Düşünce Denizi

Yaz Geldi, Hoş Geldi…

Yaz gelince, güneşten alınan enerjiyle olsa gerek, içimiz kıpır, kıpır oluverir. Enerjimiz artar, hatta cesaretimiz artar, yeniliklere daha bir açık oluveririz. Yeni maceralar, yeni tanışıklıklar için biçilmez kaftandır yaz günleri…

Öyle ya, “yaz aşkları“ndan söz edilir ama hiç duymayız “kış aşkları”ndan söz edildiğini… Demek ki güneşin olumlu bir etkisi var insan duygularını çoşturma konusunda ve hatta aşk konusunda…

Aşk romanlarını da daha çok yaz tatillerinde okuruz. Yaz kitapları hep kolay ve zevkle okunan kitaplardan oluşur… İşte bunlardan biri de Alexandra Stoddard‘ın İKİ KİŞİLİK MUTLULUK adlı kitabı. Aşkta mutluluğu büyütmenin 75 yolunu anlatıyor. 168 sayfa ve son derece kolay okunan bir kitap… Daha çok öğütlerden oluşuyor.  Yaz kitabı olarak tavsiye edilebilir. Hayatınızda  bir sevdiğiniz  varsa, sevgiliniz kocanız veya  karınız, kaç yaşında olursanız olun bu kitaptaki öğütlere kulak  vermekte yarar var.

Size küçük alıntılar aktararak kitabı tanıtmaya devam edeceğim. Kitapta sık sık bazı kişilerin deyişlerine, vecizelerine yer verilmiş… bunlar bölümler arasına ustaca serpiştirilmiş… İşte bunlardan birkaçı:

George Sand: Hayatta tek bir gerçek mutluluk vardır: Sevmek ve sevilmek….

Pubillius Syrus: Her gününüzü son gününüz gibi geçirin….

Viktor E. Franki: Birinin arzulayabilecegi tek ve en büyük hedef aşktır. İnsanoglunun kurtuluşu aşktan ve aşık olmaktan geçer…

Peter Megargee Brown: Aşk ve mutluluk, tarifi mümkün olmayan ilahi gizemlerdir. Bazı duygular tahlil edilemez. Birşeyleri bölüp incelemeye calışırsanız, tek tekken çalışmadıklarını görürsünüz….

Lao Tzu: Size güç veren biri tarafından çok sevilirken, onu derinden sevmek size cesaret verir…

Simone de Beauvoir: Mola vermeden yaşayın…

The Dalai Lama: Mutluluk sizi hazır olarak beklemez… sizin hareketleriniz sonucunda ortaya çıkar…

Shakespeare: Sevgilerini göstermeyenler hiçbir seyi sevmiyordur.

Dalai Lama: Gerçek bir gülümseme bize ümit ve canlılık verir…

Henry Adams: Arkadaşlık yaşamda paralellik,  düşüncede birlik gerektirir…

Thomas A Kempis: Aşk ağır olan her şeyi hafifletir…

Seneca: İyi olmak için dilekte bulunmak, iyi duruma gelmenin bir parçasıdır…

Deepak Chopra: Aşk, bilinmezlikte dans eder…

Phyllis McGinley: sessizlik kalp kırar…

Plato: İlk ve en iyi zafer, kendini keşfetmektir…

Cicero: Şakalarla dahi olsa, asla bir arkadaşınızı incitmeyin.

Cicero: Daha yüksege yerleştirildikçe daha fazla alçak gönüllü olmalıyız…

William James: Neşeyi kaybetmek, her şeyi kaybetmektir…

Red Cross Motto: En büyük trajedi duygusuzluktur

Phillippe Nericault: Eleştirmek kolaydır- yaratmak zor…

William James: İnsan doğası için en temel prensip takdir edilmeyi istemektir…

Emma Goldman: Eğer aşk sınırsız vermeyi ve almayı bilmiyorsa, Aşk degildir, ama artısı ya da eksiği olmayan bir aktarma sürecidir….

La Rachefoucauld: Sevdigimiz sürece affederiz…

John Selden: Yeryüzündeyken iyi şeylerin tadını çıkar...

