Düşünce Denizi

Kadınlarımızı kim temsil edecek?

image0014.jpg
Kendine güvenen bir ulus, kararlılıkla hareket edince, neleri başaramaz ki!
Aslında şu küçük karikatür bile, kendimize inanır, savlarımızı başımız dik bir şekilde savunur, kararlılık gösterirsek, haklı olduğumuz yerde haklılığımızı kabul ettirebileceğimizi gösteriyor.

Tandoğan, Çağlayan, Gündoğan derken, halk istedi CHP ve DSP el sıkıştı…
Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde’da yayımlanan bir karikatür ise Türkiye’nin yükselen sesi ve gerçek kimliğini ön plana çıkarmak durumunda kaldı. Görmezden gelemediler…

Ancak, şu sıralarda özellikle internet ortamında, ABD’de yapılacak 3. Kadınlar Barış Konferansında Türkiye’yi temsilen konuşmacı olarak Merve Kavakçı’nın seçilmiş olduğu haberi dolaşıyor. Artık sessiz kalmayan, eski sessiz kalabalık ise, bu durumu protesto ediyor. Konferansla ilgili siteye protesto mektupları yağıyor. Mektuplar özetle, Merve Kavakçı’nın Türkiye’nin çok büyük çoğunluğunu oluşturan laik kadınları hiçbir şekilde temsil edemeyeceğini, kaldı ki, kendisi Amerikan vatandaşı olduğu için Türkiye’yi de temsil etme yetkisi bulunmadığını belirtiyor…

Konferansla ilgili site şöyle:
http://www.womenspeaceconference.org/

Siteye gönderilen protesto mektuplarından bir örneği aşağıda ilginize sunuyorum:
———–
To Whom It May Concern

I have heard that Merve Kavakci is a key note speaker on 3rd
International Women’s Peace conference in Dallas, TX in July.

Merve Kavakci was ousted from the Turkish Parliament because she had
the citizenship of USA and lied to the Parliament and to Turkish Nation.

Kavakci can hardly represent few women in Turkey, who are working
systematically against the secular and modern democratic system in
Turkey founded by Mustafa Kemal Ataturk.

Therefore, I would like to point out that I have an objection for her
to participate a meeting claiming that she is representing us. She
works for the United States of America, so she can only represent USA
and its projects of `Greater Middle East` and`Mild Islam` in the
Middle East.

I reiterate Merve Kavakci cannot and should not represent Turkey in
any international meeting and cannot and should not speak for us,
secular people of modern Turkey.

I hope that Kavakci shall not speak in your conference on behalf of us.

Please can convey my message to American citizen of Kavakci.

Thank you for your time and cooperation.

Regards
———

Sizce Merve Kavakcı’nın mitinglerdeki Türk kadınlarını temsil etmesi mümkün mü?

Bizim kadınlarımız farklıdır, sabırlıdır ama, bir yere kadar…aptal yerine konmaya pek gelemez…

Artık söz, sakin, sessiz, nazenin kalabalığın…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

18 Mayıs 2007 Posted by | kadın, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Bunları Biliyor Muydunuz? – Tarihte ilk tek tanrı inancı..

images-6.jpg

Semavi dinler tek tanrılı dinler olarak bilinir. Semavi dinlerin öncüsü olarak da Hz. İbrahim yani İbrahim peygamber kabul edilmiştir.

Peki tarihte bu zamandan önce tek tanrı inancı veya buna benzer bir inanç özlemi hiç mi gündeme gelmemiştir?
Yanıtımız, “gelmiştir” olacak. Peki, nasıl ve kimler tarafından bu inanç gündeme gelmiştir? Şimdi bunu açıklamaya çalışalım.

Coğrafya olarak Mısır‘dayız. Bereketli Nil’in topraklarında. Firavunlar devrinde… Mısır’ın inançlarında birçok tanrıya tapınma söz konusuydu. Zaman zaman bu tanrılardan biri öne geçerdi. Gerçekte politik güç ve o gücün bağlı olduğu tanrı birlikte önem kazanır veya kaybederdi. Güçlünün tanrısı da güçlenirdi… Böyle bir ortamda Thebae (Teb) şehri önem kazanmış ve buradaki Amon tıpınağı görkemine görkem katmıştı. Amon rahipleri imtiyazlı sınıfı meydana getiriyordu. Tanrının evi sayılan tapınaklarda görev yapan ruhban sınıfının zenginliğine diyecek yoktu. III. Ramses devrinde Amon’un serviti 235.000 hektar toprak, 81.000köle, dirilere eşit muamele gören 5.000 heykel ve 421000 baş hayvan olarak kayda geçmişti. Günlük dinsel törenlerde Tanrı’yı yedirmek, tuvaletini yapmak, giydirmek gibi işlemler yapılırdı. Tepsilerle getirilen yemekler sonunda, kralın kendilerine tapınak üzerinden bir yiyecek geliri bağladığı imtiyazlılara verilirdi. İnanca göre Firavun tanrı kanı taşırdı. İşte bu yüzden de kutsal kan bozulmasın diye Firavunlar aile içinde çoğu zaman kız kardeşleriyle evlenirlerdi. Yine inanca göre, Tanrı gökten yere inmiş ve kralı bizzat kendisi yeryüzündeki annesine doğurtturmuştu- yani bir Tanrı evlenmesi vukua gelmişti.(Tarih sürecinde buna benzer simgelemin tekrar kullanıldığını görürüz. En iyi bilinenlerinden biri bakire Meryem’in doğumudur.) Ayrıca tahta çıkış sırasındaki takdis de hükümdara tabiatüstü bir kudret vermekteydi. Biri Aşağı, diğeri Yukarı Mısır’ın olan ve yeni firavunun başına yerleştirilen iki taç, iki “büyük sihirbaz”dı. ve ona tanrısal seyyaleyi de teslim ediyordu. Yaşadığı sürece kendisi Tanrı Horus ile eş tutulurdu ve bu sıfatla tapınılırdı. Ölümünden sonra ise Öte Dünya Tanrısı olan Tanrı Ozisiris’le eş tutularak yine tapınma devam ederdi. Kısaca söylersek, Mısır’da bazıları daha etkin rollere sahip olmakla beraber birçok tanrıya tapınma adeti vardı ancak her dönem Tarnıların bazıları diğerlerine nazaran biraz daha öne çıkardı.

Yıl M.Ö. 1375 , Onsekizinci Hanedan dönemindeyiz. Babası III. Amenhoteps’ten sonra Mısır tahtına oturan oğlu IV. Amenhotep (IV. Amenophis diye de bilinir) çağının çok ötesinde bir uygulama yapmaya ve yerleştirmeye çalıştı. Mısır’da TEKTANRICILIK inancını kurmaya çalıştı.

IV. Amenhotep başa geçtiğinde artık Mısır uygarlığı doruk noktasına gelmiş, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Birçok uygarlıkta olduğu gibi burada da bazı konularda yozlaşmalar, halkın memnuniyetsizliği su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Firavun sülasesinin kurucusu Menes’in zamanından beri 2000 yyıl geçmişti. Anadolu topraklarına dek sınırları genişlemişti.Babası III. Amonhotep de başarılı bir Firavun’du. Parlak bir yaşantısı olmuştu. İri yapılı güçlü biriydi. Halk tarafından takdirle karşılanmıştı. IV. Amonhotep ise tahta geçtiğinde çok gençti. Kimisi 11 yaşında olduğunu söyler.. Savaşlar ve politik düzenlemelerle geçen bir yaşamdan sonra yaşlanmış olan Baba III. Amonhotep ve oğul IV. Amonhotep’ten çevre hükümdarlar dahil herkes yardım istemekteydi. Geleneğe göre yeni Firavun bu yardım isteklerine yanıt verecekti, orduların başına geçecek, politik düzenlemelerle uğraşacak ve Mısır’ın güçlü konumunu sürdürecekti. Oysa, IV. Amonhotep hiç de beklenildiği gibi davranmadı. Onu ordular veya politika değil, inanç, din, ilahiyat, felsefe konuları ilgilendiriyordu. Tabii bu çok genç Firavun Annesi Kraliçe Tiy ve karısı Nefertiti’nin etkisi altındaydı. Bu yüzden kadınca bir ilgi ve yönlendirmeyle şekilleniyordu. Söz konusu iki kadın ve dadısının kocası olan rahip yeni Firavun’un en yakın çevresini ve etkilenme çemberini oluşturuyordu. Ülkede ruhban sınıfı inanılmaz yetkilerle donatılmış olarak Tanrı adına halkı sömürmekle ve yönetmekle meşguldu. Yeni Firavun ise, ince duygularla yetiştirilmişti, sanata düşkündü, din ve inanç konularında sürekli bilgilenmekle zamanını geçirmişti, katı bir kumandan, imparator olmaktan ziyade, halka sevgiyle yaklaşmak isteyen, ince düşünceli bir yönetici olmayı yeğliyordu. Bu arada kendisi dinle uğraşırken, imtiyazlı sınıfta otorite kavgaları başlamıştı. Birbirlerini yiyiyorlardı. Hepsi “ben” kavgasına düşmüştü. Ülkede fırtına bulutları dolaşıyordu. Mısır’ın en güçlü kuruluşları olan dinle devletin arası açılmıştı.

Mısırlılar dinlerine düşkün olmakla bilinirdi. Dinlerindeki tanrı ve tanrıçaların sayısı da hayli kabarıktı. İnsan-hayvan karışımı tanrılarla, yer ve gök tanrılarından geçilmiyordu. Zamanla yeni yeni tanrılar da yaratılıyor, hemen din piyasasına sürülüyordu.Halkın inancını sömürmek bir kazanç kapısı olmuştu. Artık iş öyle bir hal almıştı ki, Mısır’lılar, zaman zaman tanrı sayısını indirme gereğini bile duydular. Böyle hallerde, aynı tanrının değişik adlar taşıdığını bildirerek, sayıyı azaltmaya çalışıyorlardı. Böylesine kalabalık bir tanrı topluluğu elbet başsız olamazdı. Bu kutsal kişilerin başkanlığı da güneş tanrısı RA’ya verilmişti. Ra’nın tapınığı Delta’daki Heliopolis şehriydi. Göklerin hakimi Ra mevsimleri düzenler, karanlığı ve aydınlığı yaratırdı. Mısırlılar, firavunların Ra’nın oğlu olduğunu kabul ederlerdi. Ancak zamanla, Ra’nın din aleminde tek başına sürdüğü saltanat, bölgeler arası bazı alınganlıklara sebep olmaya bayladı. Sonunda kışkançlıklar, çekememezlikler gözününe alınarak bir tür uzlaşmaya varılmak istendi. Ayrıca Heliiapolis rahipleri aksi takdirde gözden düşecek, güçlerini yitirecek olduklarını anlamışlardı. Sonuçta, Ra’nın güçlü adının yanına, bir başka tanrı adı daha eklenmesine karar verildi. Thebes şehri küçük bir şehirken önemsiz bir tanrı olan Amon (Amen diye de geçer) için burada küçük bir tapınak vardı. Zamanla şehir büyüdü, tapınak önem kazandı. Thebes şehrinin hakimiyeti kuvvetlendikçe Amon da kuvvet kazandı. Hele Thebes şehri önem kazanıp başkent de olunca tapınak ve Tanrı Amon önem daha da önem kazandı ve artık baş tanrı konumuna geçti. İşte bu dönemde, Hilopolis rahipleri onu doğan güneş tanrısıı Ra ile eş tutma kurnazlığını göstermiş ve imtiyazlarını kaçırmamak istemişlerdir. Böylece bu dönemde baş tanrı Amon-Ra adıyla anılmıştır. Ancak sen-ben kavgaları sürmüştür.Amon’un yükselişi henüz IV. Amonhotep başa geçmediği döneme rastlar. Bu dönemde Mısır birçok savaşa da girmiştir. Savaşların çok olduğu ve galibiyetlerin alındığı bu devirde, bütün galibiyetlerin nedeni Amon olarak düşünülür, ona yorulur ve ganimetlerden en büyük pay da ona ayrılırdı. Böylece Amon rahipleri olağanüstü zenginliklere ulaştılar. Etkinlikleri büyüktü. Öyle ki, Firavun’un adı dahi ‘Amon hoşnuttur’ anlamını taşıyan Amonhotep şeklinde verilmişti. Ancak bizim genç firavun bu durumdan hiç hoşnut değildi. Onun din anlayışıyla bu olup bitenler hiç uymuyordu. O’na göre güneş tüm varoluşun kaynağıydı. Güneş’in simgesi başka hiçbir şeyle birleştirilmemeli ve eş tutulmamalıydı. Bu yüzden güneş yuvarlağını simgeleyen ve güneşin izlediği yol anlamlarına gelen ATON adının benimsenmesini istedi. Saltanatının dördüncü yılında başkentten ayrıldı. Orta Mısır’da Güneş yuvarlağının ufku anlamına gelen ve bugünkü adı Tel -el-Amarna olan Akhet-Aton adlı yeni bir şehir kurdu.

İlkel toplum inançlarında bir şeyin adı, tasviri kendisinden bile önemlidir. Dolayısıyle Tanrıların adlarının da büyülü bir önemi vardır. Nitekim Mısır’da Amon adı böyle bir öneme sahip bulunmaktaydı. Rahipler her yere AMON un adını yazdırmışlardı. Kayalarda, tepelerde onun adı yazılıydı. Amenhotep ise öncelikle her yandan Amon’un adını kazıtıp sildirmeğe uğraştı. Öteki Tanrıların adlarını kazıtıp sildirmedi ama, onlara da tapınılmasını yasakladı.

Kendi adını da “Aton’un ruhu” ya da “Aton’un ihtişamı” anlamına gelen şekilde Akhnaton olarak değiştirdi. Firavun Akhnaton halkı eğitmek ve düşüncesini yerleştirmek için Tanrı Aton’a ilahiler yazdı. Bu ilahiler Tanrının tek olduğunu işlemekteydi. O da Aton ile simgeleniyordu. Düşünce denizinde bir devrim yapıyordu...

Kral Akhnaton ve Krıliçe Nefertiti’den Aton’a övgü başlığı altında toplanan ilahilerden biri pek ünlüdür. Sözlerini sizin için aşağıya kopyalıyorum:

“Sen her iki diyarı (yukarı ve aşağı Mısır) sevgiyle doldurursun. Sen toprağın, sen insanın, sen kurdun kuşun, sen topraktan üreyen bitkinin yaratıcısı; sen uyandığında, bütün bunlar yaşamaya başlar. Yarattığın herşeyin anası, babası, sen gök yüzünün batısına çekildğinde, dünya ölülerin alemi gibi kararır; insanoğlu karanlığın içinde uykuya dalar. Görmekten yoksun, evinde uyuyan zavallı komşumun herşeyi alınabilir. Bütün dünya sessiz bekler, yaratıcım ufukta dinleniyor diye. Ama gün olup da sen uanınca; ışınların karanlığı kovalar, işte o zaman insanlar kalkar, yıkanır, giyinir ve ellerini kaldırarak, sana yeni bir uyanışın şükranlarını sunmak için dua ederler.”

Bir başka ilahide şöyle deniyor:
“Senin iylerin türlü türlüdür. Onlar bizden saklıdır. Onlara akıl sır ermez. Eysenden yüce kişinin olmadığı tanrı! Sen mevsimlerin, kış soğunuğunun, yaz sıcağınıın yaratıcısı; kadında ocuğun, erkekte tohumun yaratıcısı! Ana karnındaki bebeğe hayat, yumurtadaki civcive kabuğu kırcaak gücü verensin. Gökyüzünde yarattığın Nil’le, toprakları bereketlendirmek için yağmur verdin bizlere!..”

Firavun Akhneton’un tanımladığı tanrı, sadece güneşten ibaret değildir ve sadece Mısır’a ait de değildir. Tüm insanları ve dünyayı etkilemektedir. Onun eylemleridir önemli olan. Dolayısıyle güneş yuvarlağı tapınmanın nesnesi değil simgesidir. O simgenin özünde var olana tapınmayı önermiştir. Üstelik de O’nu tek yaratıcı olarak tanımlayarak…
Işte böylece tarihteki ilk tek tanrı inancı üzerine yapılan bir devrimi görürüz.
Coğrafi olarak yöre Mısır ve Mısır’dan Anadolu’ya dek uzanan o muşhur “bereketli hilal” bölgesi. Dikkatinizi çekmek isterim, daha sonra tek tanrılı dinlerin tümünün doğum yeri yine bu bölge içinde olacaktır. Daha önce de söylemiştik, tarih bir devamlılık gösterir. Kültür bir devamlılık gösterir. Tek tanrılı inancın tohumlarının atıldığı bu bölgede daha sonra yine tek tanrılı dinler yeşerecektir.

Bir başka metinden size yine Akhneton’un bir ilahisini nakledeyim:

“Sen ki nesnelerin oluşları sırasında zaten yaşamaktaydın, ufukta parlak olarak yükseliyorsun, ey canlı Aton! Doğu ufkunda yükseldiğin zaman gezülliğinle bütün ülkeleri aydınlatıyorsun! Bütün büyüklük ve parlaklığınla, muhteşem ve kudretli bir halde, ülkelerin hepsi üzerinde göründüğün zaman ışıkların, yarattığın alemin sonuclarına kadar bütün ulusları kucaklıyor… Bizden uzaksın ama, ışıkların yine de yere iniyor, ve yaptığın bütün devirlerinde kendini insanlara gösteriyorsun…
Sabahları doğduğun, bütün gün boyunca ışıklarını yerin üzerine saçtığın zaman, karanlığı kovuyorsun; bize ışığını sunuyorsun. O zaman iki ülke de sevince garkoluyor; insanlar kalkı ayakları üzerinde doğruluyorlar, onları uyandıran sensin. Ellerini yüzlerini yıkıyorlar, giyiniyorlar ve göründüğün zaman, bütün kollar sana tapınıyor. Bütün dünya yeniden işe koyuluyor. Hayvanlar kendilerine verdiğin ot için seviniyorlar, ağaçlarla çayırlar yeşeriyorlar; kuşlar yuvalarından çıkıyorlar ve kanadları bile senin “ka”na tapınıyor. Keçiler bacakları üzerinde zıplaşıyorlar; kuşlarla kavalarda uççup gezen bütün yaratıklar sen gökte yükseldiğin zaman yeniden yaşamağa başlıyorlar. Gemiler nehirde aşağıya, yukarıya gidi geliyorlar; hatta nehirlerin balıkları ile sana doğru atılıyorlar; çünkü ışıkların suların derinliklerine kadar sokuluyor.

Anasının kucağındaki çocuğu besleyen sensin; ağlamasın diye onu yatıştıran sensin. Yarattığın her çocuk gün ışığına kavuştuğu zaman, onu canlandıran soluğu sen veriyorsun. Bağırmaya başladğı zaman onun ağzının sen açıyorsun; onun hayatına göz-kulak oluyorsun. Küçük kuş yumurtada iken ve kabuğunun içinde haykırırken kendisini yaşatan havayı ona veren sensin ve senin sayendedir ki o, her yanını saraan kabuğu kırcaak kuvveti bulabiliyor.

Yarattığın nesneler ne kadar da çeşitli! Yeryüzünü yalnızken, kendi isteğine göre yarattın; bütün insanlar, sürüler,hayvanlar, yerde yürüyen ve yaşayan , gökte ucan her şeyle benaber, yeryüzünü de sen yarattın. Yabancı ülkelerde, Suriye’de, Habeşistan’da her yerde her insanı yerli yerine sen koydun, onun bakımına sen göz-kulak oluyorsun, bütün insanlara da istedikleri rızkı sen veriyorsun…
Ey nurlu Aton, yeryüzünün üzerinde ışıldamaya başladığın zaman bütün gözler seni seyrediyor…”

Bu soylu dinsel devrimin yanısıra derin bir ahlak değişimi de oldu. Güneş bütün ulusları, bütün insanları, bütün varlıkları aydınlattı. Onların herbirinde tanrısal bir zerre vardı. Hepsinin içten gelme bir şekilde harekete geçmeye hazır olduklarına inanılabilirdi artık. Drioton ve Vandier’in Mısır adlı eserlerinde dedikleri gibi”Hürriyet, Amarna’da doğan dinin yüce fikirlerinden biri oldu… Yeni doktrinini öteki büyük düşüncesi de tabiat segisiydi… Böyle bir doktrinin de yaratıkları sevmeyi ve yaşama neşesini öğütlediğini insan, kolayca anlayabilir”…

Bu firavunun devrinde değişiklik kendini dinin yapılaşmasında da gösterdi. Tanrı ile kulları arasına bir rahipler zümresinin girmesi artık gerekli görülmedi: İyicil Tanrı’yı keşfetmeki çin gözlerini açmak yetiyordu. Amarna tapınağı üzeri gökyüzüne bakan, açık avlular ve dehlizlerden meydana gelmiştir; ana mihrap ise güneşin ışıklarına boğulmuş bir haldedir.

Bu arada bütün güzel sanatlar da baştan başa değişti. Yine Drioton ve Vandier’nin dedikleri gibi: “bundan böyle sanat artık realizmden ve spiritüalizmden meydana gledi. Tel-el-Amarna‘nın her yanında tabiat sevgisine rastlanmaktadır: Dinde, güneşe söylenen kasidelerde, günlük yaşayışın sahnelerinde ve nihayet evlerin süslenişinde bile bu, böyledir. Kuşlar, çiçekler ve yemişler artık stilleşmiş süs motifleri değil de, tabiatın çok değerli vergileri sayılmakta ve bunlar tarifi imkansız bir doğruluk, duygululuk ve sevimlilikle tasvir edilmektedir”. Genç firavun, kendinden önceki firavunların gerçeküstü resim yapılması yolundaki kurallarını değiştirmiş, gerçekliğe dönülmesini desteklemişti. Kendi portrelerinin de kendi neye benziyorsa öyle yapılmasını istemişti. Kraliçe Nefertiti çok çekici bir kadındı, kişiliği ile de daima kocasının görüşlerine destek olmuştu. Mutlu bir aile yaşantısı sürmekteydi Akhnoton’lar…

Akhnaton’un dünyaya tanıttığı din kavramı böyleydi işte, sevgi yüklüydü, aydınlatıcıydı. Sömüren din tüccarı ruhban sınıfını devre dışı bırakıyordu. Yüzyılların eskimiş inançlarına taptaze bir anlayış getiriyordu. Yepyeni evrensel bir ruh doğuyordu din konusunda. Onun övdüğü yalnız Mısır’ın tanrısı değildi. Akhnaton, dünyayı ve insanları yaratan, yarattığı herşeyin anası ve babası olan tek ve büyük gücü, Aton’u övüyordu. Bu ileri görüş, daha sonra Tevrat’ta da yer alacaktı. Ancak Akhneton’dan yediyüz ya da sekizyüz yıl sonra…

Akhnaton dürüst bir insan olarak tanınır. Servet icinde yüzdüğü halde sarayın lüksüne kendini kaptırmamıştır. sade bir hayat sürmüştür. Alışılmamış bir açıklığı, doğruluğu vardı. Sık sık karısı ve kızlarıyla halk arasına karışırdı. Halk onu çok severdi.

Bütün bunlar olup biterken, tutucular, gelenekçiler, muhafazakarlar her alanda böylece meydana gelmiş olan devrimden hoşlanmamışlardı. Ruhban, menfaatlerine dokunan, imtiyazlarını elinden alan bu sosyal bir değişmeyi kabul etmiyordu. Akhnaton ise kendi inancını koruyabilmek ve yerleştirebilmek için ruhban sınıfıyla mücadele ediyordu. Ancak, Akhnaton yirmi dokuz yaşında, 1358 yılında ölür ölmez de gericiliğin tepkisi baladı.

Karşı devrim başladığında mumyası henüz mezarına konmamıştı. Oğlu olmadığından hükümdarlık büyük kızının kocası Sahare’ye kaldı, ancak kısa bir süre sonra devrildi. Hükümdarın büyük damadı ancak bir yıl saltanat sürdü; küçük damadı Amon dininin rahiplerine boyun eğdi. Onlarla işbirliği yaparak kuçük damadı devirdi ve yerine iktidara geçti. Amarna’yı terkedip Thebae’ye gitti ve Tutankhaton adını , Tatankhamon olarak değiştirdi.

Akhnaton’un altından mumyası da Thebes’te Kralice Tiy’in mezarına kondu; mumya 1907 yılında bir ingiliz arkeolog grubu tarafından bulundu.

(Tel-el-Amarna’nın birdenbire terkedilişi şöyle bir sonuç verdi: Çöl kumlarının örttüğü tapınaklarla saraylar oldukları gibi kaldılar ve burada yapılan kazılar sayesinde bakanlıkların arşivlerini, Akhnaton’la yabancı hükümdarlar arasındaki mektuplaşmaları keşfetmek mümkün olrdu. Bu ise bize, Milattan Öncesi ondördüncü yüzyılı daha iyi tanımak imkanını verdi. te yandan Tutankhamon’un mezarı da Mısır’da soyulmuşmamış olarak keşfedilen tek mezardır ve içindeki “ölüm eşyası” baha biçilmez bir zenginliktedir).

Tutankomon’un yerine geçen Horemheb, rahiplerin oyuncağı olan bir askerdi. Tapınakları yıktırdı, Aton adını kazıtıp her yere Amon adını yeniden yazdırdırdı.

Yukarıdaki bilgileri sizin için sunduktan sonra söz geldi Nazenin’e…
Her dönemde geçerli bir inanış hakim oluyor, bunun tersi, zıddı neyse o da yeraltından yürüyor.
Mısır’ın çok tanrılı döneminde de mutlaka ki Akhneton tek tanrı inancına gönülden inanan yegane insan değildi. Ancak, iktidar sahibi yegane kişiydi ve bir devrim niteliğinde bu hareketi öne sürebildi. Ancak, din simsarları, din tacirleri her dönemde hemen her toplumda var. Burada da yozlaşmış şekildeki ruhban sınıfı halkın dine dayalı samimi duygularını sömürerek kendilerine iktidar ve menfaat sağlamaktaydı. Genç firavunun tek tanrı inancı onların menfaatlerine dokundu. Sonunda firavun ölür ölmez, kendilerine yandaş çıkacak bir işbirlikçi ile karşı devrim yaparak tekrar çok tanrılı dönemi hortlattılar.
Şöyle bir düşünelim, düşünce denizimizde, eğer o günlerde bu karşı devrim yapılmamış olsaydı, tek tanrı inancı tüm insanlığı kucaklar şekilde o günlerden başlayarak dünyaya yayılsaydı… Neler olurdu acaba? Tarih nasıl yazılırdı?

Sizi yine düşünceye davet ettim…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

Bu arada biraz daha düşünmek için bir soru ile bitirelim bugünkü yazımızı…
Amon ya da AMEN, AMIN .. kelimeleri arasındaki benzerliğe hiç dikkat ettiniz mi? Tanrısal onaylama… Eskiden duaların sonunda tanrının kabulu icin Amon’un adıyla, Amen’in adiyla bitirirlermiş cümleyi. Gelenek bu ya!… Amen…. Amin…

Tarihin cilvesi… kimine göre rastlantı, kimine göre kültürel devamlılık…

::))

31 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 9 Yorum

Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihleri üzerine…

Sanırım sitedeki yazılara Hacı Bektaş Veli hakkında bilgi vererek başlamalıydık. Ancak, siteyi oluştururken tamamen acemice başladığım için hangi konuya ağırlık vermek isteyeceğimi bile bilmiyordum. Sonra kendiliğinden sitemiz Alevi-Bektaşi Kültürü ağırlıklı olarak şekillendi. Bu yüzden de yazılar arasında bir sistematik bağlantı yok. Her gün, eskilerin deyişiyle, “zuhurattan ne çıkarsa“, onu gündeme getiriyoruz. Sözü gelmişken vurgulayalım, Bektaşi sofralarının da adeti böyleymiş. Baba sofrada hangi konuyu işleyeceğini,ele alacağını önceden planlamazmış. Kimi zaman sofraya katılan misafirlerden esinlenerek kimi zaman da güncel konuların etkisiyle hangi konu zuhur ederse, yani o sırada önemli görünürse, o konuyu açar işlermiş. Ama, örneğin Nevruz veya Muharrem gibi özel günlerde mutlaka o günün anlam ve önemini dile getiren, anlatan konular ele alınırmış. Bunun yanısıra, başka konulara da yer verilebilirmiş… Bizimki de biraz Bektaşi usulu oldu… Zuhurata bağlı gelişti…

Bu kadar ön bilgiden sonra gelelim Hacı Bektaş Veli konusuna. Gerçi Hacı Bektaş hakkındaki bilgilere birçok yerde bulabilirsiniz ama ben size yine de gerek gördüğüm vurgulamalara yer vererek burada değinmek istiyorum. Ola ki, sitemizi takip edenler arasında henüz Hacı Bektaş Veli ile tanışmamış olanlar vardır… Ya da ellerinin altında gerekli kaynakları bulunduramayanlar vardır, hiç değilse onların işine yarar…

Bedri Noyan Dedebaba‘nın Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin hayatı hakkında yapılmış araştırma ve bulunmuş bilgilerin derli toplu bir dökümünü bulmanız mümkündür.

Edindiğimiz bilgileri toparlayınca, Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’ın Nişabur kentinde doğduğunu öğreniyoruz. Doğum ve ölüm tarihleri bazı eserlerde biraz farklılık göstermektedir. Malesef Bektaşilik üzerine yazılmış eserler II. Mahmut dönemi başta olmak üzere çeşitli defalar tahrip edildiğinden kütüphanelerde bu konuda güvenilir kaynaklara ulaşmak henüz pek mümkün değildir. Ancak, halkın elinde Bektaşiliğe düşmanca hisler beslemiş olanlardan gizlenmiş ve korunabilmiş eski evraklar bulunması mümkündür. Bunlar belki zamanla ortaya çıkarılabilecektir. Bir kısım evrak da Bektaşiliğin kapatılma devresinde Naci Baykal Dedebaba zamanında Arnavutluk’a kaçırılarak korunmuştur. Oralardaki kaynaklara ulaşıldığında da yeni bilgiler elde edilebilir. Bu konuda sitemizde verilen bağlantılardan Gazi Üniversitesi bünyesindeki Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin sitesine girebilir ve onların yayımladığı derginin Arnavutluk arşivleri ile ilgili kısmından yararlanabilirsiniz.

Hacı Bektaş Veli Kütüphanesinde bulunan ve hicri 744 de yazıldığı bilinen Velayetname’sine göre Hacı Bektaş Veli 1242 yılında doğmuş, 1272 yılında Suluca Karahöyük’e yerleşmiş, 1337 yılında da çocuğu olmaksızın , “bila-veled” olarak Hakk’a yürümüştür.

Ahmet Eflaki, Menakıb-ül-Arifin adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin Mevlana ile görüşmüş olduğunu yazmıştır. Mevlana’nın 1273’te vefat ettiği bilinir. Demek ki bu tarihten önce görüşmüşlerdir.

Aşık Paşazade‘nin Hacı Bektaş’a yönelik bir kıskançlığı vardır. Bazı yazarlar Aşıkpaşazade’nin koyu Sünni inanca sahip olması nedeniyle Hacı Bektaş ve Bektaşi yolu ile ilgili doğru olmayan bilgiler aktardığını ileri sürerler. Dolayısıyle, Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili olarak da diğer tüm kaynaklarla uyuşmayan bir zaman ileri sürer. Onun hesaplarına göre Orhan Gazi ile görüşmemiştir. Oysa diğer birçok kaynak görüştüğünü ileri sürer.Orhan Gazi 1235 te Bey olur.

Bedri Noyan Dedebaba kitabında şu bilgilere yer verir: (cilt 1, s:16)

Tarihçi Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman adlı kitabında Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’yi teşkilat kurup, bir ocak açamayacak kadar cezbe içerisinde bir derviş olarak kabul etmektedir. Prof. Fuad Köprülü bu görüşü paaylaşmamakta ve Aşık Paşazade’nin kıskançlık yaptığını yazmaktadır. Köprülü’ye göre, “Tarikat silsilesi Kutbeddin Haydar, Lokman Perende, Ahmet Yesevi gibi tanınmış, değerli sofilere çıkan ve Makaalat Fevaid ve Fatiha Suresi Tefsirleri gibi eserler yazan Hacı Bektaş Veli’nin İslam bilgilerine derin bir şekilde vakıf olduğu kesin bir gerçektir. Böyle bir kişinin meczup olduğu düşünülemez”.

Keza, Prof. Fuad Köprülü Aşık Paşazade’den başlayan bu Bektaşi düşmanlığnıın Sunni müelliflerde görüldüğünü, bu yanlış kanaate Avrupalı müdekkiklerle (incelemecilerle) birlikte kendisinin de bir zamanlar kapıldığını, fakat sonradan ele geçirdiği yeni birçok belgede görüş ve fikirlerini değiştirdiğini yazmaktadır. Sayın Köprülü, bu konuda Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Tevella, Teberra, On İki İmam Sevgisi ile “Şira-i isnaaşeriyye”yi savunduğunu, Bektaşilerin OSmanlı Saltanatının kuruluşu ile çok alakalı olduklarını kaydetmektedir.”

“Prof. Fuat Köprülü, “Bektaşilik, doğrudan doğruya eski Türkmen an’anesinin doğurduğu ve adeta milli mahiyyeti haiz bir tarikattir. Bununla beraber Bektaşilerin dahi kendi Pirleri hakkındaki malumatları çok basit ve noksandır. Aşık Paşazade tarihinde verilen izahat, cidden tenkid ve tashihe şayan olduğu halde, daha hiçbir Bektaşi onları ilmi bir surette tenkide teşebbüs edemedi” diyorlar. Sayın Prof. F.Köprülü de Aşık Paşazade’nin Hacı Bektaş Veli hakkında verdiği bilginin doğru olmadığını, bu cümlesi ile , pek açıkça anlatmışlardır.

…. demektedir.

ABD’deki Michigan Bektaşi Dergahı’nın yayın organı Bektaşilik Sesi adlı dergiye göre 1236’da Nişabur’da doğmuş, 1256’da Bektaşiliği kurmuştur. Annesi Ahmet Efendi Kızı Hatem Hatun (Hateme Hatun)dur. Babası ise bölge valisi, yöneticisi konumunda yetkili bir kişidir. Dergideki yazıda “Hz. Pir Hacı Mektaş’a babası İbrahim’in vefatında, onun yerine geçip halkı idare etmesi önerilmişse de, kabul etmemiştir. O, kendi yolunda yürümeyi, mistik kemaline ulaşmayı ülkü edinmiştir” denildiği belirtiliyor. Yine bu yazıya göre Hz. Pir 1254’te Hoca Ahmet Yesevi tarafından ekran ile kisve giymiş ve 1255 de Rum’a gitmesi emredilmiştir. 1255’te Suluca Karahöyük’e gelediğinde başka mutasavvıflarla toplantı yapmış, 1256’da da dünyanın ilk Bektaşi dergahını oraya kurmuştur ki, bugün bütün Bektaşilerin en büyük merkezi olarak yine burası tanınmaktadır. Buraya bugün Dergah-ı Pir veya Pir Evi denir. Bektaşi tören ve usullerini tanzim etmiş, zaman zaman gelen yözlerce kişiye nasip vermiştir. Günden güne muhipleri çok artmış ve dervişleri, halifeleri bütün Anadolu’ya yayılmıştır. Yine bu yazıya göre , Hz. Pir’in yaşamı sırasında dervişleri , baba ve halifelerinin sayısı 999.000 ve müridlerinin sayısı 8.000.000 olup, 1313 yılında 93 yaşında Hakk’a yürümüştür.

Kaynaklara baktığımızda, 1209 ile 1337 yılları arasında bir zaman diliminde uzunca bir ömür sürdüğü (çoğu kaynağa göre 90 küsur yıl, bir kaçına göre de 60 küsür yıl) anlaşılıyor.

Peki Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihlerinin şu veya bu olmasındaki farlılık ne ifade ediyor? Öncelikle, Orhan Bey ile görüşüp görüşmediği konusu var. Görüşmüş olsa da olmasa da, Yeniçeri ocağının Bektaşilikle ilişkisi hiçbir şekilde yadsınamaz. Dolayısıyle ister yüz yüze görüşerek Yeniçeri ocağındaki etki merkezi kurumsallaştırılmış olsun, ister Hacı Bektaş’ın gıyabında sonradan onun adına, ardılları tarafından oluşturulmuş olsun, Yeniçeri Ocağının inançsal ortamı, eğitsel ortamı üzerinde Bektaşiliğin formatlayıcı etkisi tartışmasız olarak ortadadır.

Anadolu’ya ne zaman geldiği konusunda da Mevlevi’likle olan ilişkisi bence önemlidir. Bildiğiniz gibi Şems bir Bektaşi dervişi olarak tanınır. Mevlana da Şems’le karşılaşmasından sonra Mevleviliğin asıl ürünlerini vermiştir. Dolayısıyle işlenen felsefe Bektaşilik ve Mevlevilikte bunca benzerlik gösterir. Ancak, biri halk versiyonu, diğeri saray versiyonudur. Ama, ikisi de Türk Tasavvufudur. Hümanist felsefedir. Zaten islam tasavvufunu Arap ve Acem baskısından arındırdığınızda geleneklerinimizin şekillendirmesi Türk Tasavvufunu ortaya koyar. Eğer Şems konusunda söylenenler doğruysa, o tarihlerde Bektaşilik oluşmuş Şems de bu felsefeyle yetişmiş olmalı ki Mevlana ile karşılaşsın ve bu felsefeyi aşılasın… o zaman muhtemelen Mevlana’nın ölümünden sadece bir yıl önce gelmiş olmamalı Hacı Bektaş Anadolu’ya…. Daha önce gelmiş olması daha mantıklı görünüyor.

Sadece Hacı Bektaş Veli’nin doğum- ölüm tarihleri değil, hocası olduğu düşünülen Lokman Baba’nın kimliği üzerinde de farklı rivayetler mevcut.

En yaygın ve kabul gören bilgiye göre, Hacı Bektaş Veli, Herat’ta tekkesi bulunan ve Ahmet Yesevi Ocağına bağlı olan Lokman Pirende tarafından yetiştiriliyor.

Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi’nden bir alıntı var Bedri Noyan’ın kitabında ve buradaki bilgi sanki Lokman Baba’yı daha farklı tanıtıyor:”Baba İlyas Horasani’nin dört üğlu vardı: Şemseddin Mahmud,Muizeddin Ali, Zyaeddin Mesud, Muhliseddin Musa. Bunlara Çür-erkan denirdi. Halifelerinden İbek veya Aybek Baba, Behlül Baba, Saltık Baba, Lokman Baba pek meşhur olup bunlara da Çar-yar denilmiştir. Tarikat-ı Bektaşiyye kurucusu olan Hacı Bektaş Baba bu Çar-yar’dan olan Lokman Baba’nın halifesi idi”…

Ama, kesin olan birşey varsa, Hacı Bektaş Veli Lokman Baba’dan aydınlanıyor.O da Ahmet Yesevi’den…

Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya yerleşince ki, o sıralar bu bölgeye “Rumeli” denirdi, burada bulunan dört önemli gruptan biri olan “Abdalan-ı Rum Erenleri” ile görüşmeler yapmış, onları kendi çevresinde toplamıştır. Bunlara ilişkin sayabileceğimiz isimler arasında, Taptuk Emre, İbrahim Hacı, Sarı Saltuk, Nurettin Hoca, Seyyid Mahmudi Hayrani, Ahi Evran, Molla Saadettin (Said Emre) gibi isimler bulunmaktadır. Tüm bu Abdalan-ı Rum’un Bektaşiliğin oluşmasındaki rolu çok büyüktür.

Aynı zamanda, buraya yerleştiği zaman tanıştığı İdris Hoca’nın eşi olan ve kendisinin de “kız edindiği” yani yol evladı olarak kabul ettiği Kadıncık Ana’nın hem Hacı Bektaş’a hem de Bektaşiliğin oluşmasına katkısı büyüktür. Geleneksel olarak aktarılan bilgiye göre, Kadıncık Ana (Kutlu Melek adıyla da bilinir) kendisini hizmete adamıştır. Bütün sofralarda onun hizmeti vardır. Maddi ve manevi olarak hizmet eder… Kadıncık Ana olmaksızın sofralar açılmazmış. Velayetnameye göre Hacı Bektaş Veli himmetini de Kadıncık Ana’ya intikal ettirmiştir. İşte bu yüzden Hacı Bektaş’ın emaneti, himmeti, dolayısıyle onun evlatları Kadıncık Ana kanalıyla devam etmiştir. Bu cümle aynen bu şekilde doğrudur… Çünkü Kadıncık Ana daha sonra dergahta yeni dervişlerin, babaların yetişmesinde etkin olmuş, bildiğini öğreterek aktarımda bulunmuştur. Abdal Musa’nın yetişmesindeki rolü yadsınamaz. Bazıları Hacı Bektaş’ın soyunun Kadıncık Ana’dan devam ettiği şeklinde yorumlamıştır olayı ve bu nedenle de onun Hacı Bektaş’la evlendiğini ileri sürmüşlerdir. Diğer bazıları ise, bunun bir manevi olay olduğunu, irşad ve himmet olayı olduğunu ileri sürmüşler ve yine bu yol evlatlığı bağının Kadıncık Ana kanalıyla sürdürüldüğünü kabul etmişlerdir. Sonuçta, ister bel evladı, ister yol evladı kanalıyla olursa olsun, Hacı Bektaş Veli’nin ardındaki en önemli kişi Kadıncık Ana’dır.

Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişinde orada var olan dört zümreden Baciyan-ı Rum’un başı olduğu da söylenir. Baciyan-ı Rum teşkilatı, Ahilik müessesesinin kadınlar kolu şeklinde işleyen bir Kadın esnaf kurumudur.

22 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | 8 Yorum

2006 YILI HACIBEKTAŞ VELİ DOSTLUK VE BARIŞ ÖDÜLÜ SAHİBİNİ TANIYALIM:

Miyase İLKNUR
images-27.jpg
Gazeteci – Yazar.

Miyase İlknur, 1963 yılında Elazığ’da doğdu. İlk ve Ortaokulu Elazığ’’da liseyi İstanbul’da okudu. Yüksekögrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünde yaptı.

Öğrencilik yıllarında başladığı gazetecilik mesleğini sırasıyla Türk Haber Ajansı, Milliyet Gazetesi, Günaydın Gazetesi, Nokta Dergisi ve Cumhuriyet Gazetesi’nde sürdürdü. Halen Cumhuriyet Gazetesinde Haber-Araştırma Merkezinde görev yapmaktadır.

Bu güne kadar Alevilikle ilgili iki kitabı yayımlandı. İlki 1994 yılında Cemal ŞENER’LE birlikte hazırladıkları “Alevilik ve Şeriat” diğeri 2000 yılında Alevi Mizahının konu edildiği “Bahçe Biziz Gül Bizdedir” adını taşıyor.

Türkiye’de ilk kez 1989 yılında Aleviliğin konu edindiği dizi yazıyı İlhan SELÇUK’LA birlikte hazırladı. Cumhuriyet Gazetesi’nde bu güne kadar farklı tarihlerde Aleviliği konu edinen dizi yazıları yayımlandı. 1986 yılından itibaren Türkiye’de ivme kazanan Alevi örgütlenme çalışmalarına aktif olarak katıldı. Karacaahmet ve Şahkulu Sultan Dergahları’nda yönetim kurulu ve mütevelli heyet üyeliği görevlerinde bulundu. Almanya Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü ile Karacaahmet Vakfı’nın kurucu üyelerinden olan İknur, Hacıbektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri çerçevesinde Cumhuriyet Gazetesinin çıkartmış olduğu Hacıbektaş Veli eklerinin hazırlanmasında koordinatör ve yazar olarak görev aldı.

Alevi inancı ve kültürüyle ilgili olarak yurtiçinde ve yurtdışında pek çok panel, sempozyum ve televizyon programına katıldı. Kendisi de Alevi kültürüyle büyümüş olan Miyase İlknur, Ağuiçen Ocağına mensup bir aileden gelmektedir.

17 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | Yorum bırakın

Bektaşilik Bir Tarikat Mıdır?

images4.jpg
Bektaşiliğin oluşum sürecine bir bakmamız gerekiyor. O dönemlerde diyelim ki siz bir dünya görüşüne sahipsiniz, bu dünya görüşü paralelinde inançlarınız var. Bunlar geleneklerinizle bezenmiş, bazı ilkeler de oluşturmuşsunuz zaman sürecinde… Bu bütünlük içinde bir yaşam tarzınız var. Artık bu yaşam tarzı sizi etkiliyor, siz yaşam tarzını… Bir alış-veriş var yani.. Sanki canlı gibi, nefes alır verir gibi… Bu toplumun içine katılanlar da, içine katıldıkları toplumun adet, gelenek ve göreneklerini otomatik olarak benimsiyor ve uyguluyorlar… Bu bütünüyle, her yönüyle bir kültürel yaşam biçimi… Kültür burada yaşamın tüm boyutlarını içerir kapsamda, inanç da, bunun sadece bir parçası. Yani kültür daha geniş bir kavram… inanç kültürü bunun bir alt katmanı sadece… Zamanla, bazı insanlar bu kültürün önerdiği dünya görüşünü, yaşam tarzını bazı prensiplere oturtmaya başlıyorlar ve bu işin bir felsefesi, doktrini oluşuyor, yani öğrenme yoluyla edinilebilen kısmı oluşuyor. Demek ki artık sadece kültürün parçası olmakla değil, bir de kültürün felsefesini yapmakla öğrenme işlemi başlıyor, bir tür okulluluk gibi -eğitsel süreç-…. Bu da yine, bütünsel kültürün bir parçasından ibaret.

İşte hemen burada söylemeliyim ki, günümüz terimleriyle söylersek, ALEVİ-BEKTAŞİ kültürü bu bütünsel kapsamın tümünü oluşturan simge…

Alevi Kültürü
, bu kültüre “KÜLTÜRLENME” yoluyla dahil edilmiş kişilerce uygulanan kısmı… ya da şekli diyelim… Yani kültürel bütünlüğe ilişkin değerleri ve uygulamaları doğuştan görgü yoluyla, gelenekle edinilmesi ve yaşatılması kısmı.

Bektaşilik, sonradan, özgür iradeyle, seçerek, eğitim alarak bu felsefeyi, bu bakış açısını veren kültürü öğrenmeyi dileyerek edinilen kültürel bütünlük… Bektaşi ailenin çocukları olsalar dahi içine doğup büyüdükleri , kısmen gözleyerek kısmen de kulak misafiri olarak fikir sahibi oldukları bu kültürü erişkin yaşa geldiklerinde kendi iradelerini kullanarak ve kendi birinci derecedeki kan bağı olan akrabaları dışında bir Baba’dan nasip alarak eğitsel zincire dahil olmaları koşuluyla edinebilecekleri bir eğitim süreci ve bu sürecin sağladığı kültürel bütünlüğe dahil oluş olarak algılayabiliriz.

Bu durumda, insan Alevi bir aileden gelebilir ve Bektaşi seyr-i sülüğüne (eğitsel sistemine) dahil olabilir, veya Alevi bir aileden gelmese de (sunni bir kökenden gelebilir veya başka bir din kökeninden de gelebilir mesela Hıristiyan kökenli olabilir ve Budhist olabilir) kendi özgür iradesiyle bu eğitsel sisteme dahil olmak isteyebilir.

Veee bu yüzden Alevilik ve Bektaşilik birbirlerinden ayrılamayan, aynı zemine oturan ama farklı işlevlere yanıt vermiş gelişmeler olarak karşımıza çıkmıştır. Birbirleriyle el- ele olmak durumundalar… Öyle ya, el- ele;el Hakk’a dememişler mi!..

Gelelim tarikat meselesine, gerçi daha önceki yazılarımızda da değindik konuya ama, tekrarlamakta zarar yok.

Eskiden, örneğin Osmanlı döneminde, halk eğitim görecek diyelim. Nasıl görecek? Eğitim kuruluşu neresi? Medreseler var. Peki kaç tane medrese var? Çok az sayıda var. Nufusun tümünün eğitim görmesine müsait mi? Hayır değil.

O zaman halk nasıl eğitim alacak? Ya da hiç almayacak mı?
İşte halk kendi içinde, kültürel niteliğine uygun olarak öne çıkan bilge kişilerin etrafında bir eğitsel sistem geliştirmiş. O zaman kültürü en çok etkileyen şeyler inançsal edimler… İnançsal edimler kültürün çok önemli bir parçası. Dolayısıyle inançsal konuda da bilgisine güvenilen, toplumda kültürel ve hatta bazen siyasal etkinliğe sahip lider özelliğindeki kişiler öne çıkmaya başlamış. Bazı insanlar bu kişilerin etrafında toplanmış, bilgi edinmiş, yaşamlarını planlamakta bu kişilerin önderliğinden yararlanmış… Zamanla bunlar kurumlaşmış… Bu kurumlara “tarikat” adı verilmiş. “Tarik” “yol” demek… Yani aynı amaca hizmet eden başka başka yollar. Amaç ne? Demiştik ya, öncelikle dinsel-inançsal eğitim öğretim ön planda… Bilgi en çok bu alanda önemli o dönemlerde… Dolayısıyle daha çok “Tanrı’ya giden yol” anlamında kullanılmış Tarikat kelimesi. Tanrı’ya giden yol, Hakikate giden yol… Eğitim, halkın eğitimi, yaygın eğitim, medreseye gidemeyen halkın eğitimi işte bu şekilde o zamanın Tarikat adını alan kurumsallaşmalarıyla sağlanmaya çalışılmış. Başka eğitim sistemi yokmuş o zamanlar…

Alevi-Bektaşi kültüründe olay tamamen bu şekilde cereyan etmiş… Bu kültürde de medrese eğitimi içeriğinde bulunan anlayış onların geleneksel anlayışına uyumlu olmamasının da rolü gerekçelerine eklenerek, toplum kendi kültürünü yaşama, yaşatma ve eğitsel aktarımını sağlama ve geliştirme ihtiyacı nedeniyle bir kurumlaşma, sistemleşme ihtiyacını duymuş ve bu gereksinmeyi karşılamak üzere Bektaşilik oluşmuş. Ama, olayın başlama noktası sadece inanç olmamış… İnancı da içeren bir kültürel bütünlük olmuş… Bu yönüyle Alevi-Bektaşi kültürü veya Bektaşilik diğer tarikat oluşumlarından farklılaşır.

Burası çok önemlidir, lütfen dikkat ediniz. Çünkü diğer bütün tarikat oluşumları doğrudan İslam dininin bir yorumu, bir uyarlaması şeklinde oluşum süreçlerini geliştirmişlerdir. Onların dayandığı farklı bir kültürel alt yapısı yoktur. Bu yüzden de Alevi-Bektaşilik gibi iki terimli bir tanımlamaları hiç olmamıştır.

Oysa Alevilik ve Bektaşilik iki ayrı vurgu yapar ama aynı kültürel zemin üzerinde yeşerir.
Bektaşilik yani kültürün eğitsel boyutu, zamanının diğer tarikatlarının yaptığı kurumsallaşma sürecini adapte etmiştir. Çünkü o zaman halkın eğitim alacağı yani okulluluk düzeni olarak medrese dışındaki tek seçeneği buydu. Daha doğrusu islam dünyasındaki okulluluk olgusu medrese dışında sadece buydu… ( Örneğin eski Yunan felsefe okullarındaki okulluluk da, tamamen benzer işleve, o tarihte, o kültürün yanıtı olarak ortaya çıkmıştı. İslam kültüründe bu yanıt tarikat adı altında çıkıyordu. Alevi-Bektaşi kültüründe de Bektaşilik olarak çıktı… )

Gelelim daha yakın tarihlere ve tarikat kavramına, kurumuna ne oldu? ona bir göz atalım.

Biliyorsunuz, bir çok kurumun bir ömrü vardır. Kurumlar toplumun ihtiyaçlarına yanıt verdikleri sürece yaşarlar. Yanıt veremez olduklarında, ya da verdikleri yanıtlar yeterli olmadığında yavaşça yok olurlar veya değişir, başkalaşırlar…

Tarikatler de ilk oluşum süreçlerinde toplumun gereksinmelerine yanıt vermiş ve toplumun bazı noktalardaki gereksinmelerini karşılamışlardır. Ancak, tarih içinde kültür değişmeleri devamlıdır. Kültürel değişim süreci, toplumları etkilemiş, yeni yeni gereksinmeler ortaya çıkmış ve bunlara yanıt verecek farklı kurumlar oluşturulmuştur. Örneğin günümüzde artık eğitsel ihtiyaçlara örgün eğitim sisteminde üniversiteler, ilköğretim ve ortaöğretim kurumları yanıt vermektedir. Eskiden üniversiteler yerinde medreseler vardı. Bugün birçok modern yaygın eğitim sistemi de bulunmaktadır. Dolayısıyle zananının “tarikat” oluşumu da işlevini yitirmiştir diyebiliriz. Ama, bana sorarsanız, tarikat oluşumunun üstlendiği bazı görevler yine de kısmen boşta kalmıştır. Bugün hala tarikat oluşumlarının el altından varlığını sürdürmesinin nedeni de budur. Bu işlevlere en güzel ve modern yatını hazırlamış ve verebilmiş olan Halk Evleri ve Köy Enstitüleri idi ama malesef onlar da iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gerekirken kapatıldı. Onların kapatılması tarikatlerin boşlukta bıraktığı işlevlerin doldurulamaması ile sonuçlandı. İşte bugün hala yozlaşmış ve denetlenemez illegal kurumsallaşmalarla ülkenin başının dertte olmasının nedeni budur. Çünkü halkın bazı ihtiyaçları karşılanamamıştır.

Tarikat oluşumları neden yozlaştı? Sorun neydi?
Bazı kurumların yapısal olarak belirli noktalarda zaafları bulunabilir. Mesela tarikat oluşumunda (genel olarak, hepsini düşünerek söylüyorum) en büyük zaaflardan biri şeyhlik düzeni olmuştur. Şeyh mutlak itaat edilecek kimse olarak yer almıştır. Bu da baştakinin dikte ettiği, özgür düşüncenin kısıtlandığı bir itaat kültürünü geliştirmiştir. İşte bu zaaf yozlaşmalara açık hale getirmiştir bu kurumları. Çünkü Şeyh iyi, dürüst, bilge kişiyse herşey iyi giderken, bazen öyleleri çıkmıştır ki, bu gücü kendi menfaatleri için veya kendi doğruları için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Dolayısiyle sistemde bir köhneleşmeye, bozulmaya, yozlaşmaya yol açmışlardır. Hepimiz biliriz ki, toplumlardaki düşüş süreçleri, yozlaşmaların, çözülmelerin hızlandığı süreçlerdir. Osmanlı’nın da düşüş sürecinde toplumda kültürel sistemlerde de düşme, yozlaşma ve çözülme izlenmiştir. Tarikatler de bundan nasibini almıştır.

Bu arada dünya kültüründe genel olarak birçok değişim yaşanmış, bir ilerleme sıçrama dönemi yaşanmıştır. 18. ve 19. yüzyıl böyle bir dönemi oluşturmuştur. Çeşitli keşifler, yeni bilim dallarının oluşması, kısaca dünya bilim ve teknoloji tarihi büyük atılımlar yapamıştır. Sanayi devrimi ve onun neden olduğu kültürel değişim de bu sürece rastlar.

Pek doğal olarak, mültürel değişme sürecinde de, iletişim artmış, toplumların birbirleriyle teması sıklaşmış, insanların eğitime ve bilgiye ihtiyaçları çoğalmıştır. Değişmiştir. Bu da topluma yeni eğitim sistemlerinin ve hatta artık inançsal düzenden ayrışmış eğitim sistemlerinin sunulması gereğini doğurmuştur.

Böyle bir durumda, yavaş yavaş Osmanlı’nın son dönemlerini görebiliriz. Çoğunlukla tarikatlerin artık yozlaştığı bir dönem olarak karşımıza çıkar, üstelik artık dünya kültürel değişim süreci göz önüne alınırsa, bunların halkın eğitim ihtiyacına yanıt vermesi düşünülemez duruma gelmiştir bile…

Veee sonunda bir çöküşü takip eden yeniden doğuşla Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni ihtiyaçlara yanıt verecek eğitsel düzen kurulur, artık eskiler tarihe gömülmüştür… (Ama, yukarıda saydığım nedenle, yozlaşan, işlevini günün ihtiyaçlarına göre yapamayan kurumun kapatılmasıyla yerine onun işlevlerinin tamamını örtecek kapsamlı bir modern kurumsallaşmanın gerçekleştirilememiş olmasından dolayı kapatılmış olmalarına rağmen gayri yasal olarak bir şekilde varlıklarını sürdürme çabasına girişmişlerdir ve bu zemini de bulmuşlardır).

Bektaşilik bu durumda hangi posizyondadır? Bektaşilik zaten II. Mahmut döneminde yediği büyük darbe ile kurumsal sisteminde büyük bir erozyona uğramıştır. O tarihten önce Osmanlı toprağının hemen her yerinde sayısız Bektaşi dergahı varken onların birçoğu kapatılmış, çoğunun da başına Nakşi şeyhleri geçirilmiş olduğundan (II. Mahmut döneminde) ve Bektaşiler kendi kimliklerini, kitaplarını saklamak zorunda bırakıldıklarından zaten büyük ölçüde güç kaybetmişlerdir. Yani bu kültürel bütünlüğün (Alevi-Bektaşi kültürel bütünlüğü) eğitsel zincirinde ‘Bektaşilik’ ayağında kırılmalar olmuştur. Ya diğer zinciri, yani Alevi ayağında neler olmuştur? O kısımda da büyük yıkım yaşanmıştır. Nasıl mı? Sultan Yavuz döneminde özellikle… Çünkü bu dönemde özellikle Anadolu ve doğu Anadolu topraklarında yaşayan Alevi-Bektaşi kültüründeki halk Türkçe konuşan, Türk töresiyle yaşayan halktı. Sarayın Arap-Acem kültürüne olan hayranlığı ve tutkunluğu onları üvey evlat durumuna düşürmüştü… Tam da bu sırada, doğuda diğer bir Türk Devletinin ,”Safevi” devletinin varlığı, onları kültürel olarak çekmekteydi. Öyle ya, yemeyenin malını yerler!… Osmanlı sahipsiz bırakınca Türkçe konuşan Türk kültürüyle yaşayan evlatlarını, diğer Türk devleti çekim noktası haline gelmeye başlamıştı. Hele de Osmanlı Devleti’nin Yeniçerilerin kaldırılmasıyla başlayan (nedeni bu değildi ama Yeniçerilerin kaldırılmasına neden olan olay da Osmanlı kurumsal yapısındaki yozlaşma ve çoküştü) gerileme dönemi nedeniyle artan vergilerden bunalan halk, kendine sunulan alternatiflere çözüm umuduyla bakar olmuştu. İşte bu dönemde dayağı yiyen de yine bu halk oldu. Yani Alevi’ler… İktidar da, Halifeliğin de ele geçirilmesiyle, giderek Alevilerin kültüründen daha farklı olan ve bugün Sunni adı altında andığımız yoruma doğru kaydı.

Böyle bir ortamda zaten Alevi-Bektaşi kültürü dilediğince rahat nefes alamıyordu. Kültürel zenginliklerini de rahatça sergileyemiyordu. Giderek daha kapalı bir toplum haline dönüşüyordu.

Bektaşiler öğretilerini yani felsefelerini ve dünya görüşlerini saklı kalıplar altında, içinde yaşadıkları toplumu rahatsız etmeden sürdürmenin yollarını oluşturmuşlardı. Bu bir SIR ÖĞRETİSİ haline gelmişti. Ancak, üyeleri ile paylaşıyorlardı felsefelerini… Ama sayıları gittikçe azalıyordu.

Sonuçta, bir dünya görüşü çevresinde yaşam tarzı sergileyen Alevi dediğimiz kitle, bir de bu görüş ve yaşam tarzını eğitsel zeminde zenginleştiren bir felsefe okulu diğerlerinden farlı bir zemine oturmuş olarak varlığını sürdürmeye çalıştı.

Bektaşilik kurumsallaşma olarak çağının kurumsallaşma şekli olan “tarikat” adı altında anılmıştı yıllarca. Dolayısıyle diğer tarikatlarla benzer bir şekilsel kurumsal yapıyı oluşturuyordu. Döneminin yayın eğitim kurumlarından biriydi. Bu yönüyle bir tür alış veriş de vardı diğerleriyle aralarında, üstelik eğitsel bazda tasavvuf konularını yorumladıkları için de ortaklaştıkları bir bütünlük vardı. Ama, öyle bir farklılıkları vardı ki, herşeyi değiştiriyor ve Bektaşiliği BİRİCİK yapıyordu diğerlerine göre. O da, mürşidin konumuydu. Burada şeyhlik yoktu. Mürşidlik diğerlerinden farklı algılanıyordu. Burada herşeyin önüne koyulmuş olan bir tür anayasa niteliğindeki YOL KURALLARI vardı. Mürşid bunun önüne geçemezdi. YOL KURALLARI da DÜŞÜNEN İNSAN istiyordu ilk madde olarak. Düşünen insan da körü körüne itaat eden insan olamazdı. Yani şeyhlik anlayışı yoktu. Mürşid yol kurallarına uyuyorsa, senin de aklın onun dediğini kabul ediyorsa o zaman ona uyabilirdin, körü körüne değil. AKILLA GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIK demişti Pir’leri… AKILCI olmak gerekiyordu. DÜŞÜNMEK gerekti. O zaman da İTAAT kültürü olmuyordu bu. Öyle körü körüne inanan, şeyhin her dediğini yapacak CEMAAT yoktu. Kimse de adam toplama merakında değildi. Çünkü öğetinin öneli özelliklerinden biri, ALMAYA değil, VERMEYE dayanmasıydı. Vermek de zorla olmazdı ki!… İsteyene verilirdi. Hem de ciddi ciddi isteyene, talibe… Zorla güzellik olamazadı ki!…

İşte bu nedenler farllılıkların sadece birkaçı ama önemli birkaçı…

Böyle farklılaşmalar nedeniyle Bektaşilik aslında bir tarikat değildi belki, ama zamanında tarikat adı altında kurumlaşmıştı. Özlemleri daha çok Cumhuriyet Rejimi’nin sunduklarıyla örtüşüyordu.
Onlar için, özgür irade, düşünmek, akılcı olmak, seçici olmak önemliydi. Eşitlik önemliydi. Bu çok cok önemli bir özellikti. Hele de kadın- erkek eşitliği açısından ele alınınca… Adalet, hak, DENGE çok önemliydi. O zaman…. Cumhuriyet rejiminin kendilerine sunduğu, Laik, demokratik, hukuk devleti özelliği tam onlara göre BİÇİLMİŞ KAFTANdı.

Bu nedenle, dört elle sarıldılar Atatürk’e... İstiklal savaşında sonuna kadar desteklediler. Tarikatlerin kaldırılması sürecinde kendi kurumlarının kurumsal yapısının ortadan kaldırılışına gönül rızasıyla onay verdiler. Yeter ki, bundan sonraki yaşam şekilleri, kültürel bütünlükleri onların özlediği gibi olsun… Her inanca saygılı, inancı empoze etmeyen, kültürel değerleri koruyan, yaşam şeklini çağdaş yaşam şekli halinde sürdürmelerine olanak sağlayan, modern eğitim nimetlerinden yararlandıran, kadını ve erkeği toplumda eşit haklara sahip kılan, özgür düşünceyi benimsemiş, dini siyasete alet etmeyen bir yönetim ve yaşam biçimi…

Bugün de Alevi-Bektaşi kültüründeki insanlar aynı özlemlerini sürdürüyorlar… İçlerindeki İNSAN SEVGİSİNİ de koşulsuz olarak herkese VERMEYE gönüllüler... Yeter ki, onlar da, bu şekilde SEVGİYLE karşılansın…

Bu yazıyı bitirirken tekrar bir vurgulama yapmak istiyorum.

Bugünün koşullarında artık Bektaşilik bir tarikat değildir. Bir dünya görüşü çerçevesinde oluşmuş yaşam tarzını işleyen ve bu doğrultuda, “Nasıl bir İnsan” ve “Nasıl bir Toplum” olmasını istediğini işleyen bir hayat okuludur. Bir felsefe ve inanç okuludur.

Hepinize iyi bir haftasonu diliyorum…
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

16 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 2 Yorum

Kadınlar erkeklerle eşdeğerde mi? Eşit mi? Nerdeee…

images-25.jpg
Eşitlik dedik, kadın ve erkeğin eş değerde olduğunu söyledik. Sonra dedik ki, iş söylemde değil eylemde olmalı… Bakın eylemde neler olmuş! Kadın ve erkek eşit veya eşdeğerde olmamış… Hem de hiç olmamış…
Artık mecliste kadınların sayısının daha fazla olması gerekmiyor mu? Toplumun yarısını oluşturanlar neden mecliste benzer bir orantıda değiller? Hani Alevi-Bektaşi toplumunda kadın ve erkek eşitti, cins ayırımı gözetilmezdi. Onların çoğunlukla oy vermiş oldukları partiler de kadın milletvekili sayısını yeterince çoğaltmadılar, öyle değil mi?
Belki de artık meclisin daha fazla kadın sesine, aklına, yüreğine, önceliğine, inceliğine ihtiyacı var, ne dersiniz!
images-3.jpg

1935.. Mecliste sandalye sayısı … 395…. kadınlarınki…18 …. CHP’ninki…18
1939…Mecliste sandalye sayısı … 400.. kadınlarınki: 15…… CHP’ninki.. 15
1943…Meclise sandalye sayısı … 435 .. kadınlarınki: 16…. CHP4ninki 16
ve bundan sonra çoğalma mı bekliyorsunuz!…
Hayır bu bir dönüm noktası ve meclisteki pek az olan kadın sayısı yok veya yok olmaya yaklaşıyor….
1946… Mecliste sandalye sayısı .. 455….kadınlarınki: 9….. CHP’nin 9
1950 …Mecliste sandalye sayısı .. 487… kadınlarınki: 3… CHP’nin 1
1954 .. Mecliste sandalye sayısı .. 535…kadınlarınki: 4… CHP’nin yok..
1957… Mecliste sandalye sayısı .. 610…kadınlarınki: 8 .. CHP’nin 1
1961… Mecliste sandalye sayısı….450…kadınlarınki: 3.. CHP’nin yok…
1965 .. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 8.. CHP’nin 3
1969. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 5… CHP’nin 2
1973.. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 6.. CHP’nin 3
1977.. Mecliste sandalye sayısı.. 450.. kadınlarınki: 4.. CHP’nin 2
1983.. Mecliste sandalye sayısı… 400.. kadınlarınki: 12.. CHP’nin yok
1987.. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 6 SHP’nin 2
1991.. Mecliste sandalye sayısı… 450 .. kadınlarınki: 8 SHP’nin 2
Bu tarihten sonra göreceli olarak biraz yükselme var gibi… Ama yine de mecliste kadınların sayısı öylesine az ki!…
1995 .Mecliste sandalye sayısı.. 550.. kadınlarınki: 12.. CHP’nin 2
1999..Mecliste sandalye sayısı… 550.. kadınlarınki: 22.. CHP’nin yok
2002..Mecliste sandalye sayısı…. 550.. kadınlarınki: 24.. CHP’nin 11

11 Aralık 2006 Posted by | kadın, Siyasal hayat | Yorum bırakın

S E V M E K Z O R M U ?

images-41.jpg

Sevmek zor mu?
Kimler sevebilir?
Kimler sevilebilir?

Hadi biraz düşünelim…
Bence, insan ancak kendinde olanı verebilir.
Yani, eğer paranız varsa, para verebilirsiniz… Eğer bilginiz varsa, bilgi verebilirsiniz ve aklınız varsa, akıl verebilirsiniz. İşte aynı bu şekilde SEVGİNİZ varsa, SEVGİ VEREBİLİRSİNİZ…

Demek ki, sevebilmek için önce, kendiniz sevgiyi barındıran kişi olmalısınız. Sizin içinizde sevgi olmalı.
Sizde sevgi yoksa, sevmeniz mümkün değildir. O başka birşeydir. Mesela bazı insanlar görüyorum, içlerinde sevgi beslememelerine rağmen, gerek gördükleri yerde, ellerinden geldikçe severmiş gibi ilgili davranabiliyorlar. Ama, bunlar içten olmuyor, devamlılık göstermiyor. Hemen her zaman ilerideki “alacağa mahsuben” verilen bir ilgi oluyor. Alacakta bir anlık aksama olsa, ilgi acımasızca, sertliğe ilgisizliğe dönüşüyor. Ben bunları “YATIRIM” olarak görüyorum.

Tamam, hayatta belki bu tarz ilgilere, sevgi gibi görünen duygulara da ihtiyaç vardır. İnsan ilişkileri bunu gerekli kılıyordur, ama, bunlar sevgi değildir. Çünkü, sevginin içinde “KARŞILIK BEKLEMEDEN VERILMESI” ilkesi bulunur. Şöyle izah etmeye çalışayım, anne çocuğunu sever, hiçbir karşılık beklemeden sever. Bu gerçek sevgidir.

Ancak, sevgi verilene doğru bir geri dönüşüm yapar. Yani, sevgi ekilir, sevgi biçilir. Anne çocuğunu sever, onda sevgi tohumlarını yeşertir, çocuk da anneyi sever… Bu beklenen döngüdür, ama anne bu işe başlarken “çocuğum beni sevmezse onu sevmem” duygusuyla başlamaz.

Sevmek zor iştir. Öyle herkes kolay kolay sevmeyi beceremez. Sevdiğiniz insanın oluşumuna katkıda bulunacaksınızdır. Yani, sevgi oluşturucudur. En büyük sevgi annenin çocuğuna yönelik sevgisidir, o yüzden örnekleri buradan vermek istiyorum. Bir anne, çocuğunun herşeyiyle ilgilenmeye çalışır, onun oluşmasında katkısı vardır. Sanki imzasını atar. Bu demek değildir ki, çocuğun kendinden kattığı birşey yok… Elbette vardır, hem de çok.. Ama, seven de sevdiğinin oluşumunda pay sahibidir.

Bir düşünün sizin siz olmanızda kimlerin katkısı oldu bugüne dek? İşte sizi gerçekten sevmiş olanlar, onlardır.

İçinde sevgi olan insan, bu sevgiyi, sevdiklerine karşı bir karşılık beklemeden verir, sunar dedik… Bunu yapmak da kolay iş değildir. Dünya gittikçe bencilleşirken, benlikten sıyrılmak kolay mı?

Zor, ama mümkün… Sevgiyi bilmek gerek. Sevmeyi öğrenmek gerek. İnsanları sevebilen insanlar çoğaldıkça dünyamız güzelleşecek.

İşte, bu siteyi bunun için oluşturdum. İçimdeki sevgiyi, tanımadığım, beni tanımayan, dolayısıyle hiçbir karşılık beklemem söz konusu olmayan, sevgi sunabileceğim insanlar için oluşturdum. Belki bendeki sevgi, onların oluşumuna katkıda bulunur, yaşadığımız dünyaya bir zerre sevgi de benden yayılır diye…

Içinizde sevgiyi yeşertmeye, büyütmeye çalışın, sonra korkmayın verin… verin ki alasınız… Siz karşılık beklemeden verin, o bir şekilde dönecektir. Bu dönüş kendiliğinden olursa, makbul olan budur. Diğeri de güzeldir ama içinde yatırım olgusunu barındırır. Asıl sevgiye göre ikincildir. Yine de kıymetlidir.

11 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 6 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Sakine Bacı’dan

Bu sefer de bir kadın Bektaşi’den bir nefes örneği verelim. Sakine Bacı, 20. yüzyılda, yani yakın zamanda yaşamış Bektaşi erenlerindendir. Göçtüğünde 100 yaşlarında olduğu söylenir. Aşağıdaki nefesi yazdığı zaman da 95 yaşındadır. Eskişehir Sultan Şuca tekyesi şeyhi, Şair Ali Rıza Hadi’nin kızıdır.

Ezeli kurdular erkanı yolu
Bu yolun sahibi Muhammed Ali
Pirimi sorarsan Bektaş-ı Veli
Ali Veli gibi er bulunur mu?

Oturmuş mürşidler dolu içerler
Dillerinden dürr ü gevher saçarlar
Günahlının günahından geçerler
Kusursuz günahsız kul ulunur mu

Mürşidler oturmuş yerli yerine
Kimse eremedi Ali sırrına
Hep dikildik erenlerin darına
Mansur’un çektiği dar bulunur mu?

Biz de içelim kırklar içtiği demden
Gönülde kalmasın kaygıdan gamdan
Hatice Fatıma girdiği cemden
Arasalar böyle cem bulunur mu?

Cem cemiyet cümle şeyden uludur
Ayn-ı cem kardeşler Ali kuludur
Üstümüzde duran kudret elidir
Böyle bir mübarek el bulunur mu?

Erenlerin yolu bir gizli sırdır
Her ne arar isen orada vardır
Cümle cem ehlinde gönüller birdir
Arasan birinde gam bulunur mu?

Üçler beşler o kapıyı açtılar
Muhabbete misk ü anber saçtılar
Haklıyı haksızı orda seçtiler
Suçlu olanlara yer bulunur mu?

Beni mest eyledin meyi içirdin
Fırsatın var iken elden kaçırdın
Doksan beş yaş ile günün geçirdin
Geçen günler gibi gün bulunur mu?

Sakine Hatun der varabilirsen
Can gözün açup da görebilirsen
Bu sözün fehmine erebilirsen
Bundan büyük sana ün bulunur mu?

7 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Nefesler | 4 Yorum

Bektaşilik ve Alevilik’te Kadın-3 (Atasagun Bacılık)

Bektaşiler için kadının statüsünün erkeğinkine en azından eşdeğer, hatta daha yüksek kabul edildiğinden söz etmiştik.

Bektaşilik İslam dini içinde bir kültürel sentez olarak doğmuş ve bir tasavvuf okulu olarak işlev görmüştür. Tasavvufun da özgürlük gereksinmesine yanıt olarak ortaya çıktığından daha önceleri söz etmiştik. İslam dünyası içinde oluşan bu okul elbetteki Kuran’a ters düşmemiştir. Ancak, Bektaşiler kültürel özgürlüklerini yaşayabilmek için Kuran’ı sadece zahir yüzünden ( görünen basit anlamları) okumakla kalmamışlar, her kelimenin, cümlenin, surenin simgesel bir anlatım olduğunu bildiklerinden onun simgesel çözümlemesini ele almışlar, dolayısıyle, batıni (iç anlamlarını) dikkate alarak, çoğu zaman bunları kendilerine yol gösterici olarak benimsemişlerdir.

Konuyu neden buraya getirdim!.. Çünkü, Kuran’da kadınları ele alan özel bir sure var. “Nisa Suresi“. Burada 33 ve 34. ayetlerde kadının itaatli olması, serkeşlik ederse kendisine öğüt verilmesi, söz dinlemezse yanına gidilmemesi, söz dinleyen kadına da zulüm edilmemesi gibi bilgiler yer almaktadır. Buradan da çok açık anlaşılacağı üzere ayet görünen anlamıyla kadına erkeğe oranla ikincil bir statü vermektedir.

Peki Bektaşiler ne yapmıştır? Bektaşiler ayette geçen “rical” kelimesi, ki görünen basit anlamıyla “erkekler” demek olurken, bunu “erler” olarak yorumlamışlardır. Erler, erlik mertebesine ulaşmış kişiler demektir. Erlerin ise kadını , erkeği olmaz. Her iki cinsten de erlik mertebesine ulaşmış kişi olabilir. Dolayısıyle, ermiş kişiler, kadın veya erkek, söz konusu edilmektedir. Aynı şekilde ayetteki “kadınlar” anlamında kullanılan sözü de, “erlik mertebesine ulaşmamış kişiler” olarak yorumlamıştır. Sonuçta, üstünlüğü, ermişlerin, ermemiş kişilere üstünlüğü olarak yorumlamışlardır.

Zaten Bektaşiliği tanımlarken, ırk, cins, … farkı gözetmez… diyoruz. Eğer erkeği kadına üstün tutsaydı, tanımına uyar mıydı???

Bektaşiler birbirlerine “ERENLER” “CANLAR” diye hitap ederler… Bu takıları genellikle kişinin isminin arkasına eklerler. Haydar Erenler, Haydar Can, veya Fatıma Erenler, Fatıma Can gibi… Bir de kadınlara hitaben bazen ismi dikkate almadan “Bacı Erenler” diye de hitap ederler. Kimi zaman da, Fatima Bacı, Gülzar Bacı gibi kullanabilirler.

Bektaşilerde en önemli makamlardan biri Derviş’liktir. Hizmet makamıdır. Bu makama ulaşmış, usulüne göre kisvesini giymiş birçok Derviş Bacı bulunmaktadır. Ayrıca, sadece Derviş Bacı’lara mahsus bir teşkilatlanmaları da vardır. Buna ATASAGUN BACI’lık denir. Atasagun Bacı, eski Türk töresinden gelme bir geleneğin yaşatılmasıyla oluşmuştur. Bilirsiniz, eski Türklerde, sağıltma işlemlerini (sağlık kazandırma)çoğunlukla kadınlar yapardı. ( Bu arada, dünya tarihinde de ilk doktorlar kadınlardır. Medicine-sağıltmacı kadın demekti, buradan tıp tarihine bu terim geçti.) Çeşitli otlarla, geleneksel yöntemlerle, gerçekleştirdikleri işlemleri Bektaşi töresi içinde de yaşattılar. Atasagun Bacı, tedavi yöntemlerine vakıf bir hemşire demekti. Bektaşi Dergahlarında bu görevi üstlenen Bacı, çoğunlukla mücerretliği seçmiş derviş erkanından geçmiş bir bacı olurdu. Çardarp erkanı görürdü. Yani temsili saç- sakal traşı… Bunun batın anlamının yanısıra, zahir anlamında, eril ve dişil kimlikten soyunmak manası da vardı. Dolayısıyle, Atasagun Bacı, görevini yaparken ne dişi, ne erkek sadece insan kimliğiyle görevini yapardı. Yerine göre kadınları ve bazen de yerine göre erkekleri tedavi ederdi. Hele savaş zamanlarında kendilerinden çok yararlanılırdı.

Gördüğünüz gibi tarihin ilk hemşiresi Florance Nightingale değil, Atasagun Bacı‘lardı. Hem de teşkilatlanmış halde… Ama biz kendi tarihimizi tanımak zahmetine katlanmadığımız için, bize sunulan her bilgiyi doğru kabul edip benimsiyoruz… Sesimizi çıkarıp, bizde daha önceleri bu gelenek vardı… demiyoruz.

Dönelim konumuza, kadınlardan Derviş çıkmıştır, ama şimdiye dek Baba çıkmamıştır. Oysa, kadından Baba olamaz diye bir kural da yoktur. Kadınların bu göreve henüz gelmemiş olmalarının bir nedeni, “Bektaşilerin yaşadıkları toplumun bir adım önünden gitmeleri” prensibidir. On adım önünden gitmezler. Çünkü on adım önde gittikleri zaman, toplumla bağları kopar ve onlara yardımcı olamazlar. Bektaşiliğin doğup serpildiği devir de de toplum ataerkildir. Hatta içinde yaşadıkları toplumda kadın alenen ikincil statüdedir. Bu durumda, kadınları dervişliğe kadar getirebilmişlerdir ama, eğitmenlik görevi olanl Babalık görevine ne talip olan çıkmıştır, ne de bunun tartışması yapılmıştır. Toplum bunu kaldırabilecek zamana gelince, toplumun bir adım önünde olmak prensibiyle bu adım da elbet atılacaktır. Buna mani hiçbir madde yoktur. Yol üstadları da buna mani bir gerekçe göstermemişlerdir.

Bektaşilik bir kardeşlik sözleşmesi gibi işler. Yola girenler, birbirini yol kardeşi olarak görürler. Özellikle aynı meydanda nasip alanlar birbirlerine müsahip düşerler. Bu nedenle kadın ve erkek (eşler) aynı meydanda nasip almaz. Erkeğe nasip verilirken eşi dışarıya alınır. Kadına verilirken de erkek dışarıya alınır. Çünkü içeridekiler kardeşlik sözleşmesi yapar. Kardeşliğe bu denli önem verildiği için de kadınlar “bacı” olarak görülür.

Mürşidin eşi “Ana Bacı” dır. Kadınların da eğitimi aynı erkekler gibi önemsendiğinden, Ana Bacı’nın mürşidin yardımcısı gibi her an yanıbaşında olduğu görülür. Canların birçok sorunuyla Ana Bacı ilgilenir, düzenlemeleri yönlendirir… Dedebaba eşine ise “Ana Bacı Sultan” denir…

Sistemde Anabacılara düşen görevler vardır. Eğer bir mürşidin eşi yoksa, veya bir nedenle toplantıya katılamazsa, onun görevini mutlaka kıdemli bir Anabacı, veya Bacı yapar.

Bektaşilerde boşanmak da hoş karşılanmaz. Ancak, kadın isterse ve çok önemli ve geçerli bir nedeni varsa, buna rıza gösterilebilir.
Mirasta kız çocuk erkek çocukla aynı hakka sahiptir. Ancak, çocuklar arasında ehliyeti olmayan varsa, yani bir veli, vasi tayin edilmesini gerektiren biri varsa, (hastalık , zeka geriliği, doğuştan kusurlu olmak gibi nedenlerle) o zaman bu kişiye bakmak şartıyla sağlıklı ve eğitim görmüş olana daha fazla pay verilir.

Bugünlük de bu kadar….
Nazenin.

3 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | 2 Yorum

Bektaşilik ve Alevilik’te Kadın-2

Bektaşi ve Alevi kültüründe kadın konusuna biraz devam edelim.
Bu kültürde kadın statüsünün daha yüksek olduğundan söz etmiştik. Bunun başlıca nedeninin de eski Türk gelenekleri olduğundan söz etmiştik. Bir örnek verelim. Eski Türk törelerine ilişkin bir bilgi şöyle aktarılıyor.
“Tarih Konuşuyor” adlı derginin Haziran 1964 cilt 1 sayı 5, sayfa 389’daki şu sözler dikkatimizi çeker: “Ben Ebulgazi Bahadır Han, bu günün Türk kuşağına derim ki: Türk’te kadın erkekten değerlidir, otağın asıl sahibi KADIN’dır. Analarımız, kızlarımız, karılarımız, Tanrı’nın erkeklere erlik (olgunluk) yolundaki armağanı olan kadınlarıdır. Babam Yadigâr Han anlatırdı ki, onun çocukluğunda kadın önden gider aş’a (yemeğe) önce o el atar, miras kız çocuğa kalırmış. Daha sonra kör olası Rus ve Arap düşünceleri iki yanlı gelmişler, bize olmayan nice nice duygular getirip içimize salmışlar”… Bu sözler Türklerin çok geç dönemlere kadar ANAERKIL düzende yaşadıklarının ispatıdır. ANAERKIL düzen ne demektir? Anaerkil düzende kadın yine kadındır, erkek de erkek. Öyle sanıldığı gibi kadınlar erkek rollerini üstlenmezler. Burada önemli olan toplumdaki saygınlık ve karar mekanizmasında aldıkları roller, üstlendikleri sorumluluklar ve miras hukukunun kimin soyundan izlendigi gibi konulardır. Anaerkil toplumda, ev, ocak kadınındır. Miras ve soy kadın soyundan yürür. Dolayısıyle kadının toplumdaki statüsü yüksektir. Böyle toplumlarda erkekler yine cinse dayalı işbölümünde erkeklere düşen görevleri, kadınlar da kadınlara düşen görevleri yerine getirirler ancak, toplumda amcalardan çok dayılar kıymetlidir. Dayılara çok sorumluluk düşer. Işte bu yüzden bizim toplumumuzda da Dayılanmak, dayısı olmak, gibi terimler vardır. Hala dayılar da amcalar kadar kıymetlidir ve sorumluluk taşır. Hic dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama, biri öldüğü zaman cenaze namazı kılınırken, niye onu “annesinin adıyla” betimlerler? Bütün bunlar hala anaerkil düzenin izlerini taşıdığımızdandır…

Islam kültürünün doğduğu coğafya Arap coğrafyası demiştik, hakim olan kültür de Arap kültürü. Hatırlarsanız cahiliye döneminde kız çocukların biraz da nufus planlaması anlayışıyla yaşam hakkından mahrum bırakıldığından söz etmiştik.

25 Kasım 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın | 1 Yorum