Düşünce Denizi

Seçme Yazılar- Türkiye En Doğrusunu Yaptı

TÜRKİYE EN DOĞRUSUNU YAPTI
(Diplomatik Gözlem’den naklen)

Türkiye geçtiğimiz günlerde, basında hak ettiği yeri bulmayan çok önemli birkaç adımı ard arda attı. Bu adımların birbiri ile bağlantılı olduğu ve çok daha geniş kapsamlı bir eylem planını ilgilendirdiği muhakkak. Ankara’nın attığı adımlar, güvenlik ve dış politika konusunda temel tercihlerinin aynı kaldığını, ancak bazı yeni düzenlemeler ile bölgesel ve uluslararası konjonktürde kendi lehine birtakım değişiklikler öngördüğüne işaret ediyor.
Türkiye Avrupa Birliği’nin Kosova’ya göndermeyi planladığı polis gücünü engelleme kararı aldı. NATO Genel Sekreteri Scheffer Ankara’ya gelse de, Türkiye’yi bu kararından vazgeçiremedi. Böylelikle hem Güney Kıbrıs’ın Kosova’da güç bulundurması hem de Kosova’nın güvenliğinin Avrupa Birliği’ne geçmesi zora girdi.
Türkiye Avrupa Ordusu’ndan da çekildi. Türkiye, Avrupa Birliği’ni bundan böyle Avrupa Ordusunda yer almayacağı yönünde bilgilendirdi. Avrupa Ordusu bundan sonra yoluna Türk Ordusu olmadan devam edecek. Avrupa böylece, ordusunda Avrupa’nın en büyük ve en iyi ordusunu göremeyecek. Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasını desteklemekten vazgeçtiği çok açık.
Avrupa Birliği uzun süredir, Türkiye’nin hemen her konudaki görüşünü ve hassasiyetini göz ardı ederek hareket ediyordu, hatta Türkiye’nin çıkarlarını ise daima “konu dışı” olarak değerlendiriyordu.
Şayet Türkiye bu iki adımı atmasaydı, Kosova’nın güvenliği Avrupa’nın komutasına girecekti ve Güney Kıbrıs da bir şekilde NATO ile daha da yakınlaşacaktı. Türkiye’nin her iki adım için de bir nedeni olması gerekiyordu.
Güney Kıbrıs şu ana kadar uluslararası topluma ve Türkiye’ye karşı hiçbir sorumluluğunu yerine getirmedi. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik talihsiz bakış açısı da herkesin malumu. Bunun bir bedeli olmalıydı.
Akdeniz’in batmayan korsan gemisi olan Güney Kıbrıs’ın önümüzdeki on yıllar boyunca bulunduğu konum ile yetinmesi gerekecek.
Avrupa, ordusunda Türklere sadece Doğu Roma dönemindeki Türkopoller gibi–Roma ordusunun paralı savaşçısı- veya Afrika’da beyaz adamın el koyduğu kaynakların güvenliğini temin etmekle görevle Masai kabilesi gibi yer veremezdi. Türk Ordusu’nun Birliğin bütün dünyadaki operasyonlarına katılmasına rağmen, operasyonların planlamasında ve komutada söz hakkı olmaması devam ettirilmesi zor bir tercihti.
Her iki adımdan da hareketle, Türkiye’nin bundan sonra Avrupa Birliği’nin temel hedefine katkısını giderek sınırlayacağı söylenebilir. Bu durum belki de Türkiye ve Avrupa arasında uzun bir süredir devam eden “doku uyuşmazlığının” Ankara’da da fark edildiği şeklinde yorumlanabilir.
Kuşkusuz bu noktada en heyecanlı cevabı getirecek olan soru şu şekilde biçimleniyor; Uluslararası ve bölgesel dengelerde hiçbir güç kaybolmayacağına, sadece denklem içinde yer değiştirebileceğine göre, bu bölgede, bundan sonraki denklemi ne şekilde yazmak gerekir.
Bir başka deyişle; “TR”, Balkanlar ve Avrupa Ordusu konusunda “AB”, denklemin aynı tarafına beraber yazılamadığına göre, bundan sonra denklemin bugüne kadar olduğundan farklı gelişeceği düşünülmeli.
Bir de elbette şunun üzerinde durmak lazım;
NATO ile Avrupa Birliği arasında bir anlaşma var. Bu anlaşmaya göre, Avrupa Birliği’nin yürüteceği ve NATO’nun askeri destek vereceği harekâtlara Barış İçin Ortaklık ülkeleri ve NATO ile güvenlik anlaşması imzalayan ülkeler katılabiliyor. Avrupa Birliği bu anlaşmadan hareketle, Güney Kıbrıs’a hem NATO üyeliği yolunu açmayı –bu sayede Rumların Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin konumunu devralmasını- hem de Türkiye’yi güvenlik kartını kullanarak köşeye sıkıştırmayı- amaçlıyor.
Yani Türkiye bu yöntem ile Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğine razı olmaya ve Güney Kıbrıs’a hem NATO hem de Kıbrıs Sorunu konularında taviz vermesi karşılığında, Avrupa Ordusu’nda karar, komuta ve planlama kademelerinde görev almaya zorlandı.
Böyle olunca Ankara’nın tepkisi uyarınca hem Rumlar dışarıda kaldı hem de Avrupa Ordusu Türkiye’den mahrum oldu.

3 Temmuz 2007 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | 1 Yorum

Kadınlarımızı kim temsil edecek?

image0014.jpg
Kendine güvenen bir ulus, kararlılıkla hareket edince, neleri başaramaz ki!
Aslında şu küçük karikatür bile, kendimize inanır, savlarımızı başımız dik bir şekilde savunur, kararlılık gösterirsek, haklı olduğumuz yerde haklılığımızı kabul ettirebileceğimizi gösteriyor.

Tandoğan, Çağlayan, Gündoğan derken, halk istedi CHP ve DSP el sıkıştı…
Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde’da yayımlanan bir karikatür ise Türkiye’nin yükselen sesi ve gerçek kimliğini ön plana çıkarmak durumunda kaldı. Görmezden gelemediler…

Ancak, şu sıralarda özellikle internet ortamında, ABD’de yapılacak 3. Kadınlar Barış Konferansında Türkiye’yi temsilen konuşmacı olarak Merve Kavakçı’nın seçilmiş olduğu haberi dolaşıyor. Artık sessiz kalmayan, eski sessiz kalabalık ise, bu durumu protesto ediyor. Konferansla ilgili siteye protesto mektupları yağıyor. Mektuplar özetle, Merve Kavakçı’nın Türkiye’nin çok büyük çoğunluğunu oluşturan laik kadınları hiçbir şekilde temsil edemeyeceğini, kaldı ki, kendisi Amerikan vatandaşı olduğu için Türkiye’yi de temsil etme yetkisi bulunmadığını belirtiyor…

Konferansla ilgili site şöyle:
http://www.womenspeaceconference.org/

Siteye gönderilen protesto mektuplarından bir örneği aşağıda ilginize sunuyorum:
———–
To Whom It May Concern

I have heard that Merve Kavakci is a key note speaker on 3rd
International Women’s Peace conference in Dallas, TX in July.

Merve Kavakci was ousted from the Turkish Parliament because she had
the citizenship of USA and lied to the Parliament and to Turkish Nation.

Kavakci can hardly represent few women in Turkey, who are working
systematically against the secular and modern democratic system in
Turkey founded by Mustafa Kemal Ataturk.

Therefore, I would like to point out that I have an objection for her
to participate a meeting claiming that she is representing us. She
works for the United States of America, so she can only represent USA
and its projects of `Greater Middle East` and`Mild Islam` in the
Middle East.

I reiterate Merve Kavakci cannot and should not represent Turkey in
any international meeting and cannot and should not speak for us,
secular people of modern Turkey.

I hope that Kavakci shall not speak in your conference on behalf of us.

Please can convey my message to American citizen of Kavakci.

Thank you for your time and cooperation.

Regards
———

Sizce Merve Kavakcı’nın mitinglerdeki Türk kadınlarını temsil etmesi mümkün mü?

Bizim kadınlarımız farklıdır, sabırlıdır ama, bir yere kadar…aptal yerine konmaya pek gelemez…

Artık söz, sakin, sessiz, nazenin kalabalığın…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

18 Mayıs 2007 Posted by | kadın, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Cumhuriyet’ten… “ABD Kerkük’te Ateşle (mi) oynuyor (?)

Dr. Vakur KAYADOR‘un 13 Mart 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Koyutmalar yazara, italik vurgulamalar Nazenin’e aittir.

Sn. Kayador yazısının bir düşünce cimnastiği, beyin cimnastiği niteliğinde olduğunu belirterek, bazı olasılıkları gündeme taşımış. İyi ve sade bir analiz sonrasında bu olasılıkları gündeme getirdiği için yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir….. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası ‘Ortadoğu’da kaos’ olan ABD’yi de sarsabilir”
Alt başlığını taşıyan yazı önce Ortadoğu’da Musul bölgesinin Osmanlı’nın elinden çıkış hikayesini özetlemekle başlıyor.

“Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin elimizden çıkma öyküsü ilginçtir, anlamlıdır, ibret dersleriyle doludur. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul Vilayeti Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindedir. Ancak aynı gün General Marshall bölgedeki Kolordu Komutanı Ali İhsan Paşa‘dan vilayeti terk etmesini ister, İstanbul Hükümeti de bu doğrultuda bir direktif yollar. Çaresiz kalan Paşa birliklerini Nusaybin’e çekmek zorunda kalır. Buna karşın Musul Misak-ı Milli sınırları içine alınır ve Ankara Hükümeti Lozan’da İsmet Paşa baskanlığındaki heyetiyle bu konuda son derece ısrarlı davranır, bu nedenle sorun konferans sonunda çözüme kavuşamaz. 1924’te düzenlenen Haliç Konferansı’nda Musul’un Türkiye’ye bırakılması bir yana Hakkari’nin Süryanilere verilmesi önerisi masaya getirilir ve küçük çaplı bir isyan başlatılır. Daha sonra 1925’te Şeyh Sait İsyanı patlak verir.

Buradan hangi dersleri çıkarmak gerekiyor? .. 1920’li yılların koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin Musul bölgesine yönelik hak ve taleplerinde ısrarlı olması durumunda Diyarbakır ve Güneydoğu’dan vazgeçmek zorunda kalabileceği anlatılıyor… İkinci ve daha önemli ileti ise I. Dünya Savaşı’nın en öncelikli amacının Osmanlı Devleti’nin petrol bölgelerine el koymak olduğudur. Güneyden kuzeye doğru Suudi Arabistan, Kuveyt, Basra ve Musul petrollerinin ele geçirilmesi, dünya petrol rezervlerinin yüzde 60’lık bir bölümünün sahiplenilmesi demektir. İşte Türkiye’nin, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında üstesinden gelemediği sorunun boyutları budur. Kimsenin kuşkusu olmasın, Türkiye o tarihte askeri bir müdahalede bulunsaydı, galip Avrupa devletlerini de, hatta ABD’yi de karşısında görebilirdi.

Ankara Antlaşması

Öyküyü yarım bırakmayalım… Son bölüm -tek sözcükle- hazindir. Sorun 1925’te Milletler Cemiyeti’ne götürülür ve durum, beklendiği üzere, aleyhimize sonuçlanır, o anki sınırlar kabul edilir. Bölgenin elimizden çıkması 1926’daki Ankara Antlaşması’yla kesinlik kazanır. Yirmi beş yıl süreyle buradan elede edilecek petrol gelirinin yüzde 10’unun Türkiye’ye bırakılması karara bağlanır, ancak, bu madde de uygulanmaz.

Dünden bugüne değişmeyen en önemli gerçek, petrolün vazgeçilmez önemini sürdürüyor olması.

Petrollerin denetimi

ABD’nin günümüzdeki temel amaçları;Irak petrollerinin denetimi, Irak’ın -Batı’nın petrol jandarması olan- İsraili için tehdit unsuru olmaktan çıkarılması ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması olarak sıralanıyor. Daha önce yine Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Ortadoğu ve Irak’la ilgili iki yazımda, ABD’nin kurulacak Kürt devletinin Türkiye, Suriye, İran üzerinden kuzeye yönelmesini ve Hazar bölgesi petrollerine ulaşacağı köprü olmasını istediğini belirtmiştim. Amaç -bir anlamda- ikinci İsrail oluşturmak ve kendi çıkarlarının savunuculuğunu yaptırmaktır. Burada Türkiye’deki bir tartışmaya değinmekte yarar var. Bizim ülke olarak 1 Mart 2003 Tezkeresi ‘ne onay vermeyerek, ABD’nin işini zorlaştırdığmız ve ABD’nin de zorunluluk nedeniyle Kürt gruplarla işbirliği yapmak durumunda kaldığı dile getiriliyor. Bunların hiçbir ciddiyeti yok. ABD ve Avrupa on yıllardır, hatta yüzyılı aşkın bir süredir diledikleri gibi kullanabilecekleri bir Kürt devleti kurma sevdasındalar. Bu tezkerenin tarafımızdan reddedilmesi ABD -eğer koşullar uygun olursa, gücü yeterse- Türkiye’yi de hedef tahtasına yatıracaktır.

Şu anda, Ortadoğu’da en temel sorun;yukarıda çok kısaca yakın dönem tarihçesini özetlediğim Kerkük-Musul petrol gerilirinin önemli bir bölümünün Kürt devletine bırakılıp bırakılmayacağıdır. Körfez Savaşı ile 2003 Irak Savaşı arasında zaten Irak’ın kuzeyinde bir devletin asli unsurları gerçekleştirildi. Uydu devletin parlamentosu açıldı, parası basıldı, ordusu kuruldu, ayrıca Irak Cumhurbaşkanı bu insanlardan biri oldu. Şu aşamada sorunun can alıcı, can yakıcı boyutu burada değil, artık başka yerde. ABD’nin petrol gelirini bölgeye akıtması halinde, özellikle Türkiye’de ayrılıkçı terörün çok daha fazla finanse edileceği ve lojistik desteğin olağanüstü artacağı ortada. Bu durumu Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil. Aynı şey İran ve Suriye için de geçerli. Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir. Bu konuya daha önce değinmiştim. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası “Ortadoğu’da kaos” olan ABD’yi de sarsabilir. Çünkü, ABD ve Avrupa, denetil altına almayı amaçladıkları ülkeleri “kontrol edilebilir istikrarsızlık” çizgisinde tutmak isterler. Oysa bu koşullarda oluşacak istikrarsızlık ABD denetimini sarsabilir belki de ortadan kaldırabilir. ABD için doğru olan, ayrılıkçı hareketi başka yollardan desteklemektir. Daha önce de yaptığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bu iş için bilinen en iyi yöntemlerdir, ayrıca ABD’nin meşrebine de gayet uygundur… 2001 Afganistan işgalinden bu yana bu ülkede haşhaş üretiminin neredeyse bin kat artmış olmasınını bununla ilişkilendirmek mümkün mü acaba? … Bunlar yalnızca olasılıklar. Yapmaya çalıştığım zihin cimnastiğinden başka bir şey değil. Asla unutmayalım, bugün ABD’deki neocon yönetimi her türlü çılgınlığı yapacak kadrolardan oluşmaktadır ve bu nedenle bölge ülkeleri en kötü olasılıklara karşı önlem almak zorundadırlar. ABD’nin Kerkük’te ateşle oynaması işten bile değildir.

Şimdi can alıcı şu soruyu sorabiliriz…Ülkemiz çok kırılgan ve krizlere açık ekonomisiyle, Cumhuriyet tarihinde hiç yaşamadığı yönetim zafiyetiyle bu dertleri, hatta ölüm kalım mücadelesini kazanacak güce sahip midir?

Elbette sahiptir, ancak bu ayrı bir değerlendirme konusudur.”

Yazı böylece son buluyor…

Sanirim yazıyı sizler de beğenmişsinizdir. Az, öz, yalın ve açık…
Bir arkadaşımın birkaç gün önce aktardığı “müthiş özet” başlıklı yazıyı canlandırdı zihnimde, onu da sizlerle paylaşayım:

Sadrettin Kuşoğlu’ndan..

Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:

– Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, “zenginlerin yazdırdığı” müfredatı okuyacağız.

Dedi ve devam etti:

– Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş.

1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret..

2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset…

3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!..

Evet, tüm bunlardan sonra, “BARIŞ” diliyorum. Umarim Atatürk’ün öğüdünü tutabiliriz: “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” .
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

13 Mart 2007 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Seçme Yazılar- Neden Bilinçsiz, Bağımlı Gençlerimiz ve İnsanlarımız Var?

images2.jpg
İbret alınacak bir yazıyı aynen aktarmak istiyorum.
Biz, birlik- beraberlik duygularından, milli birlik anlayışından öylesine koparılıp uzaklaştırılırken, ülkemiz elimizin altından kayarken, bindiğimiz dalları bir bir keserken, bakın nasıl da Japon eğitmenlerden ders almak gereğini duymuşuz!… Aldık mı bari!… Yoksa, ülkenin ILIMLI İŞGALİNE gözyummakla suça iştirak mı ediyoruz? Kim bilir!… Çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir ülke bırakacağız? Bu ülke bize emanet değil miydi? Bize ne oldu? Sahip çıkamıyor muyuz bu emanete? Yoksa, afyonlanmış, efsunlanmış gençlerimiz, ve hatta yetişkinlerimiz hiç mi aynaya bakmaz oldular? Niçin kendimizle yüzleşmiyoruz ve mümkünse barışmıyoruz? Niçin bindiğimiz dalları kesiyoruz? Başka vatanımız mı var bizi kucaklayacak ki, biz onu kucaklamaktan bu denli uzaklaşıyoruz!… Bugünün dünyası artık dünün dünyası değil… Yarınları oluşturanlar bizler olmalıyız… Başkalarının oluşturduğu yarınlarda bir kenar süsü bile olamayız! Bunun hiç mi bilincinde değiliz! Şımardık, uyuştuk, tam bir felç geçirmekte gibiyiz… Hani, çalışacaktık! Hani öğünecektik! Hani güvenecektik!
Hiç değilse çuvaldızı kendimize batıralım… Belki uyanırız!…

Lütfen ibret için okuyun aşağıdaki yazıyı…
Sevgiler,
Nazenin…

Neden Bilinçsiz, Bağımlı Gençlerimiz ve İnsanlarımız Var?
Kaynak:TRT Radyo Televizyon Dergisi – Kasım 2006

Japon eğitim sistemine ilgi duyan Türk Hükümeti, inceleme yapmak üzere pedagoglardan oluşan bir Japon Heyetini davet eder. Bu heyet ülkemizin çok değişik yerlerinde inceleme yapar. Tüm bu çalışmaların sonuçlarını sunmak üzere Milli Eğitim Bakanı ile birlikte Başbakanı ziyaret ederler. Japon Heyetinin tespiti kısa ve kesindir.

“Sizin gençlerinizde milli bilinç yok.”

Bu sonuç, Türk yetkililer üzerinde şok etkisi yapar. Biraz şaşkınlık ve biraz da hayret içinde sorarlar.

“Peki siz Japonlar, gençlerinize milli bilinç verme adına ne yaparsınız? Hangi programı, nasıl uygularsınız?”

Japonların cevabı oldukça ilginç ve bir o kadar da düşündürücüdür:

“Biz sizden aldığımız Amin Alayı (Osmanlılarda çocuğun yaşı 4 yıl, 4 ay, 4 gün olunca eğitime başlaması töreni) ile eğitime giriş yaparız ve eğitime şok testler uygulayarak başlarız. Bu çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindiririz. Çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknoloji ve robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında sarsılan ve şok olan çocuklarımıza deriz ki:

‘Gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi sizin atalarınız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız, daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha gelişmiş ve modern fabrikalar kurarsınız.’

Daha sonra bu çocukları Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüp gezdiririz. II. Dünya Savaşı’nda atom bombasıyla yerle bir edilen bu bölgeleri biz, gelecek nesillere ibret olsun diye aynen koruruz. Atom bombasıyla hiçbir canlının ve bitkinin yaşayamaz hale geldiği bu yerleri çocuklarımız büyük bir dikkatle ve hayretle seyrederler. Gördükleri onların taze hafızalarında hiçbir zaman silinmeyecek derin izler bırakır. Ve yine deriz ki:

‘Eğer siz çalışmazsanız, vatanınızı korumaz, milletinizi sevmezseniz, birlik ve dirlik içinde olmazsanız; işte böyle düşmanlar sizin ülkenizi yine bombalar, yakar, yıkar ve yaşanmaz hale getirir. Ama çalışırsanız, güçlü olursanız düşmanlar size saldırmaya cesaret edemezler. Vatanınız yücelir, milletiniz yükselir. Dünyadaki bütün insanlar size saygı duyarlar. Artık çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin…’
Bu ikinci şokla çocuklarımız kendilerine gelerek iyi ve çalışkan bir Japon olmaya doğru ilk adımı atarlar. Böylece milli bilinci de kazanmış olurlar.”

Tam bu sırada orada bulunan yetkililerden biri :

“İyi de bizim Hiroşima ve Nagazaki’miz yok ki”

der ve bunun üzerine şu cevabı alır:

“Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili tarihi bölgeleriniz var. I. Dünya Savaşı içinde meydana gelen ve bir metrekareye 6 bin merminin düştüğü, 250 bin gencinizin vatanı için can verdiği Çanakkale Zaferinin kazanıldığı bölgeler; çocuklarınızın ve gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile…

Dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler, olmazı olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İnancın, azmin ve iradenin, tekniği yendiğini ispatlıyorlar. Bütün dünyaya meydan okuyorlar. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin milli bilinç kazanmalarına yetecek niteliktedir. Bu sebeple gençlerinizi gruplar halinde Çanakkale’ye götürüp gezdirmelisiniz. Her Türk genci, Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezerek görmeli ve öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki; ‘Sizler birlik ve beraberlik içinde çalışmazsanız, güçlü ve kuvvetli olmazsanız, düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi işgal eder ve öz yurdunuzda hür yaşamayı size çok görürler…”

11 Ocak 2007 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Halk “aptal”mı? “Aptal yerine mi konuyor?”…

images-10.jpg

Aziz Nesin’den bir taşlama aktarınca size, birden aklıma bu soru geldi. “Bizim Halk aptal mı?” yoksa, “aptal yerine mi konuyor?“…

Bence bizim halk yerine göre ve işine gelince cin gibi… Yani, aptal değil… Ama APTALLIK ettiği de olmuyor değil… Bir süreliğine edebiliyor…

Aptallık ettiği en önemli noktalardan biri de “aptal yerine konmaya müsaade etmesi”

Çünkü, bu halk düpedüz “aptal yerine konuyor”…

AŞK kültürüyle hareket edenlerin böyle bir APTALLIKları olur bir süreliğine.. AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR sözü de buradan belir…

Bizim halk da bir AŞKa vuruldu… Ama bu, ilahi bir aşk değil, marazi bir aşk hikayesine dönüştü

Hele de şu Avrupa Birliği konusunda…

Öylesine aptal yerine kondu ki, neredeyse bu yakıştırmaya kendi de inanacaktı!…

Halka yalan söylendi, bazı ülkelerin eline verilen AB merhemi, sıra bize gelince, içine bir dolu çürük malzeme katılıp işe yaramaz, tedavi etmez hale getirilmiş halde ama üstüne bir şekerli cila sürülüp, içi çürük bir elma şekeri gibi, bu halkı da , APTAL YERİNE KOYUP önüne sürüldü. AL YE! BU ŞEKERİ diye…

Halk, aptal değildi. Değil de…Sadece,iyi niyetliydi, seçtiği yöneticilerin de kendilerine karşı dürüst olduğunu ve olması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü, dürüstlük arayışı sonucu denenmemişe oy vermeyi göze almıştı, belki daha dürüst çıkarlar diye!… Hepsi bundan ibaret.

Ama, ne oldu? Halk doğru bilgilendirildi mi? Hayır!.

İyi niyetli halkı aptallaştırmak için dört elle sarılanlar oldu bu çürük elma şekeri fabrikasına... Kimi yurdışından cazip ambalaj getirdi, kimi ünlü para babalarının ellerini ceplerine atıp çürük malın reklamını yapmasını sağladı… “Bir kısım medya” adıyla ünlenenler de bu tezgahın halka sunulmasında en büyük payı aldı. Kim bilir kimin ne çıkarı, ne amacı vardı bu çürük elmayı bizim halka yutturmakta? Yetişecekleri bir yer, ulaşacakları bir istasyon vardı da, bu çürük elma satışı onlar için bir araç mı olacaktı acaba?… Kim bilir!… Neyse, sonuçta halk aptal yerine kondu…

Şimdi halk kızgın… Çünkü, aptal yerine konmak, aptal olmayana yapılan en büyük hakaret!...
Bunu sineye çekmeye de pek niyeti yok!…

Zamanında doğru dürüst, gerçekten bilimsel olarak yapılan ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi amaçlamayan, halkı aptallaştırmak veya aptal yerine koymayı adet edinmiş çürük elma satıcıları yandaşlarının dışında yapılan araştırmalar, HALK NE DIYOR? diye baktıklarında, Halka doğru soruları yöneltip, doğru yanıtları almışlardı. Bu araştırmaların sonuçları da, halkın hiç de aptal olmadığını ortaya koymuştu. Üstelik de müzakereler açılmadan çok daha önce… Bu araştırmalardan birinin verilerine göre:
Eğer ucu açık süreç öne sürülürse,
Emeğin serbest dolaşımı verilmezse, AB’yi istemeyenlerin oranı % 70 lere gelirken,
AB yasaları TC anayasasının üzerinde olarak egemenlik haklarını ihlal ederse, istemeyenlerin oranı %90’lara çıkıyordu…

Bunlar duyuruluyor muydu?
Hayır…
Gazeteler veryansın halkın %72’si AB’ye girmek istiyor diyorlardı… Ama hangi AB’nin sunulmakta olduğunu yazmıyorlardı. Bu aynen şuna benziyordu… Size Nazenince bir hikaye ile aktarmaya çalışayım tabloyu…

Hasan ile Zeynep’in Hikayesi:

Hasan evlenmek ister, gözleri kendine uygun, hayatını paylaşabileceği bir güzel kız arar. Huyu güzel, endamı güzel, bilgisi güzel olmalı, kendisi gibi… Bir gün rastlar böyle bir kıza çeşme başında… Tanışırlar. Hasan bayılır Zeynep’e… tam da istediği gibidir. Vurulur, aşık olur. Kızla evlenmek ister. Onunla evliliği Hasan’ı çok mutlu edecektir. Hasan da Zeynep’i mutlu kılacaktır. Yani her iki taraf için güzel bir evliliktir. Böyle bir sevdayla yola çıkar Hasan… Her gün Zeynep’in hayaliyle yatar, onun düşüyle kalkar…

Taliptir Zeynep’e… Haber iletirilir. Zeynep’in ailesi Hasan’ı öteden beri tanımaktadır. Hasan eski köklü bir aileden gelmedir. Ancak, zaman içinde ailesi küçülmüş, eski haşmetini biraz kaybetmiştir. Ama, dürüst, sözüne güvenilir gençtir. Dinamiktir, çalışkandır, eğitimini biraz sekteye uğratmıştır ama, eline fırsat geçerse bu eksiğini tamamlayabilir… Yani, Hasan’a biraz yatırım yapılırsa, pek bir fiyakalı olabilir…Hele bir eğitim düzeyi yükselirse, Hasan ne ceher olur!…

Kızın ailesiyle Hasan’ın ailesi çeşitli defalar görüşürler. Evlenmek kolay değildir. Hele talip olan için yapılacaklar listesi vardır önünde…Ama, mahallenin diğer gençlerinden de Zeynep’in ailesiyle evlilik yapmış olanlar vardır. Onlar örnek alınarak, geleneğe uygun şekilde bir yol izlenirse işler kolayca olur ve “ben de Zeynep’ime kavuşurum” diye düşünür bizim Hasan…

Gerekli geleneksel yollar izlenir, koşullar bellidir gelenekte. Herkes ne yapıyorsa aynen yapılacak diye düşünür Hasan… Çünkü gelenek ya bu!… Ona ayrı, buna ayrı olmayacaktır. Geleneğin şartları zor da olsa, taliptir bu güzel kıza… Elinden geleni yapar, kendini borca, harca sokar, kendine çeki düzen vermeye, kemer sıkmaya hepsine razı olur… Sonu güzel olacak diye bu evliliğin… Aklı fikri Zeynep’tedir.

İşin ilginç tarafı ve henüz Hasan’ın bilmediği yönü, Zeynep’in bir ablası vardır, evde kalmış… Çirkin mi çirkin, çürük elma gibi. Kimse talip olmaz bu ablaya, adı Hatice. Ama, Zeynep’in ailesi bir kurnazlık düşünür. Aile meclisi bir araya toplanır, önce Hatice’yi gelin etmeyi planlarlar. Hem de bizim iyi niyetli, saf düşünceli Hasan’ı kandırarak… O’na Zeynep’i gösterip, Hatice’yi gelin olarak vermek üzere bir tezgah kurarlar. Bu tezgaha kimler karışmaz ki!… Sanki herkes bu günü dört gözle bekliyormuş!… Hasan’ın ailesinden de işbirlikçiler bulurlar… Örtülerin altında, gelinin gerçek yüzünü göstermeden, nikah masasına Zeynep yerine Hatice’yi oturtmak planlarını yaparlar.

Hasan sabırla ve büyük bir gayretle son dakikaya kadar her istenileni kendi koşullarını sonuna kadar zorlayarak yerine getirmeye çalışmıştır. Ancak, içini bir kurt kemirmektedir. Bizim geleneklerde, “cemal cemale bakmak önemlidir” diye düşünür. Diğer akranları nikah masasına oturmadan hepsi gelinle cemal cemale bakmış, birbirlerinin gözlerinin içinde sevgiyi görmüştür. O da bunu istemektedir. Nerden çıktı bu örtülü gelin? diye düşününmekten kendini alamaz… Nikahtan önce bir kez kendi geleneğe uygun hareket etmeyi isteyecektir.Herkese uygulanan ona da uygulanmalıdır. Bu da onun yegane koşuludur. Artık iş nikah kıyılmasına gelmiştir. Masaya oturacaklardır nikah için… Hasan bastırır, “ağalar, ben sizin her isteğinizi kabul ettim, bütün zorluklara katlandım, güvendim, şimdi siz de benim yegane isteğimi kabul etmelisiniz, gelinle, cemal cemale bakıp sonra nikahı kıyacağız”… Ortalıkta buz gibi bir rüzgar eser!… Hani Hasan aptaldı!…

Hatice’nin ailesini alır bir telaş… Eyvaaaah… ya şimdi vaz geçerse!… Ya şimdi dönüp gider bambaşka kızlara bakmaya başlarsa, kapımızda çürük elmamızı satacak başka enayi nerden buluruz! “Bari kapıda bekletmenin bir yolunu bulalım, o arada bir çare düşünürüz enayiyi kazıklayacak”… diye planlar yapmaya başlarlar. Kimler gelip gitmez ki bu arada Hasan’ın evine… Bir bakarsınız, son zamanlarda mahallenin gözde jönü, İngiliz şapkalı mösyö, arabuluculuğa soyunmuş, şıp demiş damlamış Hasan’ların eve.. Bayram değil, seyran değil… Bu ne muhabbet!… Kimi gün de, herkesin korkunç yenge olarak da tanıdığı ama daha çok Alman yenge lakabıyla bilinen yengeleri, hiç yoktan, biraz olsun cilveli konuşmaya başlar…Hasan’a soğuk gülümsemeyle de olsa birkaç hoş söz eder… Amaçları hep aynı, Hasan gelinin yüzünü apaçık görmekte ısrar etmesin diye… Hasan aptal ya!… Kandıracaklar…

Hikaye böyle devam eder… İşte biz de şimdi hikayenin tam burasındayız…
Hasan aptal mı, aptal yerine mi kondu?

Hikayeye göre, Hasan aptal ise, veya aptallık edecek ise, bu güzel sözlere, gösterilen yapmacık yakınlığa inanacak ve nikah masasına kendi koşulundan taviz vererek oturacak, içindekini görmeden çürük elmayı, pardon, Hatice’yi nikahına alıp, Zeynep’le nikahlanmadığını ancak nikah masasından kalkınca mı öğrenecek… Sonra deyim yerindeyse, üstüne bir güzel soğuk su içecek!…

Yok böyle değil de, aptal yerine konduysa, sabrının son kertesinde ısrarcı olacak, kendi koşulunda diretecek ve “cemal görmek istiyorum” diyecek!…

Bakalım hikayemizin kurgusu bize Nazenince ne sunmuş…

Hikayemizin kurgusuna göre, Hasan, nikahlanmak üzere olduğu kızın Zeynep olduğundan emin olmak ister… Kuşku içini kemirmektedir. Çünkü Zeynep’in ailesi geleneklere göre davranmamakta, her an yeni koşullar öne sürmektedirler… Hasan, tüm iyi niyetine rağmen, kendini aptal yerine koyabilen, kandıran, güvenilmez bir ailenin ferdi olmanın ne yarar getireceğini sorgulamaya başlar…Zeynep’e olan aşkı ne denli büyük olsa da, evlilik sonuçta sadece Zeynep’le değil tüm aileyle akrabalığı, aile bağlarını kurmaktadır. Güvensizlik üzerine böyle bir bağ kurulabilir mi!… İçten içe sorgulamakta ve huzursuz olmaktadır…

Hasan nikahtan önce, kiminle, neyle nikahlandığnı iyice anlamak, emin olmak ister ve “cemal görme” kouşunda ısrarcı olur… Tereddütler, kem kümler sürünce de masadan kalkar ve “Ben Zeynep’ten vazgeçmiş değilim. Ama cemalini görerek nikah kıymak isterim. Gelenek böyle...” der…Anlamıştır, Zeynep yerine dedikodusu dolaşan, çürük elma lakaplı Hatice’yi masaya oturtmaya çalıştıklarını…

“Ya Zeynep”i verirsiniz, ya da “siz Zeynep’i verene kadar nikah masasına gelmiyorum” der… İçi rahatlamıştır… Üzerinden büyük bir yük kalkmıştır. Şimdi başı dik, yoluna devam edecektir. Zeynep’ten, ya da Zeynep’lerden vazgeçmeden… Ama, Zeynep uğruna Hatice’yle nikahlanmadan…

Hasan gelinin cemalini göstermemekte bunca ısrarın altında bir bit yeniği olduğunu düşünerek, akılcı davranmış , son anda ömür boyu bedbaht olmaktan paçayı kurtarmıştır.

Elbet güzel Zeynep’ e aşkı devam eder, bu aşk onu olgunlaştırır… Zeynep’e benzer başka nasiplere de bakar olur… Olur ya, bir gün nasibi açılır, dünyada Zeynep’ten başka kız mı yok!

Bilemezdi ki, gözleri kör olmuştu…AŞK işte.. Zeynep’in aşkından dünyayı görmez olmuştu!…

Ama, büyükler demişler ki, BİR MÜSİBET, BİN NASİHATTEN İYİDİR!…

Bazen ŞER gibi görünen şeyler başka bir HAYRA alamettir…

Hikaye bu ya…. Nazenince anlatmaya çalıştım ahvalimizi…

Kıssadan hisse alanlara AŞK OLSUN…

Nazenin…

23 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Siyasal hayat | 1 Yorum

Atatürk’le ilgili anılardan…

Enver Behnan Şapolyo’dan:
Yugoslavya Kralı Alexandr Atatürk’ü ziyarete gelmişti. Atatürk misafiriyile salona çıkarken kral:
-Size bir sırrımı söyleyeceğim, dedi.
Biraz sonra misafir salonunda koltuklara oturdular.
Kral:
-Eğer, dedi, bazı Avrupa devletlerinin vaadlerine inanmış olsaydık,Yunanlı’ların yerine Anadolu’ya biz çıkacaktık.

Atatürk gülerek kralın elini sıktıktan sonra:
-Geçmiş olsun Kral Hazretleri! dedi.

22 Aralık 2006 Posted by | Mizah, Siyasal hayat | 2 Yorum

Sn. Onur Öymen’in Rumeli Türkleri ile ilgili görüşü

images-17.jpg

3 Aralık 2006 tarihli Milliyet’te internet ortamında aşağıdaki haber yer almıştı. Bu haberde dikkat çeken noktalardan biri Sn. Onur Öymen’in Rumeli Türkleri’nin Atatürk’ün çizgisine ve kurduğu Cumhuriyet’e olan bağlılıklarını vurgulamasıydı. Şunu da eklemek gerekir ki, Rumeli Türkleri’nin bu anlayışta olmalarında Bektaşi geleneklerinin bu yörede yıllar boyunca etkin olmasının rolü yadsınamayacak kadar büyüktür..

Haberle ilgili bölümü aktarıyorum:

Onur Öymen’in umudu Rumelililer

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, “Rumeli Türklerinin en büyük özelliği Atatürk’ün yolundan asla sapmamaları ve O’nun yolundan ayrılanları her zaman hizaya getirmeleridir” dedi.

Rumeli Balkan Federasyonu Olağan Genel Kurulu geçen hafta yapıldı. Toplantı gazete sayfalarında ve TV bültenlerinde pek yer bulmadı.
Oysa hemen hemen her partiden üst düzey katılım oldu bu toplantıya. Hükümeti Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen temsil ederken, ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ve DSP Genel Başkanı Zeki Sezer de katılanlar arasındaydı. Onuncu Yıl Marşı’nın büyük bir coşkuyla seslendirilmesi, genel kurulun genel atmosferini de yansıtıyordu.
Kürsüden yapılan heyecanlı konuşmalar içinde en çok dikkat çekeni, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’e ait olandı. Emekli büyükelçi Öymen, bu konuşmasında Rumelililere sıcak mesajlar gönderdi, bu arada Türkiye’de kimilerinin “hizaya getirilmesinde” umudunu bağladığı kitlenin Rumelililer olduğunu açıkladı.

‘Bu dip dalgadır’

Öymen, Rumeli ve Balkan Türklerinin örf ve âdetlerine bağlılıklarıyla tanındığını, aynı zamanda Batı dünyasındaki çağdaşlaşma ışığını da ilk hissedenler olduğunu söyledi. Kurtuluş Savaşı’nı yapan komutan ve asker kadrolar arasında çok sayıda Rumelilinin bulunduğunu, Rumelililerin bugün de büyük bir birliktelik oluşturmalarının yadırganmaması gerektiğini vurgulayan Öymen, şöyle konuştu:
“Burada temsil ettiğimiz bir dip dalgadır. Bu, Türkiye’de birçok şeyi değiştirecek olan bir dalgadır. Rumeli Türklerinin en büyük özelliği Atatürk’ün yolundan asla sapmamaları ve O’nun yolundan ayrılanları her zaman uyarmaları, onları yola, hizaya getirmeleridir.”
Öymen’in Rumeli Türklerine beslediği bu sıcak duygular, onlara duyduğu güven nereden geliyor? Öymen, parlamento muhabirimiz Önder Yılmaz’a Rumeli Türkleriyle gönül bağının 1967 yılında ilk kez dış göreve Batı Trakya’ya gittiği sırada kurulduğunu anlattı, daha sonra anne tarafından bazı akrabalarının da Rumelili olduğunu söyledi.
Peki, Rumelililer Atatürk’ün yolundan ayrılanları nasıl hizaya getiriyorlar?
Öymen şöyle yanıtladı:
“Rumelililer Atatürkçülüğe ve laikliğe sahip çıkan insanlar. Demokrasilerde halk bir konuda tavır koyarsa, belli halk kitleleri de buna sahip çıkarsa, hükümetin bunu görmemesi mümkün değil. Hükümetleri hizaya getirmek demokrasilerde böyle oluyor…” …”

17 Aralık 2006 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Kadınlar erkeklerle eşdeğerde mi? Eşit mi? Nerdeee…

images-25.jpg
Eşitlik dedik, kadın ve erkeğin eş değerde olduğunu söyledik. Sonra dedik ki, iş söylemde değil eylemde olmalı… Bakın eylemde neler olmuş! Kadın ve erkek eşit veya eşdeğerde olmamış… Hem de hiç olmamış…
Artık mecliste kadınların sayısının daha fazla olması gerekmiyor mu? Toplumun yarısını oluşturanlar neden mecliste benzer bir orantıda değiller? Hani Alevi-Bektaşi toplumunda kadın ve erkek eşitti, cins ayırımı gözetilmezdi. Onların çoğunlukla oy vermiş oldukları partiler de kadın milletvekili sayısını yeterince çoğaltmadılar, öyle değil mi?
Belki de artık meclisin daha fazla kadın sesine, aklına, yüreğine, önceliğine, inceliğine ihtiyacı var, ne dersiniz!
images-3.jpg

1935.. Mecliste sandalye sayısı … 395…. kadınlarınki…18 …. CHP’ninki…18
1939…Mecliste sandalye sayısı … 400.. kadınlarınki: 15…… CHP’ninki.. 15
1943…Meclise sandalye sayısı … 435 .. kadınlarınki: 16…. CHP4ninki 16
ve bundan sonra çoğalma mı bekliyorsunuz!…
Hayır bu bir dönüm noktası ve meclisteki pek az olan kadın sayısı yok veya yok olmaya yaklaşıyor….
1946… Mecliste sandalye sayısı .. 455….kadınlarınki: 9….. CHP’nin 9
1950 …Mecliste sandalye sayısı .. 487… kadınlarınki: 3… CHP’nin 1
1954 .. Mecliste sandalye sayısı .. 535…kadınlarınki: 4… CHP’nin yok..
1957… Mecliste sandalye sayısı .. 610…kadınlarınki: 8 .. CHP’nin 1
1961… Mecliste sandalye sayısı….450…kadınlarınki: 3.. CHP’nin yok…
1965 .. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 8.. CHP’nin 3
1969. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 5… CHP’nin 2
1973.. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 6.. CHP’nin 3
1977.. Mecliste sandalye sayısı.. 450.. kadınlarınki: 4.. CHP’nin 2
1983.. Mecliste sandalye sayısı… 400.. kadınlarınki: 12.. CHP’nin yok
1987.. Mecliste sandalye sayısı… 450.. kadınlarınki: 6 SHP’nin 2
1991.. Mecliste sandalye sayısı… 450 .. kadınlarınki: 8 SHP’nin 2
Bu tarihten sonra göreceli olarak biraz yükselme var gibi… Ama yine de mecliste kadınların sayısı öylesine az ki!…
1995 .Mecliste sandalye sayısı.. 550.. kadınlarınki: 12.. CHP’nin 2
1999..Mecliste sandalye sayısı… 550.. kadınlarınki: 22.. CHP’nin yok
2002..Mecliste sandalye sayısı…. 550.. kadınlarınki: 24.. CHP’nin 11

11 Aralık 2006 Posted by | kadın, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Biz sevgiden söz ediyoruz oysa dünya sevgisizleşiyor…

images1.jpg
Yaşadığımız dünyanın çok büyük sorunları var.
Yaşadığımız ülkenin çok büyük sorunları var.
Biz yine de sevgiden söz ediyoruz.

Peki doğru mu yapıyoruz?

Evet… Doğru yapıyoruz.

Dünyanın ve ülkemizin pek çok ve önemli sorunları olduğu doğrudur. Ancak, böyle dönemler genellikle INSAN üzerinde negatif etki yapar. İnsan, umutsuzlaşır, bezginleşir, bedahtlaşır… Sonunda, çaresiz hissederse kendini aptallaşır, bir peyk, uydu gibi kendisini çekiştirmeye, yönlendirmeye talip olanın ardından sürüklenir, itaatkar bir düşüncesiz olur çıkar… Üstelik de doğru ve iyi birşey yaptığını sanır.
Bazılarını ise bu umutsuzluk, yokluk, kaybedecek birşeyi kalmadığı düşüncesine sürükler ve saldırganlaştırır. Bunların hepsi gerçekte SEVGİSİZLİĞİN sonucudur. Çünkü en fazla tüketilmiş olan şey, SEVGİ dir. SEVGİnin bittiği yerde, barış, huzur, ahenk, mutluluk yaşayamaz ki!..

Sevgi, sevgisiz ortamın yegane panzehiridir.

Işte bu nedenle, dünyanın ve ülkemizin bunca sorunu içinde yine de sevgiden söz etmek gerekir. İnsanların sevgiyi unutmamalarını sağlamak gerekir, İNSANın İNSANı sevmesini sağlamak gerekir. Bulunduğumuz hali daha iyiye çevirebilmek için bu şarttır.
images-14.jpg

İşte bu yüzden sevgisizleşen dünyamızı üzüntüyle izliyoruz. Neden ve nasıl sevgisizleşiyor dünya?

Dünya yepyeni bir döneme girdi. Önemli bir değişim süreci yaşıyor. Bunu algılamamız gerekiyor. Teknolojide kullanılan olanaklar değişti, gelişti. Hızlandı. Eskiden üretim aletlerine sahip olma savaşı verenler şimdi erişim teknolojisine hükmetme savaşı veriyorlar. Eskiden konvansiyonel dediğimiz silahlarla savaşanlar (topla, tüfekle, tankla gibi..) şimdi biyolojik,kimyasal, nükleer, nanoteknolojik vb. gibi silahlarla savaşıyorlar… Hiçbir yer uzak değil artık… Hiçbir şey de erişilmez değil…
Güç, daha çok güç ister hale geldi. Kendini doyurmak beslemek için oburca sömürme dileğinde…
Sonuçta, fakir daha fakir, zengin daha zengin olmakta… Uçurumlar oluşturulmakta… Denge bozulmakta… Işte ” Rab bena, Hep bana” anlayışıyla PAYLAŞIMSIZlığa sürüklenen bir dünya… SEVGİSİZLİĞE bulanmış bir dünya… Dünyamızın malesef böyle sorunları var.

Ya ülkemiz!…
Ülkemiz bir YALAN RÜZGARInda savruluyor… Sözüm ona herşey güzel, iyiye gidiyor.
Ekonomi iyiymiş diyenler, her halde sokaktaki bakkala hiç uğramamışlar, ya da iki sokak ötedeki fırına… Mahalledeki taksi durağına… Halka hiç sormamışlar, borçları nasıl böyle arttı diye… Her gün gazetelerde ödeyemediği borçlarının utancından intihar edenlerin can hesabı hiç sorulmamış…
Üç beş şirketin durumu daha iyi olsa, halka ne fayda… Ancak halkın durumunun iyileştiğinde üç beş şirket de daha iyi olursa, o zaman bir anlam taşır…
Emekli ağlıyormuş, kime ne!… Çalışanın canı çıkmış, kim görüyor… Hasta dertli, ilaç yok, bana ne!…
İşte böyle bir durumda ülkemiz…

Bir de Avrupa Birliği sorunumuz var… Ne olduğu belirsiz bir AB sevdası yüzünden satılmadık yeri kalmayacak bu gidişle… Şaka gibi.. Daha doğrusu kabus gibi…

Biz çocukken “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye andımıza başlar…”varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bitirirdik. Ruhumuza işlerdi bu sözler… Ne olursa olsun, ülkemiz bizim için önemliydi, hatta neredeyse kutsaldı. Çünkü o BİNDİĞİMİZ daldı. Kesilmemeliydi… Bunu çok iyi bilirdik.

Ya şimdi!… Bindiği dalı kesen, kesene…

Çocukken bizim “YERLı MALı HAFTAMIZ” vardı. Kendi ürettiğimizi tüketmenin önemi anlatılırdı… Az olsun, öz olsun, bizim olsun, denirdi… Varlığımızla sevinirdik, paylaşırdık…

Şimdi mahalle pazarına gittiğinizde bile “Abi, muz Cikita, ithal muz abi guzel!!!” , “Abla Vaşington, ithal… mis gibi!!!” diyerek satmaya çalışıyor gariban pazarcı… Çünkü öyle alışmışlar ki, birşeyin iyi olması için ithal olması şartmış gibi..

Hadi alın, herşeyi ithal edin satın, ithal mal alın… Sonra, siz ne iş yapacaksınız, oğlunuz, kızınız???
Onlar işsiz kalınca ağlamayın… İşsizlik diz boyu diye debelenmeyin… Kendi düşen ağlamaz…

Üretmezseniz, bir müddet sonra üretemez hale gelirsiniz. Olacak olan da bu!…
Bunun neresi iyi ekonomi…
Sadece kısmen hizmet sektöründe iş gelişmesi var. Hizmetkar olmak iyi de sadece hizmetkar olanlar, kendi ülkelerinde efendi olamazlar… Gün gelir, satıp savdığınız evlerde, topraklarda kurulup oturanlar, bugün üç kuruş cebinize girecek diye günü kurtarmak için devrettiğiniz işleri, elden çıkardığınız işleri alıp kah işletip, kah kapatanlar, kisaca artık işvereniniz olanlar, yarin size işvermediği, gerek görmediği zaman ne yapacaksınız? İş bulmaya daha yoksul diyarlara, daha doğuya doğru mu gideceksiniz. Böyle böyle Anadolu’dan kovulup, bazılarının dediği gibi ” ANADOLU TÜRKLERE BIRAKILMAYACAK KADAR DEĞERLİDİR” sözünün gereğini mi yerine getireceksiniz!…

Bunlari göremeyecek kadar kör müsünüz, duyarsız mısınız?

Işte sevgisizliğin, ülkesini, insanını sevmeyenlerin bu güzelim ülkeyi getirdiği nokta bu…

Böyle bir durumda SEVGİden söz etmeyelim de neden edelim…

SEVGİ PAYLAŞMAKTIR…
SEVGİ VERMEKTİR…

Hani veren, hani paylaşan… HANİ SEVEN insanlar…

Biz birbirimizi önce bu ülkenin insanları olarak birbirimizi sevmemiz gerek.
Sonra da dünyanın insanları olarak tüm insanlarla bu sevgimizi paylaşmamız gerek ..
Bunları yaparsak, ülkemiz güzelleşir, güçlenir… insanımız mutlu olur…
Bunları yaparsak, dünyamız güzelleşir, barış içinde huzurlu bir diyar olur…

Insan biraz INSAN olabilse,
Biraz SEVGİ verebilse, SEVEBİLSE…
Dünya CENNET olur…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

11 Aralık 2006 Posted by | Siyasal hayat | Yorum bırakın

İlk kez bir ilköğretim öğrencisi zorunlu din dersinden mahkeme kararıyla muaf tutuluyor….

images-14.jpg Bugünkü haberlerde bir Alevi ailenin çocuğunun zorunlu olarak “Din ve ahlak bilgisi” dersine devam ettirilmesine karşı açtığı davayı kazandığı yer aldı. Bu bir ilk ve önemli. Neden önemli? Çünkü, aslında “Din ve ahlak bilgisi” denildiği zaman, dersin adının sınırları göz önüne alınırsa, bu dersin sadece belirli bir dinin, hatta özel bir mezhebin dini bilgilerini aktarmayı, yani ibadet şeklini öğretmeyi amaçlamaması gerekir. Olması gereken, dünya dinler tarihi sürecine, o da taa ilk insanlardan başlarayarak bir genel bilgi vermek, genel kültür tanıtması yapmak ve bu inançsal öğretilerin vurguladığı ahlak bilgisini de genel çizgileriyle tanıtmak olması gerekmez mi? Eğer böyle olsaydı, yani dersin adına uygun bir içerik olsaydı, bu dersi verenlerin de “kültürbilimci” kökenden gelmesi uygun olurdu. Sonuçta, öğrenciler dünya inanç kültürleri hakkında genel kültürlerini genişletmiş olurlardı, başka kültürlerin inançlarına hoşgörüyle bakmayı öğrenirlerdi. Bunlara islam kültürü de elbette dahil olurdu ama çok ana hatlarıyla, kültürel boyutuyla … Elbette Alevi-Bektaşi kültüründen de söz edilmesi gerekirdi, yine ana hatlarıyla ve külürel boyutuyla… Yani, asla ibadet şekli, ibadet içeriğine değinilmeden… Çünkü bu dersin amacı öğrenciye ibadet öğretmek olmamalıydı. Böyle birşeyin laik bir ülkede örgün eğitimin içine dahil edilmesi yanlış oluyordu.

Demek ki, ders amacına uygun olarak icraa edilseydi, bu Alevi vatandaş ne kalkıp mahkemeye başvuracaktı, ne de mahkemede haklı görülecekti… Mahkemede haklı görülmesi aslında, dersin yanlış içerikle yanlış kişiler tarafından verilmekte olduğunu göstermektedir ki, bu milyonları ilgilendiren bir husustur.

Işte, bu davanın asıl önemi burada yatmaktadır. Sadece Alevi ailelerin çocuklarını değil, tüm laik cumhuriyetin çocuklarını ilgilendirmektedir…

Nazenin…

25 Kasım 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Siyasal hayat | Yorum bırakın