 

Şimdi de kitabın bölüm başlıklarına kısaca göz atalım:

Önsöz: Birlikte Mutluluğa Davet

Her Karşılaşmayı Sonmuş Gibi Görün

Kutsal Düşüncem: Sev ve Mutlu Yaşa

Hayatı 10’da Yaşayın

İlgi Gösterin

Düzenli Olarak Kaliteli Edebi Eserler okuyun

Başbaşa Tatile Çıkın

Evde Daha Fazla Sorumluluk Alın

Oy Haklarınız %50 -%50 Olsun

Nezaketle Eleştirin

Her gün, Mutluluğunuzu Artıracak Bir Şey Yapmak İçin Birbirinize Cesaret Verin.

Tuhaf Sürprizler Olmasın

Maneviyatınızı Beraber Keşfedin

Birbiriniz İçin Yeniyıl Hedefleri Listesi Yapın

Daha Çok Kutlayın

Her gün Karakteriniz Üzerinde Çalışın

Her Karşılaşmaya Gülümsemeyle Başlayın

Çocukların Sizi Yönetmesine İzin Vermeyin

Üçüncü Bir Kulakla Dinleyin

Fikir Ayrılığı Konusunda Hemfikir Olunabilir

Öz Benliğimizi Besleyelim

Etrafınızı Ortak Arkadaşlarınızla Çevreleyin

Mahremiyetinizi ve Sırlarınızı Diğer İnsanlarla Paylaşmayın

Bütün Önemli Olaylarda Destek Olmak İçin Yanında Olun

Bir Evin Patronu Yoktur

İyi Görünmek İyi Hissettirir

Bir Aradayken Bir Arada Olun

Sağlığınıza Dikkat Edin

Beraber Egzotik Bir Yemek Hazırlayın

Maceraları Teşvik Edin

Kızgınlığınızı Hafifletin

Ayak İşlerine Birlikte Koşturun

Beyaz Yalanlar Her Zaman Tehlikelidir

Aşk Notları Yazın

Göz Teması Hediye Edin

Altını Üstüne Getirin, Düzeltin

Yardım Teklif Edin

Kendi Alışkanlıklarınızı ve Geleneklerinizi Tespit Edin

Kaybolup Durmayın

İş ve Kişisel Konuları Düzene Sokun

Derin Düşünmek İçin Birbirinize Özgürlük Sağlayın

Gerekli Olduğu Zaman Hemşire Olun

Eve Çiçek Getirin

Moral Verici Konuşun

Alay Etmeyin

İçtenlikle Özür Dileyin

Birbirinizi Daha Fazla Eğlence İçin Teşvik Edin

Birbirinizin Kişisel Eşyalarının Yerini Değiştirmeyin

Kendini İfade Etmeyi Teşvik Edin

Zevklerinizin Tuzağa Düşmesine İzin Vermeyin

Önemli Günleri Hatırlayın

Kadınlar Konuşmayı Sever

Toplum İçinde Yanlışlarınızı Düzeltmeyin

Bol İltifat Kalbi Sevindirir

Birlikte Görünmez Zenginliğinizi Keşfedin

Kilonuzu Tartışmayın

Söz Kesmemeye Çalışın

Kısasa Kısas Yorar

Sohbetleriniz Monolog Olmamalı

Birbirinize Karşı Daha Hassas Olun ve Birbirinizi Şimartın

Asla Kavga Çıkarmayın

Lütfen Pişman Olacağınız Birşey Söylemeyin

Birbirinizin Yeteneklerini Açığa Çıkarın

Önemli Konuları Konuşmak İçin Zaman Ayırın

Ses Tonunuzu Kontrol Edin

Somurtkanlık Bulaşıcıdır

“Sorun Değil” Deyin

Sabır, Sabır

Birbirinizin Tutkularını Yeniden ve Yeniden Keşfedin

Öğünleri Mümkün Olduğunca Birlikte Yemeğe Çalışın

Birlikte Kitap Okumak İçin Zaman Yaratın

Merakınız Harekete Geçsin

Kalbi ve Aklı Nezaket ve Diplomasi Kazanır

Biraz Yaşayın

Sen ve Ben

Mutluluğunuz Size Bağlı

 

Eveeeet işte size 75 öğüt… Kitapta bu öğütlerin içeriği güzelce açıklanıyor.. İyi okumalar…

Mutluluklar…

Nazenin…

Reklamlar

18 Temmuz 2008 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz?, Seçme yazılar, Uncategorized | 2 Yorum

Türkiye’deki madenlerle ilgili 1950’de yayımlanmış bir yazıdan… Meğer en zengin zümrüt madeni de bizdeymiş!…

images-1.jpg
Kaynak: Tarih Hazinesi Dergisi, aralık 1950.

Çok ilginç yazılar var bu dergide… Öylesine sararmış ki yaprakları, insan çevirmeye korkuyor. Minicik minicik de yazmışlar, herhalde ne kadar çok bilgi aktarırlarsa o kadar hizmet yapacaklarını biliyorlar ve amaçları bu. Günümüzün bol boyalı, koca puntolu dergilerine ve gazetelerine hiç mi hiç benzemiyor. Gerçekten bir tarih hazinesi. Adamlar ciddi ciddi arşivlerde çalışmalar yapmışlar ve bunları yayımlamışlar… Fırsat oldukça sizlerle buradan birşeyler paylaşacağım… Öğrenecek öyle çok şey var ki!…

Gelelim konumuza, şimdi yazıyı aynen aktarıyorum:

“Türkiye topraklarının üstü gibi altı da zengin hazinelerle, payansız servetlerle doludur. İki saır evveline kadar dünyada detavül eden altın ve gümüşün çoğu bu topraklarda çıkmıştı. Bu madenlere Türkün alın teri karışmıştı. En zengin bakır madeni bizdedir. Maden kömürü damarlarımız yurdun iktisadiyatına parlak bir istikbal vaadediyor. Petrollerimiz henüz yedi kat yerin karanlığında çöreklenmiş yatıyor. Krom, tütya, kurşun, simli kurşun, manganez, demir, zımpare, platin, linyit, pırit, cinko, boksit, barit, akr, kehribar gibi madenlerimiz de çok zengindir. Bunlar biliniyordu. Biz topraklarımızda, şimdiye kadar bilinmeyen fevkalade kıymetli iki madenin daha bulunduğunu bu sütunlarda geniş muhite ve dünyaya ilan ediyoruz:
Zümrüt ve yeşim taşı madenleri
Evet dünyanın en zengin zümrüt madeni bizdedir.Topkapı sarayının Defterhane hazinesinde padişahların mühürleri ile mühürlü olarak cumhuriyet devrine kadar gelen ve bayrak gibi mukaddes tutulan defterlerden artakalanlar Başbakanlık arşivine devredilmişti. Burada 438 tapu sıra numarasına kaydedilen, Kanuni’nin veziriazamı Pojagalı Frenk İBrahim Paşanın Sadrazamlığı zamanında yapılan bu Anadolu eyaleti tahrir defterinin 20.inci sayfasından öğrendiğimize göre Sivrihisarda Padişahın haslarından zengin bir zümrüt madeni vardı. Bu maden Osmanlıların Mısırın saidinde (1) ve Habeş sınırları üzerinde işlettikleri zümrüt madeninden çok zengin idi. Tahminlere göre saraydaki zümrütlerin bir çoğu buradan çıkarılmıştı.

Yeşim de zümrüt kadar kıymetli bir maddedir. Başbakanlık arşivinde 58 numaralı Mühime defterinin 172 sıra numarasında kayıtlı 7 cumadel ahire 993 tarihinde Üçüncü Sultan Murat tarafından Aksaray Kadısına yazılan bir hüküm Tokat yakınındaki Araz köyünde Yeşim taşı bulunduğunu öğretmektedir. Üçüncü Murat zamanında buradan İstanbula saraya bir çok yeşim getirildiği anlaşılmaktadır. ”

Bilmem sormaya gerek var mi, siz bunlari biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum… Belki ülkemizde bilmesi gereken birçok kişi de henüz bilmiyordur… Öğrenmekte yarar var…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

3 Şubat 2007 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz? | 8 Yorum

Meğer Amerika’dan kar bile ithal etmişiz…Eski İstanbul’da kar ve buz temini üzerine…

images.jpg
Bugün kar yağıyor… Eve donerken kar tanelerinin dansını keyifle seyrettim… Sonra sıcacık odada bilgisayarımı açtım, “ne yazsam?” diye düşünürken kitaplığımdaki 1950 basımı bir dergi elime geliverdi. Açtığım sayfada “kar”la ilgili bir yazı vardı. İlginç buldum… Muhtemelen pek az kişi biliyordur diyerek, “Bunları biliyor muydunuz?” sınıflamasında sizlerle paylaşmak istedim…

Eski İstanbulun ve Osmanlı sarayının kar ve buz ihtiyacı kışın çukur ve tabalara (kar kuyularına verilen ad) doldurulan, Bursanın Keşiş dağından getirilen kar ve buzla temin edilirmiş. İstanbul karhanesi mükatası her sene müzayede ile mültezime verilirdi. Mültezimler ilk devrelerde İstanbul kadılarının, sonra şehremminlerinin tarhları üzerine halka satarlardı. Nüfusu arttıkça, buzla tedavi edilen hastalıklar çoğaldıkça İstanbul kar , buz sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Başbakanlık arşivinde bulduğumuz henüz numaralanmamış 1272 H, 1885 M, tarihli Sultan Abdülmecit tarafından zabtiye müşiri İzzet Paşa ile Şehremini çingane şöhretini taşıyan Rumelihisarlı Hüsma yazılan bir hükümden öğendiğimize göre Amerikadan İstanbula gemilerle buz ithal ediliyordu. Hükümde bu buzların Enttia gümrüğünde resmi alınacağı iin başkaca herhangi bir resim aranmaması ve ithaline katiyyen mani olunmaması belirtilmektedir. Narha göre bir denk kar konaklara seksen beş paraya, esnafa üç kuruş beş paraya, bir torba buz da herkese otuz paraya satılacaktır. Kar denkle, buz hususi tarbalarla satılırdı.

3 Şubat 2007 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz? | Yorum bırakın

Hint dinleri

Bugün 26 Ocak, Hindistan’ın kuruluş günü… (Yazıya dün başlamıştım, bitiremedim, 27 sine kaldı)
images4.jpg
Bu nedenle, Hint dinleri hakkında biraz bilgi paylaşalım istedim. Konuyu yüzeysel olarak ele alıp biraz bilgi sunacağım. Gerçekte Hint dinleri dünya kültür tarihini anlamak için bilinmesi gekenler arasında yerini alıyor. Tavsiyem, bu dönemi daha detaylı araştırıp, bilgi edinmenizdir…

Hindistanda dinler tarihine baktığımız zaman erken dönemlerin yani M.Ö. 2000-1000 arasında dinsel inancın VEDİZİM adıyla anıldığını görürüz.

VEDA=BİLGİ (Kutsal bilgi) anlamına gelmekteydi. Kulaktan duyulan bilgiyi tanımlardı. Vedizmin ana fikri “Kurbanın değeri” üzerine kurulu idi. Kurban, tanrıların nafakasıdır. Tanrılar kurbanla beslenir… Dolayısıyle Tanrıların varlığı kurbanların varlığına bağlıdır.

Vedalar dinsel-inançsal eğitsel içerikli şiirlerdi. Bunlar toparlanarak kitap meydana getirilmişti.
Bunların en eskisinin adı RİG VEDA idi M.Ö 1500-1000 yılları arasında Pencab bölgesinde hazırlandığı söylenir. Bazılarının inancına göre Rig Veda dünyanın oluşumundan önce yazılmıştır.
Yanılmıyorsam dinler tarihinin en eski kutsal kitabı da budur. Eski menkıbeler, destan tründe şarkılar, büyü ile ilgili şiirler ve ilahilerden meydana gelmiştir. Bu kitap 1028 ilahi içerir. Dönemin inançları gereği birçok tanrıdan söz edilir.
Ama adı en çok geçen İNDRA’dır. İndra bir doğa tanrısıdır. Gökgürültüsü, fırtına ve yağmurun tanrısıdır ama aynı zamanda milli bir tanrıdır. Savaşçıdır, ülkesini korur. Güçlüdür, yerine göre kabadır, haşindir.
Onun karşısında VARUNA vardır. Yıldızlı semaların, yani gece gökyüzünün tanrısıdır. Zaman içinde “evrensel nizam tanrısı”, dünyanın düzgün işlemesinden sorumlu tanrı, ahlak tanrısı gibi sıfatlarla bezenmiştir.
MİTRA ise, gündüz gökyüzünün, ışığın, hakkın tanrısıdır. Herşeyi görür, insanların adil davranmalarını sağlayan tanrıdır.

Varuna ve Mitra’nın anneleri Ana Tanrıça motifiyle karşımıza çıkar, adı ADİTİ’dir. Tanrıların ve bütün yaratılmış varlıkların müşterek özüdür. Daha önceki inançlardaki Mana ile anlatılmak istenen öz burada Aditi’de varlığını sürdürür.

Bu kültürde tanrılar örneğin yağmurun tanrısı İndra dediğimiz zaman o bizatihi yağmur değil, yağmuru yağdıran güç anlamındadır. Yani bir anlamda SIFATLAR dır bu tanrılar
Dört önemli veda kitabından söz edilir:
Rig Veda ağırlıklı olarak ilahileri içeriyor demiştik.
Yejur Veda: Kurbana ait kutsal düsturların bilgisini içerir. Bir tür ritüelik aşamaları anlatan kitaptır. Kurban sırasında bu metinleri rahipler mırıldaranak okurlar. İnanca göre var olan herşey gizli bir kuvvetin simgesidir. Özellikle mistik değeri olan OM hecesi bunu anlatır.Sözcükler doğru okunmalıdır, çünkü üzerlerine yülenmiş anlamlar yanlış okumada değişebilir inancı hakimdir.

Sama-Veda: Kurban sırasında söylenen ilahilerden oluşmuştur.

Atharva-Veda
: Büyü ve tılsımlarla ilgili bilgilerin toplandığı bölümdür.

Vedalarda daha birçok tanrının adı geçer. Diğer tanrıların babası şeklinde yorumlanan ve ileri tarihlerde Antik Yunan tanrılarından Zeus’ta da aynı özelliği gördüğümüz Diyaus Pitar’ın adı, Toprak Ana şeklinde yorumlanan Prithivi matar ve oğullarından biri olan Güneş Tanrısı olarak tanınan Surya, Rüzgar tanrısı Vata, Kanun koyucu tanrı Manu ve daha birçok tanrının adı da geçmektedir. Gök ve yerin tanrılarının yani Diyaus Pitar ile Prithivi Matar’ın sürekli çiftleşmesi söz konusudur. Bu Asya kültüründe , ve özellikle eski Türk kültürlerinde yaygın olarak görülen bir olaydır. Gök ve yer simgelerinin oluşturuculuğu… Bunu da parantez içinde söyleyip, akılda tutmakta yarar var. Böylece daha ileride bilgilerimizi değerlendirirken, yorumlarken daha geniş bir çerçeveden olaylara bakabiliriz.

Dönelim Vedizme.

Vedizimde her güç bir tanrı olarak kişileştirilerek simgelenmişti. Bu dönemde yaşamın hemen her alanı için, her olay için bir dinsel ayin yapılmaktaydı. Belki de bu denli çok tanrıdan söz edilmesinin gerçek nedeni tüm bu olayları açıklama çabasından doğmaktaydı. Her olayın kaynağı olan gücü “insanüstü, olağanüstü” görerek bu gücün ortaya çıkarılışındaki temel ekteni tanrılaştırmışlar ve zamanla simgeledikleri güçlerden çok kişileştirilmiş tanrılar gündemde kalır olmuştur.

Yine de zamanla birçok tanrı gücünü kaybetmiştir ve ön planda kalanlar Kurban Tanrıları olmuştur.Bu dönemde “ocak” (ev-yurt) veya “ateş” tanrısı olarak bilinen Agni ve kutsal sıvı tanrısı olarak bilinen Soma etkin tanrılar arasındaki yerini korumuştur. Daha önce Vedizmde ana fikrin kurban üzerine kurulu olduğunu söylemiştik. İnsan kurbanla tanrıları besler, memnun olan tanrılar inanların isteklerine yanıt verir. Böylece tarihte adak kurbanı dediğimiz ve bizim kültürümüzde de var olan kurban anlayışının erken dönem izlerini görürüz. Ver ki, alasın prensibi işler… Sen tanrıya kurban vereceksin, tanrı da senin isteğine yanıt…
Sonuçta, buradaki amaç, yani insan için kurtuluş, çıkar yol, nasıl söylemek isterseniz, kurban yoluyla elde edilir... Bu yüzden de ilahiler, dualar, törenler hep kurban merkezlidir.

Tabii böyle bir ortamda en kıymetli kişiler, büyüsel, gizemli kurban formülleri diyebileceğimiz içeriği bilenlerdir, bunlara “Brahmanlar” denilir. Gerçekte bu formüllerin adıdır Brahman, ancak zaman içinde ruhban sınıf, bu formülleri bilen rahiplerin adını da Brahman olarak yerleştirir.

Bir tür büyücü rahipler niteliğinde olan Brahmanlar başkalarının büyü ile uğraşmasını yasaklar, bu imtiyazı kendi ellerinde tutarlar. Kime hizmet ediyorlarsa, onlar adına bu özelliklerini kullanırlar. Bayağı iyi ücretler alarak bu işlemi kendi imtiyazlarında tutarlar. Böylece giderek zenginleşir ve güç kazanırlar.

Vedalar dönemi her ne kadar çok tanrılı bir dönemi gündeme getirse de bazı bölümlerinde şu kaygının da yer aldığı görülür: “Acaba bu çok sayıdaki Tanrılar, asıl yüce Tanrı olan meçhul bir Tanrı’nın çeşitli yöneliri değiller midir? ” Feliien Challaye Dinler Tarihi adlı kitabında Rig Veda’nın X. kitabının 121. kasidesinde bu kaygının şu şekilde dile getirildiğini nakleder:
“O ki, hayat vermektedir, kuvvet vermektedir;gölgesi hem ölümdür hem hayattır;kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine…
O ki, karlı dağlarla denizi ve uzaklardaki nehri yaratmıştır; o ki, kollarını göklerin içine salmıştır;kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine…
O ki, kudret veren ve kurban töreninin ateşini doğuran gözlerini sular üstünde gezdirmektedir; o ki bütün Tanrılar üstünde tek Tanrıdır; kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine..”
Ve ekler Challaye : Rig Veda’nın bir başka kasidesi de aynı ruh haline uygun düşmektedir: “… Bilgeler tek Varlığı başka başka adlandırırlar: Agni derler, Mithra derler, Veda derler ona…”

Evet, burada küçük bir yorum yaparak dikkatinizi çekmek isterim. Daha önce de belirtmiştim. Çok tanrılı dönemde de bu tanrıların ortaya çıkış hikayeleri dikkatle izlendiğinde aslında bir gücün simgesi yani belki de tanrısal bir sıfat olarak ortaya atılıyor, daha sonra kişileştirilme yapılarak, tanrılaşıyor, bir anlamda putlaştırılıyor... Ama düşünen insan o devirde de var elbette, onlar da sorgulamaya devam ediyor. Dogmaları olduğu gibi kabullenmiyorlar… Sonuçta, yeni açılımlara doğru düşünce ve inanç tarihi yol alıyor…

Vedizim’de Brahmanlar güç kazandıkça neler oluyor? Biraz da bu soruya yanıt arayalım. O zaman ortaya BRAHMANİZM dediğimiz olgu çıkıyor. Brahmanlar güç kazandıkça, kendi ruhaniliklerini meşrulaştırabilecek bir din sergilemeye başladılar. Bu dönemdeki kutsal metinler Brahmana’lar ve Upanişad’lardan (gizli bildiriler) oluşuyor. Brahmanaların oluşturuldukları dönem için M.Ö. 800-600 yılları arası, Upanişadlar için de M.Ö. 600-300 yılları arası verilmektedir.

Vedizm’de her güç bir tanrı olarak kişileştirilmişken Brahmanizm’de bu güç ruhbanların eline geçti ve bazı tanrılar gjzden düştü…( Brahma adının bir tanrı adı olarak kullanılması daha sonra gerçekleşir). Ayrıca, Vedizm’de tanrıları kızdırmamak, onlardan korkmak esas alınırken , Brahmanizm’de özellikle Upanişadlarda tanrıyı hoşnut etmek ön plana geçiyordu. Her ikisinde de kurban merekezde idi, ama birinde korku, diğerinde gönül alma, hoşnut etme öne çıkıyordu. Ancak Brahmanizm’de güç tanrılardan rahiplere geçiyordu… Ruhban tanrısal güce kavuşuyordu…ve artık, onlara bu yetkiyi ve gücü veren Brahma (yüce tanrı) oluyordu. Brahma mutlak , sonsuz , ebedi, nitelendirilemeyen, cinsiyetsiz bir varlık olarak açıklanıyordu.

Ben Brahma’yım diyebilen olur, buna ilahlar bile engel olamaz;çünkü o bütünün ruhuna girmiş olur” inancı yerleşiyordu ve bu bilgiyle mümkündü. Bilgi Brahman’lardaydı, yani ruhban sınıfta.

Evet, Brahmanizm’de kurtuluş, selamete kavuşma artık “bilgi yoluyla” gerçekleşir. Bu bilgi de Brahman’larda bulunmaktadır.

Brahmanizm’de ruh göçü “Samsara” çok önemli yer tutar. Atman denilen “derin ben” ve “daha önceki varlıkların fiilleri “olarak bilinen Karman terimlerinin önemli yer tuttuğunu görürüz.

Aslında yavaş yavaş gerçekleşen şey, bir tür tek tanrıcılığa doğru yönelmedir. “Gerçekte herşey Brahmandır” şeklinde açıklanır. Görülüyor ki, bir tür tek tanrı inancı Brahma adıyla anlatılmaya çalışılır ancak onu tanımlamaktan ziyade insanın ona ulaşabilmesi önem kazanır. Bu yüzden insanın tefekküre yönelmesi söz konusu olur.

Benliklerinin derinliklerinde öz olarak Atman’ı görürler. Hani Yunus’un “bir ben var bende, benden içeri”de dediği gibi. Challaye’nin kitabından buna ilişkin kısmı aynen aktarmak istiyorum:

“Atman ortada, hayati soluklar çevrededir”- “Atman, gönlümün derinliğindeki ruhumdur, bir arpa tanesinden daha ufak, bir hardal tohumundan daha küçük, bir pirinç tanesinden daha miniktir. Ve atman, gönlümün derinliğindeki ruhumdur, dnyadan daha geniştir, havaküreden daha geniştir, göklerden ve bu sonsuz alemden daha geniştir.”
“Atman’da biz hem yaradılmamış, hem yokolmayacak olan bir gerçeği buluyoruz. Başlangıç, oluş (devenir) ve son, ancak dış görünüşlerdir. Brahman’da nesnel (objektif) mutlak’ı , Atman’da ise öznel (sübjektif) mutlak’ı görünce, Hindu düşünürleri bir esas gerçeği daha keşfedeçeklerdir ki o da Brahman’la atman arasındaki derin özdeşikliktir. Şu halde gerçek mutlak atman-brahmandır: (Burada dikkat ederseniz, tevhid anlaşının öncül düşüncelerini bulabilirsiniz. Yaratanla, yaratılanın birliği mesajını da içermekte./Nazenin…)
Gerçekten temaşası, dinlenilmesi anlaşılması , üzerinde düşünülmesi gereken, atman’dır; çünkü atman’ı gerçekten dinlemiş, anlamış, temaşa etmiş, onun üzerinde düşünmü olan kime, bu kainatın tümünü de tanıyor demektir”. “İnsanın derinliğiyle güneşin içinde bulunan, tek ve aynı nesnedir”..
Varlığımızın derinliğni kazıdığmız zaman, Varlık’ı buluyoruz. Bütün insan şuurlarının, bütün hayvan ve bitki varlıklarının, bütün gerçeklerin derinliğinde bulunan, bu aynı Varlık’tır.
Varolan her şeyin karşısında, duymak hissetmek zorundayım. Sen busun (Sanskritçesi: Tat tvam asi).
Bununla beraber “ben” gerçekte özdeşik halinde olduğu bu kainattan görünürde ayrılmaktadır.
Varlıkların ve nesnelerin çokluğu bir kötülüktür. O olmasaydı ızdırap da olmayacaktı. Kainatın gözü olan güneş nasıl insan gözüne musallat her hastalıktan uzak ve masum kalırsa, bütün varlıklarda bulunan o Tek nesne, yani atman da dünyanın ızdırabından öylece uzak ve masum kalır.” (Sanırım tasavvuf konularına yakın olanlarınız burada işlenen kesret-vahdet konusunu farketmişlerdir./Nazenin…)

Evet, alıntımıza burada son verelim. Aslında burada tasavvufta var olan “öz” konusunun, tohum ve cevher örnekleminin, kesret ve vahdet anlayışı gibi düşüncelerin öncüllerini görmek pekala mümkün…

Artık kurtuluş, Karman’dan sıyrılmaktan geçmektedir. Yani yeniden doğuş döngüsünden kurtulmaktan... Bu da mümkündür, İnsan sadece Atman’ı isterse, Atman’dan başka hiçbir şey istemezse, buna kavuşabilir”… (Size şu cümleleri anımsatmıyor mu? Yalnız O’nu istemek, O’ndan gayri herşeyden soyunmak… buyurun düşünce denizine…/Nazenin…)

Dahası da var…
M.Ö. 563 yılıdoa, Nepal’in güneyindeki topraklardan Maya adlı bir kadın geler bu ülkeye. Maya söylendiğine göre Aryan asıllı zengin bir prensin karısıdır. ( O zamanlar Asya’nın daha kuzey kısımlarından gelerek güneye göç eden bazı kavimler Aryan olarak kabul edilmiş… Bu kavimleri de herkes kendine yormuş… Asya’nın kuzeyinde ama Eskimo değil daha aşagılarda… o tarihlerde kimler otururdu acaba???) Prens, Suddhodana Sakya racasıdır. Maya, Limbini bahçelerinde bir çocuk doğrur. Doğan bebeğe Siddharta Gautama adı verilir. Bu kişiyi Budha (Buda) olarak tanıyacaktır tarih.. Budizme geçmeden burada şimdilik bir nokta koyalım.

Şimdi, Nazenince bir yorum yapalım. Hep söylediğimizi tekrarlayalım. Tarih, kültür bir devamlılık gösteriyor. Kültür tarihi bir akarsu gibi… Önüne bir yerde bir set çıkarsa, kendine uygun bir yatak bularak yön değiştiriyor. Bakarsınız doğudan batıya, bakarsınız batıdan doğuya akar… Kültürel öğeler, simgeler, işlevleri tarihsel oluşum ve etkileşim içinde işlevlerini adlarını değiştirebilirler ama bağlantılı şekilde aktarımlı olarak ince ince işlenirler. Günümüze dek gelirler… Birbirlerinden kopuk olmadiklarını görüyoruz.

Öyle söylendiği gibi de, tarih Eski Yunan’da başlamıyor. Ondan önce Eski Mısır var, Hint var, Sümer var… var da var..

Alevi-Bektaşi öğretisini iyi anlayacaksak, Hint dinleri hakkında da bilgi edinmemiz gerekir. Çünkü Bektaşi öğretisi tarihin derinliklerinden günümüze dek elene elene, sentezlene sentezlene gelmiş çok geniş bir içeriği kapsar…Dünya kültür tarihinin damıtılmış bir özü olarak görüyorum onu ben…

Size önerim Varlık Yayınları’ndan Felicien Challaye’ın yazdığı ve Samih Tiryakioğlu’nun Türkçeleştirdiği Dinler Tarihi adlı kitabı edinin… özellikle Semavi dinler öncesi dönemi benim görebildiğimce en tarafsız şekilde yazabilmiş araştırmacılardan biri… Dünya inanç tarihini bilmediğimiz, anlamadığımız sürece günümüzü anlamlandırmak pek mümkün olamaz….

Sevgiyle kalın…
Nanezin….

27 Ocak 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Bunları Biliyor Muydunuz? | 1 Yorum

Bunları Biliyor Muydunuz? -Yeni Yıl Hediyesi…

images-51.jpg
Evet, bu akşam herkes geçmiş yılın muhasebesini yapıp, gelecek yıl için de planlar kurmaya başlayacak…

Ustelik yeni yılın gelişini sevinç içinde kutlamak için birbirlerine imkanları nispetinde sevindirici küçük hediyeler almaya gayret edecekler. Bizler için yeni yıl Bayramla birleşmesi nedeniyle çifte kutlama olacak… Öyle ya, biz bayramda da sevdiklerimizin gönlünü alıcı, onları mutlu edici şeyler yapmaktan mutluluk duyarız.

Bu durumda benim de sizlere bir hediye vermem gerekiyor diye düşündüm. Bunları Biliyor Muydunuz? başlığı altında yeni bir sınıflandırma yaparak, sizlerle çeşitli konulardaki bilgiyi burada da paylaşmaya devam etmeyi düşündüm. Umarım beğenirsiniz…

Nice mutlu yıllara, sevinçli bayramlara….

Nazenin…

31 Aralık 2006 Posted by | Bunları Biliyor Muydunuz? | 2 Yorum