabilmek için “insanın kötülüğü aklından, yüreğinden çıkarıp atması gerekir”. Bu hiç kolay bir iş değildir. Binbir olasılık içinde yaşayan insanın, bu olasılıklardan en iyilerini oluşturmaya çalışması çok önemli bir nefis terbiyesini gerektirir.

Üstelik böyle bir terbiye bireysel olabileceği için, ancak bu terbiyeyi almaya soyunmuş bireylerin çoğaldığı bir toplum istenen seviyeye ulaşabilir. Bencilliğin kolgezmediği, komşusunun aç olup olmadığının umursandığı, işsiz gençlerimizin derdine çarelerin arandığı, kadınların erkeklerden aşağı görülmediği, çocukların gerçek anlamda sevilip, önemsendiği, yaşlıların saygı gördüğü, üretken, adil, saygılı bir toplum mutlu insanlar üretir. “Biz” duygusuyla, birlik duygusuyla birbirine kenetlenir, sen-ben kavgası yapmaz, bir olur, iri olur, diri olur… Güvenli olur… Güçlü olur…

İnsanı sevmek bu işin can alıcı noktalarından birini oluşturuyor. İnsanı seven, onu tutsak mı eder, özgür mü kılar? Özgür ve düşünen insan, sevmeyi de bilir, sevilmeyi de… Tadına da ancak o varabilir bu duyguların.

Arada, sırada hatırlatmakta yarar var. Bektaşiliğin özü burada anlattıklarımızda yatıyor. Diğer herşey bu ana fikre ulaşabilmek için oluşturulmuş çeşitli yol, yordam, yöntem, şekiller… Onlar da çok önemli ama teferrutta kaybolup, ana fikri de kaçırmamak gerek…

Yüreğinizden sevgi eksik olmasın… Düşünmeyi hiç bırakmayın…
Nazenin…

18 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri – Hasan Dede’den…

Eşrefoğlu al haberi
Bahçe bizim gül bizdedir
Biz de Mevla’nın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Erlik midir eri yormak
Irak yerden haber sormak
Cennetteki ol dört ırmak
Çoşkun akan sel bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Adem vardır cismi semiz
Abdest alır olmaz temiz,
Hakk’ı dahleylemek nemiz,
Bilcümle vebal bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Canan bizden kacıp gezer
Arı biziz, bal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Kimi sofi, kimi hacı
Cümlemiz Hakk’a duacı
Rasul’ü Ekrem’in tacı
Aba, hırka, şal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin içindeyiz
Hacı Bektaş köçeğiyiz
Edep, erkan, yol bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Kuldur Hasan Dede‘m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Cim ararsan Dal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

7 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Yunus Emre’den…

Ben bu meclislerde ibretler gördüm
Uyurdum uyandım hep ayan gördüm
Kalbimi nur ile boyanmış gördüm

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin imsi yad olur dilde

Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül kabesinini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar
Kanadile halka rahmet saçarlar
Ab-ı kevser şarabından içerler

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde

Derviş Yunus gör ne hal oldu sana
Bu aşkın ateşi dounur cana
Aklını başına devşir divane

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde…

7 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın