Düşünce Denizi

Muharrem ve Kerbela Olayı

images-21.jpg

Muharrem ayı Alevi-Bektaşi kültürü için çok önemlidir.
Bu dönemde “Fatıma Ana’nın Susuzluk Orucu” tutulur. Matem dönemidir. Mateme neden olan ise tarihte gerçekleşmiş olan Kerbela olayıdır. Ancak birşeyin günümüz açısından önemi onun çağdaş yorumunu yaptığımız takdirde anlam kazanır. Yani sadece tarihin sararan sayfalarını yeniden okumak eğer günümüze anlam kazandırmıyorsa, yarım kalmış bir eylemdir.

Bektaşiler ve Aleviler her zaman zulme karşı olmuşlardır. Mazlumdan yana yer almışlardır. İnsanın ezilmesi, üzülmesi, eziyet görmesi onları üzer…
Kerbela masum ve iyi niyetli insanların uğradığı bir zulmü anlatıyor. Alevi ve Bektaşiler de zulme karşı tavır alıyorlar… Bunu mazlumlar adına tuttukları “susuzluk orucuyla” güncelliyor, kötülükle savaşmak gerektiğini vurguluyorlar.

Kerbela olayını, Matem’i ve Muharrem ayının önemini en iyi sekilde anlattığını düşündüğüm Prof. Dr. Belkıs Temren’in bu konudaki bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kötülüklerden uzak, iyiliklerle kalın…
Nazenin…

Kitapçığın metnini aynen aktarıyorum:

Bektaşi ve Alevi Geleneklerinde “Muharrem”

Prof. Dr. Belkıs Temren
(Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yayını, Mannheim 2000)

Hicri takvime göre, Muharrem ayı Bektaşiler ve Aleviler için özel bir önem taşır. Muharrem ayını bu denli özel kılan, Bektaşi ve Alevi dünyası için yine çok özel olan, “Kerbela” olayının bu ay içinde meydana gelmiş olmasıdır. Her yıl “Kerbela” olayının yıldönümüne denk gelen dönemde, özel törenler uygulanır. Türkçe karşılığı “tasa” anlamına gelen “kerb” sözcüğünden hareketle olayın gerçekleştiği yere, “Kerb-ü bela” adı verilmiştir. Bağdat’ın 90 km kadar güneybatısındadır. Fırat’a olan uzaklığı ise 25 km.dir. Kerbela olayı sadece Bektaşi ve Alevilerce değil, tüm islam dünyasınca bilinen, anılan ve üzüntü duyulan bir olaydır. Ancak, bu olay, Bektaşiler’de ve Aleviler’de çok derin izler bırakmıştır ve bir “ibret olayı” olarak yaşantılarında, günümüzde de önemli yer tutmaktadır.

Kerbela olayının temelinde iki temel karşıtlığın savaşı yatar. Bu karşıtlıklardın biri “iyi”yi, diğeri “kötü”yü simgeler. Eşit koşullarda bir savaş olmadığı için, diğer bir deyişle taraflardan biri, bir anlamda tuzağa düşürüldüğü için ise , “mazlum” ile “zalim”in savaşıdır ve bir zulmün hikayesidir.

Şimdi tarihin sayfalarında biraz gezinti yaparak bu hazin olayı hazırlayan zemini bulmaya çalışalım. Murat Sertoğlu’nun naklettiğine göre hikaye şöyle başlar:

Bir zamanlar Mekke’de köken olarak aile zinciri Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’e kadar uzanan tanınmış bir aile yaşamaktaydı. Ailenin, Kâbe’nin muhafızlığını yapmak ve burada bulunan “zemzem” suyunun dağıtıcılığını üstlenmek gibi önemli bir görevi vardı. Günlerden birinde, ailenin önemli kişilerinden biri olan Abudu Menaf’ın birbirlerine yapışık iki oğlu dünyaya gelir. Hekimler bu iki çocuğu birbirlerinden ayırmayı başarırlar ve sağlıklı şekilde büyüyen bu çocuklardan birine Amr, diğerine ise Abdu Şems adı verilir.

Hikayemizin devamı bu ikiz kardeşlerin kuracağı ailelere dayanmaktadır. Bunlardan Amr, çalışkandır, zekidir ve Mekke halkı tarafından çok sevilmektedir. Bir kıtlık sırasında, varını yoğunu halka, fakirlere dağıtır. Bu davranışı üzerine ona, “açları doyuran” anlamına , “Haşim” adı takılır. Ailesi bu olaydan sonra, Haşimî’ler olarak anılır.

Diğer tarafta Abdu Şems, yaşamı boyunca Amr’ı imrenerek izler. Ancak Abdu Şems’in oğullarından Ümeyye, amcasına gösterilen sevgiye kıskançlıkla bakmaktadır ve bu arada amcasından aldığı destekle de giderek zenginleşmektedir. Böylece, ikiz kardeşlerin kurdukları ailelerden birinde sevgi ve cömertlik ön plana geçerken, diğerinde kıskançlık ve dünya nimetleri ön planda yerini alır.

Ailelerin gelişimlerini biraz daha izlersek, Haşim ölünce yerine kardeşi Muttalip, ondan sonra da kardeşi Abdülmuttalip aile reisliğini üstlenir. Hz. Muhammed, Abdülmuttalip’in oğlu Abdullah’tan olan torunudur. Dolayısı ile Haşimî ailesinin torunu olarak Hz. Muhammed dünyaya gelmiştir. Vericiliği, paylaşımcılığı ile bilinen bu aile zaman içinde mal varlığı açısından giderek fakirleşmiştir. Abdülmuttalip’ten sonra aile reisliğine geçen Ebu Talip öksüz kalan yeğeni Muhammed’i himayesine almıştır.

Diğer yandan, Ümeyye oğulları ise iyice zenginleşmiştir. Mekke’nin fethinden kısa süre önce müslümanlığı kabullenen bu aile Mekke’nin fethiyle birlikte buradaki itibarları ellerinden gittiği ve çıkarlarını kaybettikleri için Hz. Muhammed’e cephe almışlardır. Aile reislerinden Ebu Süfyan’ın iki oğlundan büyüğü, Yezid bin Ebu Süfyan, küçüğü ise Muaviye’dir.
Muaviye de oğluna Yezid adını koyar. Kerbela olayının aktörlerinden biri olan Yezid de , Muviye’nin oğlu olan Yezid’dir.

Muaviye zeki, kurnaz ve girgin bir insan olarak tanınır. Okuması, yazması vardır. Peygamber’in vahiy katipliğine kadar yükseltilmiştir. Ancak, bir gün gelen bir vahiy’in arkasından devamı imiş gibi bir kısmı anında yazarak “bana da vahiy geldi” diye Peygamber’e gittiğinde, ileride oluşabilecek sakıncalar dikkate alınarak görevinden azledilir. Muaviye’nin Peygamber’e ve onun çok yakınındakilere olan kıskançlığı giderek artar.

Hikayenin devamında, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Muaviye’yi ağabeyi Yezid bin Ebu Süfyan ile birlikte Suriye seferinde görürüz. Bu sefer sonrasında ağabeyi Suriye’ye vali tayin olur, Muaviye de yardımcısıdır. Zamanla Muaviye orduda hakimiyetini arttırır. Bu sırada ağabeyi Yezid bin Ebu Süfyan’ın ölümü üzerine çıkan isyanı Muaviye bastırır ve ağabeyinin yerine Suriye’ye vali tayin edilir. Şam’da büyük bir sarayda yaşamaya başlar ve toplanan vergi ve zekatların büyük bölümüyle zenginliğine zenginlik katar. Parasıyla mevkiini kuvvetlendirir. Artık çok kuvvetli bir orduya da sahiptir.

Bu arada, Hz. Muhammed’in yakınlarından bazıları, Peygamber’in insanlara, “Kuran ve Ehlibeyt’i olmak üzere iki kutsal emanet bıraktığı ve din işlerinde de rehber olarak Hz. Ali’yi tayin ettiği” vasiyetine uyarak kendisinden sonra dinî lider olarak Hz.Ali’nin göreve gelmesi gerektiğini savunurlar. Buna delil olarak da, Peygamberin bazı sözlerini delil gösterirler. Bir iki örnek verecek olursak, Yemen seferi sonrasında hac ziyaretini yapmakta olan Peygambere yetişmek üzere, Hz. Ali ordunun başına vekaleten bir kumandan bırakır. Ziyaretten sonra, şehire yaklaşan orduyu karşılamak üzere geri döndüğünde peygambere teslim edilene kadar dokunulmamasını tembihlediği ganimetler arasından askerlerin bazı giysileri alarak giyinmiş olduklarını görür ve sözüne sadık olması ve titizliğiyle tanınan Hz. Ali bunun doğru olmadığını savunur. Asker arasında huzursuzluk çıkar. Bunu gören Peygamber de, “Ey insanlar, Ali’yi suçlamayın, çünkü o, Allah yolunda suçlanamayacak kadar titizdir.” der. Medine’ye dönerken de Ali hakkındaki hala devam eden yakınmaları duyunca: “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakın değil miyim?” diye sorar. Çevresindekiler tasdiklediklerinde: “Ben kime en yakın isem, ona en yakın olan Ali’dir” diye ekler. Daha sonra, Gadir el Humm’da kamp kurduklarında herkesi toplar. Ali’yi elinden tutar ve aynı sözleri tekrarlar ve şu duayı okur: “Allahım, onun dostuna dost ol, düşmanına da düşman ol”.

Hz. Ali yaşamı boyunca Hz. Muhammed’in en güvendiği kişilerden biri olmuştur. Gerek bilgisi, gerek davranışlarıyla ve yorumlarıyla islamiyeti en iyi bilen ve yorumlayan kişi olarak da çevresinde itibar kazanmıştır. Bu düşüncede olanlar, Hz. Muhammed’in vefatından sonra, Hz. Ali’ye hilafete sahip çıkması konusunda ısrar ederler. Tarihte biz bu gurubu “Ali’den yana olanlar” anlamında kısaca, “Aleviler” olarak tanıyoruz. Böylece “Alevi” simgesinin taşıdığı anlamlardan ilkinin ortaya çıkışını da görürüz. Oysa, Hz.Ali defin işleriyle uğraşırken, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hilafet işini çözüme bağlamış ve Hz. Ebu Bekir’i halifeliğe getirmişlerdir bile. Hz. Ali ise, iktidar ve hırs peşinde değildir. Ortaya çıkacak ikilemin müslümanlığın bölünmesi ve zarar görmesi sonucunu yaratacağını düşünerek bu seçime itiraz etmez ve Hz. Ebubekir’in halifeliğini kabul eder.

Hz. Ebubekir’den sonra, hilafete sırasıyla, Hz.Ömer ve Hz. Osman geçer. Hz.Osman’ın vefatından sonraki dönemde, halktan gelen sürekli ısrarlar karşısında Hz. Ali hilafet görevini üstlenmeye karar verir. Ancak, siyasal açıdan güçlenmiş olan Muaviye ve taraftarları buna razı değildir. Hz.Ali aleyhine özellikle camilerde, asılsız propaganda yapmaya başlarlar.

Hz. Ali’nin yandaşları ile Muaviye’nin ordusu birkaç kez karşı karşıya gelir. Bunlardan birinde, Saffeyn denilen yerde karşılaşırlar.Bu karşılaşmada, Muaviye taraftarları Kuran yapraklarını mızrakların uçlarına takarak Hz. Ali taraftarlarının kendilerine saldırmalarını engeller. Ateşkes ilan edilir. Kuran’ın bu anlaşmazlığa çözüm getirmesi istenir ve bir “hakem” tayin edilir. Muaviye Şam’a , Hz.Ali de Kufe’ye döner. Kısa bir zaman sonra Hz.Ali bir suikast sonucu şehit olur.

Hz.Ali’den sonra hilafet görevi büyük oğlu, 37 yaşındaki Hz.Hasan’a verilir. Muaviye ve taraftarları bunu kabullenmek istemezler. Hz. Hasan’ın Hilafetinin 7. ayında, Muaviye büyük bir ordu ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Hz.Hasan bu çatışmada yaralanır. Horasan’lı Türklerin yardımıyla Hz.Hasan kurtulur. Ordusu dağılmış olan Hz. Hasan, sonunda Kufe’ye geri döner. Muaviye, Kufe’yi kuşatır ve anlaşma ile hilafetin kendisine verilmesini ister. Çok kan döküleceğini gören Hz. Hasan, belirli şartlarla, hilafeti vermeyi kabul eder. Bu şartlar arasında, “Hilafetin Muaviye’nin yaşamı boyunca onda kalacağı, ancak ölümü halinde Hasan’a geri verileceği” ve “ Hüseyin’e Muaviye’nin hilafetini kabul etmesi için ısrar edilmeyeceği” hükümleri de bulunmaktadır.

Anlaşma sonrasında Muaviye hilafetiyle Şam’a döner. Ancak, anlaşmanın kurallarına uymak istemez ve hilafetin miras yoluyla kendi oğullarına geçmesi için çareler aramaya başlar. Çözümü, Hz. Hasan’ın öldürülmesi planında bulur. Bu işin mimarlığını yardımcısı Mervan alır. İlk deneme başarısız olmasına karşın ikinci denemede Hz.Hasan zehirlenerek şehit edilir. Hz. Hasan, son nefesinde dedesinin yanına gömülmek istediğini bunun için gerekli izinleri de peygamberin karısı Ayşe’den aldığını söyler. Ancak, Ayşe verdiği bu izni inkâr eder. Cenaze alayının defin yeri konusundaki ısrarına karşın Ayşe ve yanındakiler kılıç ve mızraklarla cenaze alayına saldırırlar. Hz.Hasan’ın naşına oklar saplanır.

Bu dramatik tablodan sonra, tekrar Muaviye’ye dönersek, artık Hz. Hasan engeli ortadan kalkmıştır. Şimdi artık Muaviye için hilafetin kendi soyundan yürümesinin planlarını yapma zamanıdır. Bir Cuma günü Muaviye’nin oğlu Yezid’in veliahtlığı halka empoze edilir. Bunu öğrenen Hz. Hüseyin karşı çıkar.

Horasan Türkleri ve bir kısım Irak halkının da kendisini zaten “imam” olarak benimsemiş olmaları nedeniyle Hz. Hüseyin, 82 yaşında ölen Muaviye’nin yerine hilafetini ilan eden Yezid’e biad etmeyeceğini bildirir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihî süreci bilmek , Kerbela olayını anlayabilmemizi kolaylaştıracaktır. Özetle, aynı temelden gelen iki aile yeryüzünde Habil ile Kabil’in hikayesi kadar eski olan bir tabloyu gözler önüne sermektedir. İnsanoğlunun içindeki bu iki temel özellik, aileler tarafından paylaşılmış roller gibidir. Sanki iki aktör, tarih sahnesinde dünya tarihinin ibret verici sahnelerinden birini canlandırmak üzere hazırlanmıştır. Muaviye tarafından temsil edilen iktidar hırsı, Hz. Ali tarafından temsil edilen hizmet anlayışıyla karşı karşıya gelmiştir. Onların ardılları olan Yezid ve Hüseyin’i de Kerbela denilen yerde karşılaştırır.

Yine hikayemize dönersek, Kufe halkı tarafından ısrarlı davetler alan Hz. Hüseyin, ailesi, akraba ve dostları ile birlikte , yaklaşık 100 kişilik bir kafile ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Bir müddet yol aldıktan sonra yorgun kafile, su ihtiyaçlarını gidermek için Fırat’a doğru yönelmiştir. Yezid ve yanındakiler, onlardan çok daha kalabalık bir gurupla yollarını keserler. Bu mevki, Kerbela adındaki yerdir ve Fırat nehrine sadece 25 km. mesafede bulunan bir bölgedir. Yezid, bu kafilenin etrafını sarararak onların susuz kalmalarına yol açar. Susuzluktan kıvranan kafileye yönelir ve Hz.Hüseyin’in kendisine biad etmesini ister. Hz. Hüseyin ise, reddeder.

Hz.Hüseyin’in yaşamına baktığımızda, istediği yerde istediği zaman gerekli miktarda su bulabilme kudretine sahip olduğunu izleriz. Ama yine de Kerbela’da işlenen ana temalardan biri susuzluktur. Sürekli olarak, şehadet öncesi susuzluk dile getirilmiş, kurbanlar hep bu istekle dile gelmişlerdir. Başlangıçta, Hz. Hüseyin’in yakını olan Abbas elli kişilik bir kuvvet ile birlikte çarpışarak Fırat’ın kıyısına ulaşıp, biraz su alıp dönebilmiştir. Savaş sırasında suyu temin edebilmek için Abbas tekrar Fırat’ın suyunu tulumlara doldurur fakat oyunun ilahî planında suyun canlara iletilmesi öngörülmediğinden olsa gerek, iki kolu birden Yezid’in askerleri tarafından kesilir. Bu kez tulumların ipini ağzına alarak taşımak isterken bir ok gelir, tulumları deler. Dolayısı ile su, Kerbela masumlarına iletilemez. Aynı şekilde iki kez Hz. Hüseyin de Fırat’ın sularına erişmiştir ama her ikisinde de su içebilmesi engellenmiştir.

Fuzuli’nin “su kasidesini”nde de vurguladığı gibi, burada kullanılan simgesel anlatımda “su”yun “Hakk”ı (her iki anlamda; haklılık ve Hakk olarak) simgelediğini ve Kerbela şehitlerinin amaçlananın Hakk’a kavuşmak olduğunu anlayabilirsek, bugün neden “susuzluk orucu” tutulduğunu daha kolay anlayabiliriz ve verililmek istenen mesaj da yerine ulaşmış olur.

Bu küçük ve susuz bırakılmış gurup, Yezid ve yandaşlarıyla sonuna kadar savaşırlar ancak, Hz. Hüseyin’in gurubundan 72’si şehid edilir. Bu şehitlerin arasında, ana kucağındaki minicik yavrular dahi vardır. Acımasızca, delik deşik edilmişlerdir. Hz. Hüseyin ise, “Şimr zül-Cevşen” adında birinin eliyle şehit olur. Hz. Hüseyin’in vücudunda 72 yara bulunduğuna inanılır. Zulüm o denli vahşet içermektedir ki, şehit olanların başları bedenlerinden ayrılmış, mızraklara takılmış ve bedenleri atlarla ezilmiştir. Hz. Hüseyin’in ailesindeki kadınlar da zulüm görmüştür. Çıplak olarak develere bindirilerek utandırılmak istenmiştir. Tarih, 680 yılının 18. Günü, (Hicretin 61. Yılının 10. Muharrem günü) öğlen zamanıdır. Bu katliamdan Hz. Hüseyin’in oğlu Hz. İmam Zeyn-el Abidin hasta olduğu için sağ kurtulmuş ve Hz. Muhammed’in soyu böylece devam edebilmiştir.

Dolayısıyla, “Matem Törenleri” Hz. Hüseyin’in şehit olmasıyla sonuçlanan bir zulüm, katliam ve haksızlık olayının yıldönümüdür. İktidar hırsıyla, hizmet anlayışının hazin savaşıdır. Bu özel dönemi Bektaşiler ve Aleviler her yıl düzenledikleri törenlerle tekrar anarlar. Bu törenlere “matem törenleri” veya “muharrem törenleri” denir. Törenler sırasında Hz. Hüseyin ve yanındakilere uygulanan insanlık dışı muamele ve zulüm ve sonunda hepsinin tek tek şehit edilişleri, anılarda canlanır. Her yanda vahşet, zulüm ve katliam vardır. Tarihte bu katliamı gerçekleştiren Muaviye’nin oğlu Yezid’dir. Yezid, zalimlerin simgesi haline gelir. O tarihten sonra, benzer türdeki zalimler genel olarak “Yezid” sıfatıyla simgelenir olmuştur. Dolayısıyla, Hz. Muhammed’e ve ehlibeytine sadık kitlelerce Yezid, katliamlar gerçekleştiren, insanlık suçu işleyen, zulmeden, haksızlık yapan kişi ve kişilerin simgesidir. Çağlar boyunca da böyle kalacaktır. O günden başlayarak günümüze dek tüm “zulmedenler yani Yezid’ler” lanetlenecek, yaptıkları işler kınanacaktır.

Bunun karşılığında Hz. Hüseyin ve yanındaki yoldaşları zülüm gören, eziyet gören “mazlum”lardır. Dolayısıyla Hz.Hüseyin “Mazlum” sıfatıyla simgelenir. Yine çağlar boyunca mazlumlar için Bektaşiler ve Aleviler gözyaşı dökecek, onların acılarını kendi yüreklerinde hissedecekler ve onlara zulmedenleri kınayacaklardır. İşte günümüzde Bektaşiler ve Alevilerce uygulanan “Matem törenleri”nin ana mesajı budur.

Tarih perdesinde derin izler bırakan bu dramatik oyun, hiçbir şekilde boşuna oynanmamış, insanlar boşuna şehit olmamıştır. Bektaşi geleneklerindeki önemli yer tutan, “herşey zıddıyle bakîdir” inancını anımsarsak, bu olayda da, iyiliğin bilinebilmesi için, kötülüğün bir işlev üstlendiğini görürüz. Nasıl güzeli anlatırken, çirkine nispetle güzeli anlatıyorsak, karanlığa nispetle aydınlığı açıklayabiliyorsak, iyiyi ve iyiliği de, kötü ve kötülüğe nispetle anlatıp, farkedilmesini sağlayabiliyoruz. Kerbela olayı da, güzelliğin, imanın ve sevilecek şeylerin, yıkıcı, yok edici olan ve lanetlenmesi gereken kötülüğe galip gelmesi için, kendilerini tarih sahnesinin şahitliğinde, feda etmiş kişilerin gelecek nesillere bir armağanıdır.

Bektaşiliğin temel ilkelerine baktığımızda, “çağının bir adım önünde olmak” ilkesini buluruz. Bu ilke, Bektaşiliğin her zaman çağdaşlaşmasını ve hatta çağının biraz önünde olmasını sağlamıştır. İşte, bu temel ilke gereğince Bektaşiler, matem törenlerinde, Kerbela olayı aracılığıyla çağdaş Yezid’leri kınarlar ve çağdaş Mazlum’ların acılarını yüreklerinde hissederek “zalimlerin zulmüne dur demeye” çalışırlar. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız dünyada ne Yezid’lerin ne de Mazlum’ların ardı arkası kesilmiyor. Gün yok ki, gazetelerde , televizyonlarda bizleri sarsan, yüreğimizi dağlayan zulüm, katliam veya insanlık suçu haberleri yer almasın! İşte, Bektaşiler’in ve Alevi’lerin isyanı bunadır. Tüm Mazlum’ları Hz. Hüseyin’le özdeşik görür, onların acısına ortak olurlar. Bunu simgelemek için de, Kerbela’da nasıl Hz. Hüseyin susuz kalmış, susuzluktan kırılmışsa, aynı şekilde onlar da matem törenlerinin sürdüğü 12 gün boyunca susuzluk orucu tutarak Mazlum’ların acılarına karşı umursamaz olmadıklarını, onlarla özdeşleştiklerini hem kendileri derinden hissederler hem de çevrelerine, bu öğretiye bağlı olanların çok sevdiği “zalimin zulmune dur dememek, mazluma eziyettir” ilkesini hatırlatmaya çalışırlar.

Bu dönemde işlenen temel temalardan biri, “Yezid’e okunan lanet”tir. Ağıtların pek çoğunda “lanet Yezid’e” sözcükleri geçer. Buradaki temel amaç, tarih boyunca olagelen ve günümüzde de var olan “Yezid simgesi altında toplanabilecekleri” lanetlemek, kınamaktır. Kerbela olayı tarih sahnesinde oynanmış ve ibret olsun diye sergilenmiş bir simgesel mesaj gibidir. Tarihin farklı dönemlerinde, farklı Yezidler gelmiş, geçmiştir. Halâ da son derece canlı örnekleri tarih sahnelerini boş bırakmamaktadır.

Güzelliklere ve Hakk’a aşık Bektaşi anlayışı, dünyayı çirkinlikler ve zulümle donatan Yezid’lerin varlığına isyan etmektedir. İnsanlığa sunmak istediği temel hedef olan, “kötülüğü zihinden çıkarmak” ve bu yolla tüm kötülüklerden arınarak iyi , kâmil, olgun, kısaca “evrensel erdemli insan” olmayı başarabilmek olan Bektaşi öğretisi zulüm ve kötülüklere karşı savaşmak gerektiğini, insanlık suçlarına duyarsız olmamak gerektiğini, amacın iktidar değil hizmet anlayışı olması gerektiğini, her yıl Muharrem ayında düzenlediği “matem törenleri” ile gündeme getirmektedir.

Kerbela olayının Bektaşi ve Alevi kültüründe önemli bir “ilke”ye de zemin hazırladığını görürüz. Bu ilke “tevella ve teberra” olarak bilinir. Ehli Beyti sevenleri sevmeye “tevella”, sevmeyenleri sevmemeye onlardan uzak kalmaya da “teberra” denilir. Böylece Kerbela olayı her ne kadar Muharrem ayı içinde belirli bir matem döneminde anılıyorsa da, tevella ve teberra ilkesiyle Alevi ve Bektaşilerin gönlünden hiçbir zaman çıkmamaktadır. Onlar her zaman, mazlumların yanında olmayı ve topluma hizmet sunmayı, iktidar hırsıyla yanıp zulmetmeye yeğlemeleri gerektiğini bir ilke olarak hatırlamaktadırlar.

Matem Törenlerinin İçeriği:

Matem törenlerinin içeriğine baktığımız zaman, “oruca niyet”, “pilav”, “helva”, “oruç açılması” , “aşure erkanı” ve “meydan” aşamalarını görürüz. Kurban bayramının girişinden (Zilhicce ayının 10. gününe rastlar) itibaren 20. Günün akşamı Oruca niyet edilir. Ertesi gün oruç başlar. Bektaşi uygulamalarında oruç süresi on gün, matem süresi 12 gündür. Alevi ocaklarının çoğunda ise, matem orucu her imam için birer gün olmak üzere 12 gün süreyle tutulur.

Canlar oruca niyet amacıyla toplanır. Zaman içinde, farklı dergâhlarda, farklı zamanlarda okunan niyet tercümanlarında ufak tefek farklılıklar olduğu gözlenmektedir. Bunlar verdikleri temel mesaj açısından tamamen aynıdır. Hepsi şiirsel bir anlatım içerir. Farklı sözcüklerle aynı mesajı iletme çabasındadır. Ayrıca, kimi daha net bir Türkçe ile ifade edilmiştir kiminde ise, Arapça kelimelere sıkça rastlanır. Temelde amaç, Kerbela şehitlerini anmak ve yapılan zulmü kınamak amacıyla Kerbela şehitlerinin susuz kalışlarını, toplam on günlük bir susuzluk orucuyla, saygıyla anmaktır. Bedri Noyan Dedebaba’nın kitabında kaydetmiş olduğu bir “niyet tercümanı” örneğini açıklayıcı olması amacıyla aşağıda aktarıyoruz:

“Oruca niyet tercümanı (Niyyet-i siyâm-ı mâtem)”

“B-ism-i Şah, Allah, Allah!

Erenler himmetine, er Hakk Muammed Ali’nin aşkına, Hazret-i İmam Hüseyin Efendimizin savm-ı atşânına (susuzluk orucuna) ve Kerbelâ ‘da şehid olanların ervâh-ı tayyiblerine (güzel ruhlarına) ve niyyet-i mâtem Hazret-i Fâtıma-tüz Zehrâ’nın şefâ’atına… Ve oniki İmam, ondört ma’sûm-u pâkân efendilerimizin şevkına… Onyedi Kemer-bestegan hazretlerinin hürmetine. Hâzır, gâib gerçek erenlerin yüce himmetleri üzerlerimizde hâzır ve nâzır ola. Yuf mürkire, lâ’net Yezid’e, rahmet mü’mine. Gerçek erenler demine Dost erenler Hü. Sekkahüm Yâ Hüseyn… Allah eyvallah Hü Dost…” ( “Niyet tercümanı”nı Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba sadeleştirerek şu şekilde önermiştir: “Erenler yardımına, Er-Hak Muhammed Alî’nin sevgisine, İmâm Hz. Hüseyn’in susuzluk orucuna ve Kerbela’da şehit olanların tertemiz ruhlarına, Yardımını beklediğimiz Hz. Fatıma’nın matemi niyetine, Oniki İmam, ondört şehit yavrucukların sevinmesine, onyedi kemer bağlamışlar hürmetine, burada bulunan ve bulunmayan gerçek erenlerin yardımları üzerinizde hazır ve gözcümüz ola…Yuf inkarcıya, Lanet Yezid’e .. esirgeme inanmışlara, Gerçek erenler demine, Dost Erenler Hüü. Yâ Hüseyn, Allah, eyvallah, Hü Dôst.”)

Bektaşi’lerde oruca niyet, pilav, helva, oruç açma ve aşure için ayrı ayrı erkân uygulanır. Bu erkânların içerikleri birbirine benzemekle beraber bazı farklılıkları da içerir. Erkânların içeriğinde, selamnâmeler, mersiyeler, âyet-ül kürsî ve ilgili gülbanklar bulunur. Mersiyeler (ağıtlar) genellikle makâm eşliğinde (çoğunlukla Sabâ makamında) ayakta okunur. Beraberce okunabildiği gibi, bir kişi okuyup diğerleri dinleyebilir de. Bu durumda, iki yanında iki derviş veya muhib ayakta durur. Akşam ise, ellerinde birer uyandırılmış çerağ (mum) bulunur.

Oruca niyet sırasında alınan suyun, daha sonraki erkanlarda da sırasıyla, hazırlanan pilavın, helvanın ve aşurenin hazırlanışı sırasında, bunlara, az miktarda Kerbela toprağı serpilmesi gelenek gereğidir. Bu serpme ve karıştırma sırasında “çifte vav” çizer gibi karıştırırlar. Çifte vav “Ebced” hesabına göre, “Allah” vurgulamasını vermektedir. Bu nedenle Allah’ı zikretmek anlamına gelir. Bu sırada üç kez, “Selamullah ve salavatullah alel Hüseyn, lânetullah alel katilil Hüseyn” denilerek, Hüseyn selamlanır, katilleri lânetlenir.

Erkân sırasında, üzerine Kerbela toprağı serpilmiş sudan canlar üçer yudum alır. Bu suyun kalanı orucun açılacağı gün tekrar çıkarılmak üzere kaldırılır. Oruç başlamıştır. Bu oruca, “Fatıma ananın susuzluk orucu” da denir.

Matemin 5. Günü “pilav” pişirilir ve “pilav erkânı” yürütülür. Bu erkân amacıyla bir araya gelen canlar, hep birlikte erkânı yürütürler, mersiyeler okurlar. Kerbela’da olanların yâd edildiği metinleri dile getirirler. Tercih edilen metin ve mersiyeler yöreye ve zamana göre farklılıklar gösterebilir ama hepsi özde aynı temayı işler. Çoğunlukla Hz. Hüseyin ve yanındakilerin şehit edilişleri ile ilgili mersiyeler okunur. Bu mersiyeler Bektaşi şairlerinin yüreklerinden ve kalemlerinden çıkmış zalimleri yeren, mazlumların acılarına ortak olan ve Kerbela’yı günümüze taşıyan deyişlerle bezenmiştir. Ağıtlar okundukça herkes hüzünlenir, duygulanır. Elem tablosu tüm canlılığıyla gözler önüne serilir. Bunlardan birini örnek olarak vermekte yarar olacaktır:

Hilali Muharrem giydi karalar
Onun için ağlar Fatıma anam.
Sinemdeki göz göz oldu yaralar
Onun için ağlar Fatıma anam.

Kerbela’ya düştü hûn-i şehâdet
Ehlibeytim diye ağlar Muhammed
Matemlere girdi Şah-ı Velâyet
Onun için ağlar Fatıma anam

Mazlum İmâm Hasan zehir –nûş oldu
Şah Hüseyin şehidana baş oldu
Her birisi bir belaya dûş oldu
Onun için ağlar Fatıma anam

Bindirdiler Üryan edip deveye
Hazreti Rasul’ün kızları diye
Zeynel’i böldüler yetmiş pareye
Onun için ağlar Fatıma anam

Muhmmed Bakır’a kiriş taktılar
Duvarlara isel ile çaktılar
İmam-ı Caferi bile yaktılar
Onun için ağlar Fatıma anam

Mervan viran etti Hakk’ın arşını
Yezide atalım lânet taşını
Kâzım’a verdiler kaynar kurşunu
Onun için ağlar Fatıma anam

İmam Rıza içti zehr-i baldıran
Şah Taki’ye ağu verdi münkirân
Bâ Nâki’yi şehit etti kâfiran
Onun için ağlar Fatıma anam.

Hasan Askerî’yi müşrikler biçti
Dört köşeye temiz kanını saçtı
Mehdi mağarada sır oldu uçtu
Onun için ağlar Fatıma anam

“Kazım oğlu Turgut” feryâd içinde
Nesimî yüzüldü bidât içinde
Mansur’u astılar Bağdat içinde
Onun için ağlar Fatıma anam.

7. Gün “helva” (irmik helvası) pişirilip, helva erkânı yürütülür. Bu erkân sırasında da aynı şekilde metin ve mersiyeler okunur. Bunu, 10. Gün orucun açılması izler. Bazı Alevi köylerinde susuzluk orucunun “on iki imama hürmeten” 12 gün olarak tutulması geleneği vardır. Sonuçta, bazı yörelerde 10 gün, bazılarında ise 12 gün boyunca susuzluk orucu tutulmakta olduğunu görürüz. Yaygın uygulamada, 10. gün öğlen susuzluk orucuna son verilir. Bu işlem oruca niyet sırasında üç yudum alınmış olan suyun tekrar ortaya çıkarılışı ve üç yudum daha alınmasıyla noktalanır. Ancak matem, 12. gün sona erer. Matemin gerekleri devam etmektedir. Bunun nedeni ise, 10. Gün. Hz. Hüseyin’in şehit olmasıyla artık susuzluk çekme olgusunun ortadan kalkması, ancak naaşının 12. gün kaldırılmış olmasıdır. Bu yüzden matem de, “sırlanma günü” olan 12. gün sona erer. Yaygın uygulamada, 12. gün öğlen saatlerinde Aşure erkânı uygulanır, aynı akşam Meydan açılır (Kutsal Tören), bunu müteakip Sofra açılır (Kutsal Şölen). Nasip almak (Bektaşi yoluna girmek) için tercih edilen iki dönemden biri Nevruz, diğeri de Aşure’den sonra yapılan Muharrem Meydanı’dır.

Matem süresi boyunca su içilmez ama hasta olanların, zor durumda olanların susuzluğu gidermek için, çay, meşrubat vb.gibi sulu gıdalar alarak, dolaylı yollardan su gereksinmesi karşılamaları hoşgörüyle karşılanır. Ama hiçbir şekilde kana kana su içmezler. Ayrıca, matem süresince birbirleriyle niyazlaşmazlar. Birbirlerine rastladıkları veya hitap etmeleri gerektiğinde, biri “Yâ İmam” der, diğeri de, “Yâ Hüseyin” diyerek karşılık verir. Bunun dışında niyazlaşma yapılmaz. Yine matem süresince, hiçbir resmi erkan ( Ayn-ül-cem, hizmet görme, lokma, kurban vb.gibi) uygulanmaz. Mümkün olduğunca, eğlenceden uzak kalınır. Eski Bektaşilerin ve Alevilerin bu dönem süresince, cinsel ilişkiden uzak kaldıkları, saç ve sakal traşı yapmadıkları, kurban kesmedikleri ve et yemedikleri, aynaya bakmadıkları, birbirleriyle mektuplaşmadıkları, üzerlerine küpe, yüzük gibi ziynet eşyaları takmadıkları (süslenmedikleri) bilgisini aktardıklarını görürüz.Hatta, sazların bile burgularını salıverip akordunu bozarlarmış. Günümüzde, içinde bulunulan yaşam koşullarında ise, bunlara mümkün olduğunca uyulmakta olduğu, ancak ortam elverişli değilse simgesel olarak elden geldiğince uyarak yine de, olayı, anılarda taze tutabilme yoluna gidilmekte olduğu görülmektedir.

Matem’in bitişi Aşure ile noktalanır. Tarih içinde yapılacak bir gezintide pek çok olayın bu güne rastladığı veya rastlamasının uygun görüldüğü izlenir. Örneğin, Hz. Musa’nın kavmini firavunun gazabından kurtarması; Hz. Âdem’in tövbesinin Tanrı tarafından kabulü; Nuh’un gemisinin karaya kavuşması; Ayrıca, gemide kalan son erzakların hep birlikte kullanılmasıyla yapılan bir tatlı çorbanın pişirilerek Tufan’dan kurtuluşun kutlanması; İbrahim peygamberin doğumu (tek tanrı inancının müjdecisinin doğumu); Süleyman Peygamberin tövbesinin kabulü ve mülkünün kendisine iadesi; Eyüb Peygamberin dertlerinden şifa bulması; Yunus Peygamberin balığın karnından çıkması hep bu güne rastlar. Tabii, Bektaşi ve Alevi’ler için çok önemli olan Kerbela gibi bir zulum ortamından Zeynel Abidin’in sağ olarak kurtulması ve Hz. Muhammed’in soyunun yürümesi. Bu olayları da dikkatle incelediğimizde hepsinde var olan bir ortak nokta görürüz. “Huzura, kurtuluşa ermek ve olumlu sonuç”. Bir anlamda “Hakk’a kavuşmak”. İşte bu ana fikir, Aşure’nin de ana mesajını oluşturur.

Aşureyi bir gün önceden hazırlamaya başlarlar. Bektaşilerde aşurenin bir tür “tatlı çorba” kıvamında hazırlanması gelenekselleşmiştir. İçinde, genellikle, bakla, nohut, kuru fasulye, buğday, kestane, fındık, incir kurusu, fıstık, kuru üzüm vb. gibi çeşitler bulunur. Üzerine ise, isteğe bağlı olarak, susam, badem, ceviz, tarçın serpilebilir. Eski dergâhlarda, Aşure’nin hazırlanmasını Aşçı Baba üstlenirmiş. Eline büyük bir kepçe alıp, kazanın başına gelir ve “Destûr Yâ İmâm” diyerek, kepçeyi kazana daldırır ve hazırlığa başlarmış. Yanında bulunanlar da kendisine, “Yâ Hüseyin” şeklinde yanıt verirlermiş. Buğdayın piştiğinden, şekerinin kararında olduğundan ve artık çorbanın hazır olduğundan emin olduğunda Aşçı Baba’nın “Buyurun Erenler!.. Ruh-u şühedâ ta’ziyesine meşgul olalım. Aş hazırlandı” demesiyle mürşit “Eyvallah” diyerek kazan başına gelirmiş. Günümüzde ise, hazırlanan aşureyi canların el birliğiyle hazırladığı izlenir. Aşure’nin bir kısmı sofraya getirilmekte, sofrada erkâna göre üzerine ekilen az miktardaki “Kerbela toprağı” ile birlikte bu kaptaki aşure ana kazana karıştırılıp tekrar oradan servis yapılmaktadır. Aşurenin üzerine “Çoklukta birliğin ” simgesi olarak nar taneleri serpmek adet haline gelmiştir. Bu çorba, Kerbela’da şehid olan 72 mazlumun birliğinin de simgesidir. Bu simgeyi pekiştirmek üzere, çorba dağıtılmadan önce, yukarıda belirttiğimiz gibi üzerine az miktarda “Kerbela toprağı” da serpilir. 72 sayısı ise, Bektaşi geleneklerinde genellikle “72 millet” olarak geçer ve ırk, cins, milliyet farklılığı gözetmeksizin tüm insanları simgelemek için kullanılır. Böylece, Aşure çorbası simgesel anlatımla, mesajını, evrensel düzeyde, zulümden kurtulmuş, selâmete kavuşmuş mazlumlara atfetmektedir.

Aşurenin dağıtılmasından sonra aynı akşam Bektaşiler Meydan ve Sofra açarlar. Matem bitmiştir. İktidar hırsı ve zulüm karşısında tüm gücüyle direnmiş olan hizmet aşkı ve Hak kurbanlar vermiş ancak iyiliğin, güzelliğin, hizmet aşkının ve Hakk’ın filizlenişi Zeynel Abidin’de simgelenmiştir. Artık sevinçlere, mutluluklara ulaşılacaktır. Bu nedenle Bektaşiler, bu yola girip nasip almak isteyenlere de bugün açılan meydanda nasip vermeyi bir ayrıcalık kabul ederler.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, tarih sayfalarını acılı hikayeleriyle oluşturmuşlardır. Onların hikayelerinin çarpıcılığı günümüze dek mesajın vurgulamasını taşımıştır. Bugün artık Hz. Hüseyin’in şehadeti ve Kerbela olayı yeryüzünün herhangi bir yerindeki zulme karşı isyanın ve mazlumların simgesi haline gelmiştir. Aşure de mazlumların kurtuluşa erişlerinin, Hak’larına kavuşmalarının simgesidir. Sıra, Zeynel Abidin’in kurtuluşunun sefasına gelmiştir. Sonuçta, zafer, “iyilik”ten yana olacaktır.

Kaynaklar:
Fuzuli. Saadete Ermişlerin Bahçesi (Hadîkatü’s-Sü’edâ). I,II. Kültür Bakanlığı
Yay. Haz. Servet Bayoğlu, Ankara. 1986.
Rahîmî, Fazullah. Gülzâr-ı Hasaneyn. Can Yay. 1987.
Sertoğlu, Murat. Kerbelâ. İstanbul. 1987.
Noyan, Bedri. Bektaşilik Alevilik Nedir. 2.Baskı, Ankara 1987.
Lings, Martin. İlk Kaynaklara Göre Hz. Muhammed’in Hayatı. 4. Baskı,
İstanbul 1990.

21 Ocak 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 6 Yorum

Bunları Biliyor Muydunuz? – Tarihte ilk tek tanrı inancı..

images-6.jpg

Semavi dinler tek tanrılı dinler olarak bilinir. Semavi dinlerin öncüsü olarak da Hz. İbrahim yani İbrahim peygamber kabul edilmiştir.

Peki tarihte bu zamandan önce tek tanrı inancı veya buna benzer bir inanç özlemi hiç mi gündeme gelmemiştir?
Yanıtımız, “gelmiştir” olacak. Peki, nasıl ve kimler tarafından bu inanç gündeme gelmiştir? Şimdi bunu açıklamaya çalışalım.

Coğrafya olarak Mısır‘dayız. Bereketli Nil’in topraklarında. Firavunlar devrinde… Mısır’ın inançlarında birçok tanrıya tapınma söz konusuydu. Zaman zaman bu tanrılardan biri öne geçerdi. Gerçekte politik güç ve o gücün bağlı olduğu tanrı birlikte önem kazanır veya kaybederdi. Güçlünün tanrısı da güçlenirdi… Böyle bir ortamda Thebae (Teb) şehri önem kazanmış ve buradaki Amon tıpınağı görkemine görkem katmıştı. Amon rahipleri imtiyazlı sınıfı meydana getiriyordu. Tanrının evi sayılan tapınaklarda görev yapan ruhban sınıfının zenginliğine diyecek yoktu. III. Ramses devrinde Amon’un serviti 235.000 hektar toprak, 81.000köle, dirilere eşit muamele gören 5.000 heykel ve 421000 baş hayvan olarak kayda geçmişti. Günlük dinsel törenlerde Tanrı’yı yedirmek, tuvaletini yapmak, giydirmek gibi işlemler yapılırdı. Tepsilerle getirilen yemekler sonunda, kralın kendilerine tapınak üzerinden bir yiyecek geliri bağladığı imtiyazlılara verilirdi. İnanca göre Firavun tanrı kanı taşırdı. İşte bu yüzden de kutsal kan bozulmasın diye Firavunlar aile içinde çoğu zaman kız kardeşleriyle evlenirlerdi. Yine inanca göre, Tanrı gökten yere inmiş ve kralı bizzat kendisi yeryüzündeki annesine doğurtturmuştu- yani bir Tanrı evlenmesi vukua gelmişti.(Tarih sürecinde buna benzer simgelemin tekrar kullanıldığını görürüz. En iyi bilinenlerinden biri bakire Meryem’in doğumudur.) Ayrıca tahta çıkış sırasındaki takdis de hükümdara tabiatüstü bir kudret vermekteydi. Biri Aşağı, diğeri Yukarı Mısır’ın olan ve yeni firavunun başına yerleştirilen iki taç, iki “büyük sihirbaz”dı. ve ona tanrısal seyyaleyi de teslim ediyordu. Yaşadığı sürece kendisi Tanrı Horus ile eş tutulurdu ve bu sıfatla tapınılırdı. Ölümünden sonra ise Öte Dünya Tanrısı olan Tanrı Ozisiris’le eş tutularak yine tapınma devam ederdi. Kısaca söylersek, Mısır’da bazıları daha etkin rollere sahip olmakla beraber birçok tanrıya tapınma adeti vardı ancak her dönem Tarnıların bazıları diğerlerine nazaran biraz daha öne çıkardı.

Yıl M.Ö. 1375 , Onsekizinci Hanedan dönemindeyiz. Babası III. Amenhoteps’ten sonra Mısır tahtına oturan oğlu IV. Amenhotep (IV. Amenophis diye de bilinir) çağının çok ötesinde bir uygulama yapmaya ve yerleştirmeye çalıştı. Mısır’da TEKTANRICILIK inancını kurmaya çalıştı.

IV. Amenhotep başa geçtiğinde artık Mısır uygarlığı doruk noktasına gelmiş, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Birçok uygarlıkta olduğu gibi burada da bazı konularda yozlaşmalar, halkın memnuniyetsizliği su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Firavun sülasesinin kurucusu Menes’in zamanından beri 2000 yyıl geçmişti. Anadolu topraklarına dek sınırları genişlemişti.Babası III. Amonhotep de başarılı bir Firavun’du. Parlak bir yaşantısı olmuştu. İri yapılı güçlü biriydi. Halk tarafından takdirle karşılanmıştı. IV. Amonhotep ise tahta geçtiğinde çok gençti. Kimisi 11 yaşında olduğunu söyler.. Savaşlar ve politik düzenlemelerle geçen bir yaşamdan sonra yaşlanmış olan Baba III. Amonhotep ve oğul IV. Amonhotep’ten çevre hükümdarlar dahil herkes yardım istemekteydi. Geleneğe göre yeni Firavun bu yardım isteklerine yanıt verecekti, orduların başına geçecek, politik düzenlemelerle uğraşacak ve Mısır’ın güçlü konumunu sürdürecekti. Oysa, IV. Amonhotep hiç de beklenildiği gibi davranmadı. Onu ordular veya politika değil, inanç, din, ilahiyat, felsefe konuları ilgilendiriyordu. Tabii bu çok genç Firavun Annesi Kraliçe Tiy ve karısı Nefertiti’nin etkisi altındaydı. Bu yüzden kadınca bir ilgi ve yönlendirmeyle şekilleniyordu. Söz konusu iki kadın ve dadısının kocası olan rahip yeni Firavun’un en yakın çevresini ve etkilenme çemberini oluşturuyordu. Ülkede ruhban sınıfı inanılmaz yetkilerle donatılmış olarak Tanrı adına halkı sömürmekle ve yönetmekle meşguldu. Yeni Firavun ise, ince duygularla yetiştirilmişti, sanata düşkündü, din ve inanç konularında sürekli bilgilenmekle zamanını geçirmişti, katı bir kumandan, imparator olmaktan ziyade, halka sevgiyle yaklaşmak isteyen, ince düşünceli bir yönetici olmayı yeğliyordu. Bu arada kendisi dinle uğraşırken, imtiyazlı sınıfta otorite kavgaları başlamıştı. Birbirlerini yiyiyorlardı. Hepsi “ben” kavgasına düşmüştü. Ülkede fırtına bulutları dolaşıyordu. Mısır’ın en güçlü kuruluşları olan dinle devletin arası açılmıştı.

Mısırlılar dinlerine düşkün olmakla bilinirdi. Dinlerindeki tanrı ve tanrıçaların sayısı da hayli kabarıktı. İnsan-hayvan karışımı tanrılarla, yer ve gök tanrılarından geçilmiyordu. Zamanla yeni yeni tanrılar da yaratılıyor, hemen din piyasasına sürülüyordu.Halkın inancını sömürmek bir kazanç kapısı olmuştu. Artık iş öyle bir hal almıştı ki, Mısır’lılar, zaman zaman tanrı sayısını indirme gereğini bile duydular. Böyle hallerde, aynı tanrının değişik adlar taşıdığını bildirerek, sayıyı azaltmaya çalışıyorlardı. Böylesine kalabalık bir tanrı topluluğu elbet başsız olamazdı. Bu kutsal kişilerin başkanlığı da güneş tanrısı RA’ya verilmişti. Ra’nın tapınığı Delta’daki Heliopolis şehriydi. Göklerin hakimi Ra mevsimleri düzenler, karanlığı ve aydınlığı yaratırdı. Mısırlılar, firavunların Ra’nın oğlu olduğunu kabul ederlerdi. Ancak zamanla, Ra’nın din aleminde tek başına sürdüğü saltanat, bölgeler arası bazı alınganlıklara sebep olmaya bayladı. Sonunda kışkançlıklar, çekememezlikler gözününe alınarak bir tür uzlaşmaya varılmak istendi. Ayrıca Heliiapolis rahipleri aksi takdirde gözden düşecek, güçlerini yitirecek olduklarını anlamışlardı. Sonuçta, Ra’nın güçlü adının yanına, bir başka tanrı adı daha eklenmesine karar verildi. Thebes şehri küçük bir şehirken önemsiz bir tanrı olan Amon (Amen diye de geçer) için burada küçük bir tapınak vardı. Zamanla şehir büyüdü, tapınak önem kazandı. Thebes şehrinin hakimiyeti kuvvetlendikçe Amon da kuvvet kazandı. Hele Thebes şehri önem kazanıp başkent de olunca tapınak ve Tanrı Amon önem daha da önem kazandı ve artık baş tanrı konumuna geçti. İşte bu dönemde, Hilopolis rahipleri onu doğan güneş tanrısıı Ra ile eş tutma kurnazlığını göstermiş ve imtiyazlarını kaçırmamak istemişlerdir. Böylece bu dönemde baş tanrı Amon-Ra adıyla anılmıştır. Ancak sen-ben kavgaları sürmüştür.Amon’un yükselişi henüz IV. Amonhotep başa geçmediği döneme rastlar. Bu dönemde Mısır birçok savaşa da girmiştir. Savaşların çok olduğu ve galibiyetlerin alındığı bu devirde, bütün galibiyetlerin nedeni Amon olarak düşünülür, ona yorulur ve ganimetlerden en büyük pay da ona ayrılırdı. Böylece Amon rahipleri olağanüstü zenginliklere ulaştılar. Etkinlikleri büyüktü. Öyle ki, Firavun’un adı dahi ‘Amon hoşnuttur’ anlamını taşıyan Amonhotep şeklinde verilmişti. Ancak bizim genç firavun bu durumdan hiç hoşnut değildi. Onun din anlayışıyla bu olup bitenler hiç uymuyordu. O’na göre güneş tüm varoluşun kaynağıydı. Güneş’in simgesi başka hiçbir şeyle birleştirilmemeli ve eş tutulmamalıydı. Bu yüzden güneş yuvarlağını simgeleyen ve güneşin izlediği yol anlamlarına gelen ATON adının benimsenmesini istedi. Saltanatının dördüncü yılında başkentten ayrıldı. Orta Mısır’da Güneş yuvarlağının ufku anlamına gelen ve bugünkü adı Tel -el-Amarna olan Akhet-Aton adlı yeni bir şehir kurdu.

İlkel toplum inançlarında bir şeyin adı, tasviri kendisinden bile önemlidir. Dolayısıyle Tanrıların adlarının da büyülü bir önemi vardır. Nitekim Mısır’da Amon adı böyle bir öneme sahip bulunmaktaydı. Rahipler her yere AMON un adını yazdırmışlardı. Kayalarda, tepelerde onun adı yazılıydı. Amenhotep ise öncelikle her yandan Amon’un adını kazıtıp sildirmeğe uğraştı. Öteki Tanrıların adlarını kazıtıp sildirmedi ama, onlara da tapınılmasını yasakladı.

Kendi adını da “Aton’un ruhu” ya da “Aton’un ihtişamı” anlamına gelen şekilde Akhnaton olarak değiştirdi. Firavun Akhnaton halkı eğitmek ve düşüncesini yerleştirmek için Tanrı Aton’a ilahiler yazdı. Bu ilahiler Tanrının tek olduğunu işlemekteydi. O da Aton ile simgeleniyordu. Düşünce denizinde bir devrim yapıyordu...

Kral Akhnaton ve Krıliçe Nefertiti’den Aton’a övgü başlığı altında toplanan ilahilerden biri pek ünlüdür. Sözlerini sizin için aşağıya kopyalıyorum:

“Sen her iki diyarı (yukarı ve aşağı Mısır) sevgiyle doldurursun. Sen toprağın, sen insanın, sen kurdun kuşun, sen topraktan üreyen bitkinin yaratıcısı; sen uyandığında, bütün bunlar yaşamaya başlar. Yarattığın herşeyin anası, babası, sen gök yüzünün batısına çekildğinde, dünya ölülerin alemi gibi kararır; insanoğlu karanlığın içinde uykuya dalar. Görmekten yoksun, evinde uyuyan zavallı komşumun herşeyi alınabilir. Bütün dünya sessiz bekler, yaratıcım ufukta dinleniyor diye. Ama gün olup da sen uanınca; ışınların karanlığı kovalar, işte o zaman insanlar kalkar, yıkanır, giyinir ve ellerini kaldırarak, sana yeni bir uyanışın şükranlarını sunmak için dua ederler.”

Bir başka ilahide şöyle deniyor:
“Senin iylerin türlü türlüdür. Onlar bizden saklıdır. Onlara akıl sır ermez. Eysenden yüce kişinin olmadığı tanrı! Sen mevsimlerin, kış soğunuğunun, yaz sıcağınıın yaratıcısı; kadında ocuğun, erkekte tohumun yaratıcısı! Ana karnındaki bebeğe hayat, yumurtadaki civcive kabuğu kırcaak gücü verensin. Gökyüzünde yarattığın Nil’le, toprakları bereketlendirmek için yağmur verdin bizlere!..”

Firavun Akhneton’un tanımladığı tanrı, sadece güneşten ibaret değildir ve sadece Mısır’a ait de değildir. Tüm insanları ve dünyayı etkilemektedir. Onun eylemleridir önemli olan. Dolayısıyle güneş yuvarlağı tapınmanın nesnesi değil simgesidir. O simgenin özünde var olana tapınmayı önermiştir. Üstelik de O’nu tek yaratıcı olarak tanımlayarak…
Işte böylece tarihteki ilk tek tanrı inancı üzerine yapılan bir devrimi görürüz.
Coğrafi olarak yöre Mısır ve Mısır’dan Anadolu’ya dek uzanan o muşhur “bereketli hilal” bölgesi. Dikkatinizi çekmek isterim, daha sonra tek tanrılı dinlerin tümünün doğum yeri yine bu bölge içinde olacaktır. Daha önce de söylemiştik, tarih bir devamlılık gösterir. Kültür bir devamlılık gösterir. Tek tanrılı inancın tohumlarının atıldığı bu bölgede daha sonra yine tek tanrılı dinler yeşerecektir.

Bir başka metinden size yine Akhneton’un bir ilahisini nakledeyim:

“Sen ki nesnelerin oluşları sırasında zaten yaşamaktaydın, ufukta parlak olarak yükseliyorsun, ey canlı Aton! Doğu ufkunda yükseldiğin zaman gezülliğinle bütün ülkeleri aydınlatıyorsun! Bütün büyüklük ve parlaklığınla, muhteşem ve kudretli bir halde, ülkelerin hepsi üzerinde göründüğün zaman ışıkların, yarattığın alemin sonuclarına kadar bütün ulusları kucaklıyor… Bizden uzaksın ama, ışıkların yine de yere iniyor, ve yaptığın bütün devirlerinde kendini insanlara gösteriyorsun…
Sabahları doğduğun, bütün gün boyunca ışıklarını yerin üzerine saçtığın zaman, karanlığı kovuyorsun; bize ışığını sunuyorsun. O zaman iki ülke de sevince garkoluyor; insanlar kalkı ayakları üzerinde doğruluyorlar, onları uyandıran sensin. Ellerini yüzlerini yıkıyorlar, giyiniyorlar ve göründüğün zaman, bütün kollar sana tapınıyor. Bütün dünya yeniden işe koyuluyor. Hayvanlar kendilerine verdiğin ot için seviniyorlar, ağaçlarla çayırlar yeşeriyorlar; kuşlar yuvalarından çıkıyorlar ve kanadları bile senin “ka”na tapınıyor. Keçiler bacakları üzerinde zıplaşıyorlar; kuşlarla kavalarda uççup gezen bütün yaratıklar sen gökte yükseldiğin zaman yeniden yaşamağa başlıyorlar. Gemiler nehirde aşağıya, yukarıya gidi geliyorlar; hatta nehirlerin balıkları ile sana doğru atılıyorlar; çünkü ışıkların suların derinliklerine kadar sokuluyor.

Anasının kucağındaki çocuğu besleyen sensin; ağlamasın diye onu yatıştıran sensin. Yarattığın her çocuk gün ışığına kavuştuğu zaman, onu canlandıran soluğu sen veriyorsun. Bağırmaya başladğı zaman onun ağzının sen açıyorsun; onun hayatına göz-kulak oluyorsun. Küçük kuş yumurtada iken ve kabuğunun içinde haykırırken kendisini yaşatan havayı ona veren sensin ve senin sayendedir ki o, her yanını saraan kabuğu kırcaak kuvveti bulabiliyor.

Yarattığın nesneler ne kadar da çeşitli! Yeryüzünü yalnızken, kendi isteğine göre yarattın; bütün insanlar, sürüler,hayvanlar, yerde yürüyen ve yaşayan , gökte ucan her şeyle benaber, yeryüzünü de sen yarattın. Yabancı ülkelerde, Suriye’de, Habeşistan’da her yerde her insanı yerli yerine sen koydun, onun bakımına sen göz-kulak oluyorsun, bütün insanlara da istedikleri rızkı sen veriyorsun…
Ey nurlu Aton, yeryüzünün üzerinde ışıldamaya başladığın zaman bütün gözler seni seyrediyor…”

Bu soylu dinsel devrimin yanısıra derin bir ahlak değişimi de oldu. Güneş bütün ulusları, bütün insanları, bütün varlıkları aydınlattı. Onların herbirinde tanrısal bir zerre vardı. Hepsinin içten gelme bir şekilde harekete geçmeye hazır olduklarına inanılabilirdi artık. Drioton ve Vandier’in Mısır adlı eserlerinde dedikleri gibi”Hürriyet, Amarna’da doğan dinin yüce fikirlerinden biri oldu… Yeni doktrinini öteki büyük düşüncesi de tabiat segisiydi… Böyle bir doktrinin de yaratıkları sevmeyi ve yaşama neşesini öğütlediğini insan, kolayca anlayabilir”…

Bu firavunun devrinde değişiklik kendini dinin yapılaşmasında da gösterdi. Tanrı ile kulları arasına bir rahipler zümresinin girmesi artık gerekli görülmedi: İyicil Tanrı’yı keşfetmeki çin gözlerini açmak yetiyordu. Amarna tapınağı üzeri gökyüzüne bakan, açık avlular ve dehlizlerden meydana gelmiştir; ana mihrap ise güneşin ışıklarına boğulmuş bir haldedir.

Bu arada bütün güzel sanatlar da baştan başa değişti. Yine Drioton ve Vandier’nin dedikleri gibi: “bundan böyle sanat artık realizmden ve spiritüalizmden meydana gledi. Tel-el-Amarna‘nın her yanında tabiat sevgisine rastlanmaktadır: Dinde, güneşe söylenen kasidelerde, günlük yaşayışın sahnelerinde ve nihayet evlerin süslenişinde bile bu, böyledir. Kuşlar, çiçekler ve yemişler artık stilleşmiş süs motifleri değil de, tabiatın çok değerli vergileri sayılmakta ve bunlar tarifi imkansız bir doğruluk, duygululuk ve sevimlilikle tasvir edilmektedir”. Genç firavun, kendinden önceki firavunların gerçeküstü resim yapılması yolundaki kurallarını değiştirmiş, gerçekliğe dönülmesini desteklemişti. Kendi portrelerinin de kendi neye benziyorsa öyle yapılmasını istemişti. Kraliçe Nefertiti çok çekici bir kadındı, kişiliği ile de daima kocasının görüşlerine destek olmuştu. Mutlu bir aile yaşantısı sürmekteydi Akhnoton’lar…

Akhnaton’un dünyaya tanıttığı din kavramı böyleydi işte, sevgi yüklüydü, aydınlatıcıydı. Sömüren din tüccarı ruhban sınıfını devre dışı bırakıyordu. Yüzyılların eskimiş inançlarına taptaze bir anlayış getiriyordu. Yepyeni evrensel bir ruh doğuyordu din konusunda. Onun övdüğü yalnız Mısır’ın tanrısı değildi. Akhnaton, dünyayı ve insanları yaratan, yarattığı herşeyin anası ve babası olan tek ve büyük gücü, Aton’u övüyordu. Bu ileri görüş, daha sonra Tevrat’ta da yer alacaktı. Ancak Akhneton’dan yediyüz ya da sekizyüz yıl sonra…

Akhnaton dürüst bir insan olarak tanınır. Servet icinde yüzdüğü halde sarayın lüksüne kendini kaptırmamıştır. sade bir hayat sürmüştür. Alışılmamış bir açıklığı, doğruluğu vardı. Sık sık karısı ve kızlarıyla halk arasına karışırdı. Halk onu çok severdi.

Bütün bunlar olup biterken, tutucular, gelenekçiler, muhafazakarlar her alanda böylece meydana gelmiş olan devrimden hoşlanmamışlardı. Ruhban, menfaatlerine dokunan, imtiyazlarını elinden alan bu sosyal bir değişmeyi kabul etmiyordu. Akhnaton ise kendi inancını koruyabilmek ve yerleştirebilmek için ruhban sınıfıyla mücadele ediyordu. Ancak, Akhnaton yirmi dokuz yaşında, 1358 yılında ölür ölmez de gericiliğin tepkisi baladı.

Karşı devrim başladığında mumyası henüz mezarına konmamıştı. Oğlu olmadığından hükümdarlık büyük kızının kocası Sahare’ye kaldı, ancak kısa bir süre sonra devrildi. Hükümdarın büyük damadı ancak bir yıl saltanat sürdü; küçük damadı Amon dininin rahiplerine boyun eğdi. Onlarla işbirliği yaparak kuçük damadı devirdi ve yerine iktidara geçti. Amarna’yı terkedip Thebae’ye gitti ve Tutankhaton adını , Tatankhamon olarak değiştirdi.

Akhnaton’un altından mumyası da Thebes’te Kralice Tiy’in mezarına kondu; mumya 1907 yılında bir ingiliz arkeolog grubu tarafından bulundu.

(Tel-el-Amarna’nın birdenbire terkedilişi şöyle bir sonuç verdi: Çöl kumlarının örttüğü tapınaklarla saraylar oldukları gibi kaldılar ve burada yapılan kazılar sayesinde bakanlıkların arşivlerini, Akhnaton’la yabancı hükümdarlar arasındaki mektuplaşmaları keşfetmek mümkün olrdu. Bu ise bize, Milattan Öncesi ondördüncü yüzyılı daha iyi tanımak imkanını verdi. te yandan Tutankhamon’un mezarı da Mısır’da soyulmuşmamış olarak keşfedilen tek mezardır ve içindeki “ölüm eşyası” baha biçilmez bir zenginliktedir).

Tutankomon’un yerine geçen Horemheb, rahiplerin oyuncağı olan bir askerdi. Tapınakları yıktırdı, Aton adını kazıtıp her yere Amon adını yeniden yazdırdırdı.

Yukarıdaki bilgileri sizin için sunduktan sonra söz geldi Nazenin’e…
Her dönemde geçerli bir inanış hakim oluyor, bunun tersi, zıddı neyse o da yeraltından yürüyor.
Mısır’ın çok tanrılı döneminde de mutlaka ki Akhneton tek tanrı inancına gönülden inanan yegane insan değildi. Ancak, iktidar sahibi yegane kişiydi ve bir devrim niteliğinde bu hareketi öne sürebildi. Ancak, din simsarları, din tacirleri her dönemde hemen her toplumda var. Burada da yozlaşmış şekildeki ruhban sınıfı halkın dine dayalı samimi duygularını sömürerek kendilerine iktidar ve menfaat sağlamaktaydı. Genç firavunun tek tanrı inancı onların menfaatlerine dokundu. Sonunda firavun ölür ölmez, kendilerine yandaş çıkacak bir işbirlikçi ile karşı devrim yaparak tekrar çok tanrılı dönemi hortlattılar.
Şöyle bir düşünelim, düşünce denizimizde, eğer o günlerde bu karşı devrim yapılmamış olsaydı, tek tanrı inancı tüm insanlığı kucaklar şekilde o günlerden başlayarak dünyaya yayılsaydı… Neler olurdu acaba? Tarih nasıl yazılırdı?

Sizi yine düşünceye davet ettim…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

Bu arada biraz daha düşünmek için bir soru ile bitirelim bugünkü yazımızı…
Amon ya da AMEN, AMIN .. kelimeleri arasındaki benzerliğe hiç dikkat ettiniz mi? Tanrısal onaylama… Eskiden duaların sonunda tanrının kabulu icin Amon’un adıyla, Amen’in adiyla bitirirlermiş cümleyi. Gelenek bu ya!… Amen…. Amin…

Tarihin cilvesi… kimine göre rastlantı, kimine göre kültürel devamlılık…

::))

31 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 9 Yorum

Sarı Saltuk üzerine… Prof. Dr. Belkıs Temren’den…

Aralik ayinin son günleri (24,25,26,27,28)Bektaşi kültüründe Sarı Saltuk Bayramı olarak kutlanır.
Özellikle Balkanlar’da bu gelenek çok yaygındır.

Size söz verdiğim gibi bugün Sarı Saltuk ile ilgili bir yazıyı aktarıyorum.
Beğeneceğinizi umarım…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…
images-7.jpg

Kaynak: Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 6. sayı, 1998. S:99-105

BEKTAŞİ GELENEKLERİNDE BALKANLARA İLK GEÇİŞ:
SARI SALTUK SÖYLENCESİ

Prof. Dr. Belkıs Temren

Bektaşilikten nasip alarak (el alarak) Bektaşi seyr ü sülûk’unca (eğitim düzeni gereğince) eğitim gören kiyişe Bektaşi denir.

Bektaşikte verilen eğitim “bireyin kendini eğitmesi” prensibine dayalıdır. Bu nedenle nasipli kişi Bektaşiliğe giriş töreni niteliğindeki “nasip töreni” sonunda şu cümleyle guruba katılır. “Seni senden aldık, sana teslim ettik”. Bu anlayış Bektaşiliği diğer tasavvuf okullarından ayıran en önemli noktadır. Çünkü, artık bir eğitim gurubunun üyesidir ama yapması ve yapmaması gerekenleri kendisine empoze eden bir ustası (şeyhi) yoktur. Usta (mürşid), ona neyin doğru veya yanlış olduğunu söylemeyecek, doğru ve yanlışı kendisinin ayırdedebileceği yetenekleri kazandıracak kişidir. Böylece kişi düşünerek, çevresini dikkatle izleyerek ve kendisine sunulan usta malı bilgiyi irdeleyerek doğrularını oluşturacaktır. Gerçeğe, ya da tasavvufi deyimle, hakikate giden yolda nasıl yürünebileceğinin prensiplerini alacaktır ama marifeti geliştirip, yürümek kendi sorumluluğundadır. Bu nedenle zor bir yoldur. Bireyin her an kendisini “terazide” hissettiği bir yoldur. Bunu anlatmak için, yola girmeye niyetlenenlere “ateşten gömlektir, demir leblebidir” diye ihtarda bulunulur. İşte bu yolun yolcuları için en önemli eğitim araçlarından bazıları da geleneklerinde yer etmiş söylencelerdir. Bunlar çoğu zaman velayetnamelerde karşımıza çıkar. Bunlarda derin bir felsefenin işlenmesi izlenir. Söz konusu olan Türk tasavvufudur.

Günümüzde Bektaşilik kurumu, evrensel insan olarak yetişmek isteyen tanrı-insan-evren sevgisini bütünleştirerek barışcı, hoşgörülü, kendini bilen, insana sevgi ve saygı ile bakan olgun insan olmak için kendini yetiştirme fırsatını tanıyan bir tasavvuf okulu olarak işlev yapmaktadır.

Anadolu’da oluşumunu tamamlayan Bektaşilik daha çok batıya Trakya ve Balkan ülkelerine yayılmıştır. Bu yörelerin Türk kültürü, Türk dili ve Türk’ün islam anlayışı ile tanışmasında ve bunların benimsenmesinde Bektaşiliğin çok önemli bir payı vardır. Özellikle Moğol istilası sonrası yaşadıkları topraklarda huzursuz olan ve göçe zorlanan Türk boyları o zamanlar Rumeli (Rum diyarı) olarak tanınan Anadolu ve Balkan yörelerine göçlerini yoğunlaştırmıştır. Başlarında bir önder ile yola çıkan göç kafileleri kendilerine yurtluk ararken daha çok meskûn olmayan yörelere yerleşmişlerdir. Bektaşiler genellikle sapa yerleri veya mevcut köylerin dışında, kenarında yerleşmeye elverişli bölgeleri yurtluk olarak seçmişlerdir. Geldikleri ve yurt edinmeye çalıştıkları yeni yerlere kültürlerini, dillerini, inançlarını da beraberce götürmüş ve çevrede yaşayan yerli halkla barışcıl ilişkiler kurmaya özen göstermişlerdir. İşte bu kafilelerin başında çoğu zaman onlara yol gösteren, önderlik eden konumunda “derviş” niteliğine sahip yiğit, saygın, liderlik özelliği olan kişiler bulunmaktadır. Savaşların hikayeleri, askeri hikayeler, daha çok “gaza-name” ve “fetihname”lerde yer alırken, halkın belleğinde yer eden dinî ve geleneksel hikayeler ise, “velayetnameler”de dile getirilmektedir. Bunlarda maddi fetih yerine, manevi fetih ön plana geçmiştir. Bu manevi fetihleri yapanlara da Alp-Erenler denmiştir. “Alp” sözcüğü, “kahraman”, “yigit” anlamlarını taşımaktadır. İlk Bektaşi yazmalarında “Gaziler” sözü de “derviş” anlamında kullanılmıştır. Böylece, “Alp” ve “Gazi” destan kahramanları birleştirilerek “Alp-Erenler” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bedreddin Noyan Dedebaba, Alp-Erenlerin tanımını şöyle yapar: “Türk halkına sadece mistik inanışları aşılamak ve onları olgunlaştırmakla kalmayıp, savaşçı arkadaşları ile düşman topraklarına akınlar yapıp çarpışmış olan kimselere Alp-Erenler diyoruz”. Aşık Paşa Alpliği “dünya” ve “din” alpliği diye ikiye ayırır. Bunlardan Dünya Alp’inde şu dokuz şartın bulunması gerektiğini savunur: Kuvvetli bir yürek, güçlü bir pazı, gayret, iyi ve cins bir at, savaş elbisesi, yay kılıç, süngü ve iyi bir arkadaş. Din Alp’inde bulunması gereken dokuz şart ise şunlardır: Erenlik, riyazet, azim, aşk, tevekkül, şeriate uyma, bilgi, himmet, iyi bir arkadaş. Alp-Erenler arasında, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Abdal Musa Sultan ve Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) gibi daha birçoklarını saymak mümkündür.

Bu yazımızda Avrupa’ya geçen öncü Türkler arasında önemli yere sahip Alp-Erenler’den “Kilgra Sultan” ve “Aya Nicolas” olarak da tanınan Sarı Saltuk Baba’dan söz etmek istiyoruz.

Sarı Saltuk ile ilgili bilgileri Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Saltuknameler gibi eserlerden ve yaşayan Bektaşi geleneklerinden ediniriz. Saltuknameyi Cem Sultan, Ebu’l- Hayr-ı Rumi’ye yazdırmıştır. Sarı Saltuk’un ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra (MS 1480’de) sözlü gelenekten toplanarak kaleme alınmıştır.

Gölpınarlı “Saltuk” kelimesinin “salt”tan türediğini ve “salt”ın Çağatay, Kırgız, Kırım ve Batı Oğuz lehçelerinde “yüksüz, sade, yalnız, münferit, hür azad” mânalarına geldiğini belirtir. Saltuk kelimesinin “salmak” fiilinden türetilmiş Türkçe özel bir isim olduğu inancı ise daha yaygındır. “Hünkar, haydi seni Rum ülkesine saldık” anlamındaki gibi.

Velayetnameye göre, Sarı Saltuk ile Hacı Bektaş Veli karşılaşmıştır. Karşılaşma velayetnamelerin temel özelliklerinden biri olan simgeleştirme motifleri ile şöyle anlatılır: Horasan’da iken kendisine Anadolu’ya gitmesi ve Hacı Bektaş Veli’yi bulması öğütlenen Sarı Saltuk denileni yapar ve Suluca Karahöyük yöresine gelir. Birgün, Hacı Bektaş Veli çilehanededir. Çilehaneden çıkarak adına Zemzem Pınarı denilen su başına gelir, burada pınar boyunca koyunlarıyla yürümekte olan bir çoban görür. Arkasından “adın nedir?” diye seslenir. Çoban, “adım Saru Saltuk’dur” diye yanıtlar. Hünkar kendisine, “durma yürü, seni Rum’a saldık” der. Burada yine velayetnameye göre, Hacı Bektaş Veli’den “safâ nazar” alan Sarı Saltuk, “erlik mertebesine” ulaşır ve “hâl ehli”ne katılır. Dikkat edilirse bu terimlerin hepsi Bektaşi literatüründe sıkça geçen ve her birinin derin ve katlı anlatımları olan simgesel anlatım içermektedir. Örneğin, çoban, koyun, sâfa nazar, erlik mertebesi, hâl ehli gibi terimler bu sade hikayeyi çok daha derin anlamlar taşıyan bir hikaye haline getirmektedir. Bu küçük açıklamadan sonra hikayemize geri dönecek olursak, Sarı Saltuk, Pir’e “koyunları ne yapayım” diye sorar. Aldığı yanıt, “koyunların sahibi gelinceye kadar buradan ayrılma ve sonra Taptık İmre’ye git. Bizden selam götür. Sana silah versin, yoldaş versin sonra Rum’a git” şeklinde olur. Böylece, Sarı Saltuk yola çıkar ve Taptık İmre’ye ulaşır. Ona mesajı iletir. Taptık ona bir yay ve yedi ok verir. Ağaç (tahta) kılıç kuşatır. Bir de seccade verir. Ulu (büyük) Abdal ve Kiçi (küçük) Abdal’ı da beraberinde yoldaş olarak görevlendirir. Söylenceye göre, Ulu Abdal gerçekten heybetli bir yapıya sahiptir, Kiçi Abdal ise ufak tefektir. Bektaşi geleneklerinde hiçbir sıfatın boşuna ve anlamsız kullanılmadığını dikkate alırsak Sarı Saltuk’a yoldaş olanların en büyük ve en küçük, makro ve mikro anlamlarını da simgelediğini kolayca çözümleyebiliriz. Ayrıca, Trakya haritasına baktığımız zaman, Keçiborlu ve Uluborlu’yu görürüz. Bunlar, bu iki dervişin Hakk’a yürüdükleri makamlar olarak bilinir. Dervişlerin adları yörenin adı olmuştur. Zaten Türk geleneklerinde kahramanlık hikayeleri ve kahramanlar yörelere ad verilmesinde önemli bir etkendir. Bunu en iyi şekilde Seyyid Ali Sultan’a ilişkin söylencelerde izleriz. Sarı Saltuk’un hikayesine geri dönersek, bu yolculuğunda, Hızır da kendisine rehber olarak tayin edilir. Hikayemiz yine ok, yedi, yay , tahta kılıç, seccade gibi simgelerle bezenerek devam eder. Sarı Saltuk ve arkadaşlarının ilk durakları Sinop’un Karadeniz kıyısında Harmankaya adında bir yerdir. Hikayenin güncel anlatımlarına göre Sinop’ta postu serip dinlendikleri yerde bugün dahi hâlâ yemyeşil taze çimen biter ve burası yaz kış yeşilliktir. Orada, seccadeyi suya koyar ve üzerine binerler. Seccade onları Dobruca taraflarında Kalikra (Kilgra) adlı bir kalenin yakınına götürür. Sinop’tan seccadeyle su üzerinde aldıkları yolun izi, yine güncel hikaye aktarımına göre, deniz ne kadar dalgalı olursa olsun, hâlâ sakin ve durgundur. Kalikra halkı bir hüzün ve tedirginlik yaşamaktadır. Buna neden, bir mağaraya giren ejderha halkı ürkütmüş ve beyleri de başlarında olmak üzere halk kaçmıştır. Sarı Saltuk yöreye gelince bu mağaraya girer. Karşısında yedi başlı bir ejder vardır. Her başına bir ok atarak onu vurur, fakat ejder kendisine saldırır, ölmemiştir. Zor durumda kalan Sarı Saltuk, Hızır’ı yardıma çağırır. Bu sırada Hızır, Hacı Bektaş ile muhabbetedir. Gelir, ejderi haklaması için gerekli olan bilgiyi verir : “Kılıcınla başını kes”. Bunun üzerine Sarı Saltuk belindeki tahta kılıcı anımsar ve kılıcıyla ejderin 7 başını da keser. Böylece ejdere galib gelir. Hızır’a döner ve tahta kılıcı unuttuğunu, aksi takdirde kendisini rahatsız etmeyeceğini söyleyerek özür diler, teşekkür eder. Sonunda kalenin beyi ve halk geri çağırılır. Durumu gören halk Sarı Saltuk’a iman ederek saygı gösterirler.

Aynı hikaye Saltukname kaynaklı olarak bugünlere gelirken halk arasında kazandığı anlatımda simgeler zenginleşmiş ve şöyle bir anlatıma kavuşmuştur. Hikayede Kalikra’ya varmadan önce, ilk olarak karaya çıktıkları yer Gürcistandır. Kendilerinin geleceğini önceden hisseden Gürcistan beyi Küreyiş tarafından karşılanırlar. Gürcüler, Sarı Saltuk ve arkadaşlarını ağırlarlar, onlarla sohbet ederler. Saltuk, bu ziyaret sırasında, tekbirleyerek onlara “Hüseyni” taç giydirir. O günden sonra yöre, artık bu tarz taç kullanır. Hikaye diğer yönleriyle Kalikra’ya varışlarına kadar aynı devam eder. Üzüntü içindeki kale halkını görünce Sarı Saltuk nedenini sorar. Kendisine verilen yanıtta, yedi başlı bir ejderhanın yöre çocuklarını kaçırıp bir mağaraya götürdüğünü öğrenir. Halka korkmamalarını, kendisinin ve arkadaşlarının çocuklara yardımcı olacağını söyler. Böylece Sarı Saltuk mağaraya girer. Mağaranın girişinde ejderle karşılaşır. Yanındaki 7 okun her birini, ejderin her bir başına atar. Ejder yalpalar, fakat ölmez, hırslanır ve gövdesiyle hışımla Sarı Saltuk’un üstüne gelir ve onu sıkıştırır. İşte bu anda zorda kalan Sarı Saltuk, “yetiş ya Hünkar” diye seslenir. Anadolu’da Hacı Bektaş ile muhabbette olan Hızır , Hünkar tarafından yardıma gönderilir. Anında Saltuk’a, “belindeki kılıcı niye kullanmıyorsun?” mesajı gelir. Bunun üzerine belindeki tahta kılıcı çıkararak önce ejderin gövdesini ikiye bölen Sarı Saltuk, yöreyi yasa boğan ejderhayı öldürür. Ancak, çocuklar etrafta görünmez. Korkmuş olan çocukların mağaranın derinliklerinde olduklarını düşünürler. Sarı Saltuk çocukların ürkmüş olacağını ve onların kendilerinden de ürkmemeleri, dost olarak geldiklerini anlamaları için beraberindeki dervişlere öğütlerde bulunur. Öğütleri dinleyen dervişler kozalaklardan ve ağaçlardan oyarak çeşitli hediyeler yaparlar. Bunları beraberlerindeki çorapların içlerine doldururlar ve ellerinde bu hediyelerle mağaraya, çocukları almaya girerler. Çocuklar kendilerine hediyeler getiren bu insanları sevinçle karşılar. Gece ilerlemiş etraf karanlıktır. Ellerinde, uyandırdıkları mumlarla mağaradan çıkarlarken, onları çocuklarıyla beraber görecek olan halkın ne olup bittiğini daha iyi anlaması ve gerçeğin farkına varması için etrafı mumlarla aydınlatmayı da ihmal etmezler. Bu nedenle çevredeki çam ağaçlarına mumları dikerler ve aydınlık içinde Sarı Saltuk ve dervişleri ejderhanın elinden kurtarılmış çocuklar ve ellerinde hediyeleri ile birlikte mağaradan dışarı çıkarlar ve dervişlerin hazırlamış oldukları tahta kızaklara binerek kasabaya ulaşırlar. Yöre halkı ejderhanın yok edilişine ve çocukların kurtuluşuna çok sevinir. Çocukları ailelerine teslim zamanı gelmiştir. Sarı Saltuk çocukları birer birer kucağa alıp teselli eder, “ Hü-Hü-Hü” diyerek sırtlarını sıvazlayıp, niyazlayarak iyi dileklerle, yöre halkına teslim eder. Bütün bu olağanüstü gayreti gösteren kırmızı elbiseli, uzun çizmeli ve başlarında börk olan kurtarıcılarını gören halk, Sarı Saltuk’ı bir aziz olarak kabul eder ve bu yörede, yerel halk tarafından artık ona “kurtarıcı, teselli edici” anlamlarında “Aya Nikola” denmeye başlar. Ancak, kurtarıcılarının müslüman Türkler olduklarını öğrendiklerinde halk şaşırır. Üstelik bu Türkler, beraberlerinde getirmiş oldukları yegane yiyecekleri olan kurumuş ekmeklerini yerli halkla paylaşmak istemektedirler. Buna mukabil, yerli halk da, onlarla paylaşmak için şarap getirir. Ortaya bir de tuz konur. Dikkat edersek hikayemizin tümünün simgesel, katlı anlatımla yüklü olduğunu izleyebiliriz. Burada, yine Bektaşi öğretisinde çok önemli anlamları olan ekmek, şarap ve tuz simgelerinin kullanıldığını görmekteyiz. Hikayeye devam edecek olursak, böylece kurulan bir sofrada beraberce oturur, aynı İsa peygamberin yaptığı gibi ekmeklerini bölüşür ve şarap içerler. Hemen rahatlık ortamı oluşur. Dostluk kurulur, sohbet başlar. Bu da Bektaşi geleneklerindeki Noel Baba’nın hikayesinin kökenini oluşturur. Bektaşi geleneğinde Noel Baba’nın gerçek kimliği Sarı Saltuk’dur. Giysisiyle, “Hü-hü-hü” şeklindeki üçlü niyazlamasıyla, çam ağaçlarındaki mumlarıyla, kızaklarıyla Türk gelenekleriyle süslenmiş derin bir anlatıma sahiptir. Bektaşi gelenekleri Noel Baba – Sarı Saltuk ilişkisini anlatırken şu sorgulamaya yer verir: “Başka hangi kültürde Noel Baba’nınkine benzer bir kıyafeti ve hangi dilde Ho-ho-ho diye seslenmeyi görüyorsunuz? Ho, hü veya hu’nun farklılaşmış söylenişidir. Kıyafete gelince, bu, Türk dervişlerinin kıyafetidir. Bu kıyafetle de ne Antalya’nın sıcağında dolaşılır ne de güneyin herhangi bir yerinde. Sarı Saltuk’un gerçek güzergahı olan ve daha çok dolaştığı yerler olan Trakya ve Balkan’lardaki Türk dervişlerin kıyafetleridir” şeklinde açıklama getirirler. Sarı Saltuk söylencesinin tümü simgesel anlatımla bezenerek çok derin barış ve sevgi mesajları taşımaktadır. Bugün, Bektaşi geleneklerinde Sarı Saltuk bayramında bu hikaye tüm canlılığıyla yaşatılır. Hıristiyanların Noel’i kutladıkları sıralarda Bektaşi geleneklerinde Sarı Saltuk Bayramı kutlanır. Kurulan özel sofrada Babaerenler Sarı Saltuk menkıbesini anlatır, gerek gördüğünce açıklamalar yapar. Tümüyle katlı anlatım içeren bu söylencelerin doğru olup olmadığı, yaşanıp yaşanmadı veya tarihin hangi zamanında gerçekleştiği ise hiç de önemli değildir. Simgeler ve anlatılmak istenen şeyler tamamen “hakikat” diyarının meyveleridir. Bektaşilerce önemli olan da budur.

Bektaşilerin geleneklerinde, semavi dinlerin tüm özel günlerinin bir karşıtı vardır. Bir hıristiyanın veya bir yahudinin elemli gününe mutlaka Bektaşinin de elem bazlı bir özel din günü rastlar. Bunun yanısıra, yine, onların seviçli, kutlamalı din günlerine Bektaşilerin de sevinçli, kutlamalı, şenlikli bir din günleri rastlar. Nasıl Kur’an tüm semavi dinleri içeriyorsa, onları kucaklıyorsa Bektaşilik de tüm semavi dinlerin özel dinsel ritüellerini içerir ve kucaklar. Bunun özellikle Balkanların fethinde şöyle bir işlevi vardır. Yeni yurtluklara yerleşmeye çalışan Bektaşi Türkler gittikleri yerde kendilerine komşu olarak yaşayan Hıristiyan kültürü tarafından yadırganmamış, yabancılanmamıştır. Hatta kendilerine oldukça benzeyen adet ve gelenekleri onlarda biraz daha ihtişamlı ve anlamlı bulan pek çok hıristiyan kitle, severek içtenlikle Bektaşi olmuşlardır ve Bektaşi oldukları için müslümandırlar. Bu özelliği görüp anlayan Osmanlı yöneticileri imparatorluğun kuruluş ve genişleme devrelerinde Bektaşilikten çok yararlanmışlardır. Bektaşiliğin ortadan kaldırılması ve baskılanması ile beraber imparatorluğun da çöküş devrine girmesi ilginç bir rastlantıdır.

Sarı Saltuk’un hikayesine dönecek olursak, dervişlerin ejdere karşı başarısı toplumda memnuniyet yaratmıştır ancak, bu toplumda da hemen her toplumda olabildiği gibi başarıyı ve dostlukları çekemeyenler olmuştur. Hele kendi düzenlerine gölge düşmüşse, koltukları sallanmışsa, menfaatleri elden gidiyorsa, buna seyirci kalmak istemeyenler olabilir. İşte Kalikra’da böyle bir rahip vardır. Bu rahip, sihirle gökyüzünde uçar. Sarı Saltuk’un da sihirbaz olduğunu öne sürer. Erenler, Sarı Saltuk’un sihirbaz olmadığını “kudret sahibi” olduğunu belirtirler ve bunun için ateş denemesi yapılması gerektiğini söylerler. Böylece, rahiple Sarı Saltuk beraberce kaynar kazana girerler. İki gün sonra, Saltuk çıkar, rahip erimiştir. Bir başka söylenceye göre, ejderin ateşinden yanmayan Sarı Saltuk’u rahip sihirbazlıkla suçlar. Elbisesinin sihirli olduğunu, onu koruduğunu ileri sürer. Bunun üzerine rahiple elbiseleri değiştirirler. El ele ateşe girerler. Sarı Saltuk üryan vaziyette ateşten çıkar. Öte yanda ise, elbise yanmammıştır ama içinde rahip yoktur. Yine bu sırada, Hacı Bektaş Veli ve Hızır Hacıbektaş’ta Akpınar’ın olduğu yerde sohbet etmektedir. Hacı Bektaş “Saltuk’u terletiyorlar, biraz serinlik verelim ona” diye taşın üzerine su serper.

Sarı Saltuk’a ilişkin söylenceler bununla bitmez. Bir söylenceye göre Lehistan’da iken Mora’dan davet alır. Derler ki, “üç adımda atlar Mora’ya ulaşır”. Bu yer, Hıristiyanlarca da kutsal olarak bilinir. Burada yine yedi başlı bir canavarla karşılaşır. Canavarı öldürür ve leşini denize atar. Bu yerin adı “Leş kasabası” olarak bilinir.

Saltuk’ın 12 dil bildiği ya da 72 dil bildiği gibi bilgilere rastlarız. Bunlar da simgesel anlatım içerirler. Bektaşi geleneğinde 12 dil, dünyada 12 temel kara parçası olduğu inancından hareketle “tüm yeryüzü kıtalarının dillerini bilmek”; 72 dil bilmek ise, yine yeryüzünde 72 ayrı temel kültür bulunduğu inancından hareketle 72 milletin dilini bilmek şeklinde anlamlar taşımaktadır. Bu durumda tüm dünya insanlarının dillerini bilmek, onlarla anlaşabilmek anlamını içerir. Evrensel bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Kuran’ı Kerim ve İncil’i çok iyi, ezbere bildiği kaydedilir. Semavi dinler hakkında yetkin bilgiye sahiptir. Saltukname bunu teyid ederek şu cümlelere yer verir: “Şerif (Saltuknamede Saltuk lakabını almadan önce Sarı Saltuk’un adı Şerif Hızır olarak geçer) minbere çıkıp bülend avazle incil okudu. Cem’i kâfirler hep ağlaştılar, gendülerinden gettiler” .

Sarı Saltuk’a ilişkin söylenceler halk arasında yaygın olarak kullanılarak bugünlere gelmiştir. Hikayeler hep kerametlerle doludur. Simgesel anlatım yüklüdür. Sarı Saltuk hikayelerin tümünde bağnazlığın, zulmün karşısında olmuş, dostluk ve barış elçisi olarak görev yapmış ve insanlığı Hak yoluna davet etmiş bir kimlikle karşımıza çıkmaktadır. Saltuknameye göre Sinop’un fethinden sonra (M.1214’de) doğmuş ve M.1300 yılında ölmüştür. Genel kanıya göre ise, bu tarihlere yakın tarihlerde 86 veya 99 yıl yaşamıştır. Evliya Çelebi’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Muhammed ve doğum yeri Buhara’dır. Babadağ ’daki makamında kitabesinde adı “Seyyid Muhammed Buharî” olarak yazılı olduğu belirtilir. Saltukname’ye göre Sinop civarında doğmuştur ve asıl adı Şerif Hızır’dır . A. Gölpınarlı ve bazı araştırmacılar bunu teyid eder. Ömrü boyunca Aprupa’nın pek çok yerini ve Trakya’yı dolaşan Sarı Saltuk din, dil farkı gözetmeksizin insanlığa hizmet etmiştir. Onu tanıyanlar onu benimsemiş, kendilerinden bilmiştir. Bu nedenle hem bir aziz hem bir derviş olarak tanınmıştır. Ölümü bile insanlara ayrı bir ders niteliğindedir. Öleceğini hissettiğinde Sarı Saltuk 17 tabut hazırlanmasını (bu rakam bazı kayıtlara göre 7 dir) ve içlerine kendi ağırlığınca kum torbaları doldurulmasını ister. Ölümünden sonra gezmiş olduğu diyarlardan temsilciler gelir ve “Sarı Saltuk bizimdir, bizim diyara götürmek isteriz” derler. Kendilerine gerekli hazırlığın yapıldığını, dönerken yanlarına bir tabut da alarak dönecekleri söylenir. Hepsinin de yolda iken, meraklarını yenemeyip tabutları açtıkları belirtirilir. İçinde Sarı Saltuk’un nâşını görüp, rahatlayarak yollarına devam ettikleri anlatılır. Böylece, pek çok yerde bugün Sarı Saltuk’un makamı karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan en bilinenlerinden bazıları şöyledir: Kırım, Moskova, Danzing, Polonya, Bohemya (Pezonika), İsveç (Bivanjah) Türkiye (Babaeski , İznik, Diyarbakır, Bor ) Moldavya (Babadağı), Dobruca (Kalikra), Arnavutluk (Kroya).

Bugün, Bektaşi öğretisinin önemli söylencelerinden birini oluşturan Sarı Saltuk Söylencesi hemen her yıl aralık ayının son günlerinde bir bayram eşliğinde anılır. Sarı Saltuk bayramı Bektaşilerin mutluluk ve sevinç içinde kutladıkları günlerden biridir. Bu özel günde çocukların etraflarında olmasından özellikle mutluluk duyarlar. Ana teması bilginin, aydınlığın cehaletle, bağnazlıkla savaşması ve zaferidir.

images-61.jpg

26 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Seçme yazılar, Tasavvuf | 4 Yorum

Hacı Bektaş Veli’den öğütler…

images-43.jpg

Hacı Bektaş Veli’nin bazı öğütleri yolunu izleyenlerce dilden dile, kulaktan kulağa günümüze dek ulaştırılmıştır. Bunlar birer prensip olarak Bektaşi felsefesinde de işlenmiştir. Şimdi bunlara bazı örnekler verelim.

– Okunacak en büyük kitap, insandır.

-Ara, bul.

-Yol ile giden, yorulmaz.

-Bir yolu karanlık görüyorsan, belki perde gözündedir, yolda değil!.

-Her ne ararsan kendinde ara.

-Mürşitlik, alıcılık değil, vericiliktir.

-Bir saatlik tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.

-En küçüğümüz, en büyüğümüzdür.

-Kelam Hakk’tır.

-Nasip, verilene karşı alınandır.

-Arif olu da vermeyen ‘cahil’dir.

-El ele, el Hakk’a.

-Hakk’ın varlığından başka hiçbir şey kalıcı değildir.

-İslamın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıldır.

-Yolumuz, ilim, irffan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.

-Gündüz şevk ile dünya işine, gece aşk ile ahiret işine.

-Gelme, gelme; dönme, dönme; Gelenin malı; dönenin canı!.

-İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

-Eskiyi terk cahile ölüm; Arife ise, doğumdur.

-Yakin olmak, Allah’ta yok olmak ve Allah’la bekaa bulmak halidir.

-İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.

-Doğruluk, dost kapısıdır.

-Mümin, müminin aynasıdır.

-Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

-Marifet, nefsi silmek değil, bilmektir.

-Mertebe ve makam yoktur, dostun gönlünden başka.

-Her ‘yok’un yerine geçecek bir ‘var’ , sende vardır.

-Gözü ileride, gönlü geride olan kimse, yola gidemez

-İncinsen de incitme!.

-Yapacağın her iyiliği, makbule geçecek şekilde yap.

-Tövbenin tövbesi olmaz!.

-Nefsine ağır geleni, kimseye tatbik etme!.

-Her ne yaparsan, Hak rızası için yap.

-Fikirsiz alim, Nuh’suz gemidir, zikirsiz derviş nursuz kandildir.

– Çalışmadan geçinenler, bizden değillerdir.

-Oturduğun yeri pak et, kazandığın lokmayı hak et.

-İbadetin yeri başka, işin yeri bşkadır.

-En büyük keramet, çalışmaktır.

-Eline, diline, beline sahip ol.

-İşine, eşine, aşına sahip ol.

-Gönlün, elin, sofran açık olsun.

-Fakiyrlik, her yoklukta sakin olmak ve her varlıkta elde olanı dağıtmaktır. Yani yokluk ile arası iyi olmak, onunla uyuşmak ve varlıktan kurtulmaktır. Her çeşit yoksulluktan korkan arabozucudur. gerçek Fakiyr’in Hakk’tan gayrıya ihtiyacı yoktur.

-Yetmişiki milletin hepsine aynı nazarla bak.

-Düşmanının bile insan olduğunu unutma!.

-Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayın.

-Ayıpları örtücü ol.

-Kimsenin ayıbını görmeyen cana aşk olsun.

-Herşeyin anahtarını kendinde ara.

-Fakiyr o kimsedir ki, Allah’tan başka kimseye ihtiyacı olmaz.

-Gerçek bir derviş hic kimsenin verdiği üzüntüden sıkılmaz ve kırılmaz. Civanmert oduk ki, kırılmaya değer kimseyi bile kırmaz.

-Asıl körlük, nankörlüktür.

-Dört türlü cömertlik vardır. Mal cömertliği Bay’lara (zenginlere anlamında); ten cömertliği, gazilere; gönül cömertliği ariflere; can cömertliği aşıklara mahsustur.

-İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.

-Alimin uykusu, cahilin ibadetinden üstündür.

-Göze nur, gönülden gelir.

-Gözlüye gizli yoktur.

-Kendini temizlemeyen, başkasını temizleyemez.

Evet, Hacı Bektaş Veli’nin öğütlerinden bir demet sunmaya çalıştım sizlere…
Sevgiyle kalın…
Nazenin…

images-210.jpg

24 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | 15 Yorum

Bektaşilik Bir Tarikat Mıdır?

images4.jpg
Bektaşiliğin oluşum sürecine bir bakmamız gerekiyor. O dönemlerde diyelim ki siz bir dünya görüşüne sahipsiniz, bu dünya görüşü paralelinde inançlarınız var. Bunlar geleneklerinizle bezenmiş, bazı ilkeler de oluşturmuşsunuz zaman sürecinde… Bu bütünlük içinde bir yaşam tarzınız var. Artık bu yaşam tarzı sizi etkiliyor, siz yaşam tarzını… Bir alış-veriş var yani.. Sanki canlı gibi, nefes alır verir gibi… Bu toplumun içine katılanlar da, içine katıldıkları toplumun adet, gelenek ve göreneklerini otomatik olarak benimsiyor ve uyguluyorlar… Bu bütünüyle, her yönüyle bir kültürel yaşam biçimi… Kültür burada yaşamın tüm boyutlarını içerir kapsamda, inanç da, bunun sadece bir parçası. Yani kültür daha geniş bir kavram… inanç kültürü bunun bir alt katmanı sadece… Zamanla, bazı insanlar bu kültürün önerdiği dünya görüşünü, yaşam tarzını bazı prensiplere oturtmaya başlıyorlar ve bu işin bir felsefesi, doktrini oluşuyor, yani öğrenme yoluyla edinilebilen kısmı oluşuyor. Demek ki artık sadece kültürün parçası olmakla değil, bir de kültürün felsefesini yapmakla öğrenme işlemi başlıyor, bir tür okulluluk gibi -eğitsel süreç-…. Bu da yine, bütünsel kültürün bir parçasından ibaret.

İşte hemen burada söylemeliyim ki, günümüz terimleriyle söylersek, ALEVİ-BEKTAŞİ kültürü bu bütünsel kapsamın tümünü oluşturan simge…

Alevi Kültürü
, bu kültüre “KÜLTÜRLENME” yoluyla dahil edilmiş kişilerce uygulanan kısmı… ya da şekli diyelim… Yani kültürel bütünlüğe ilişkin değerleri ve uygulamaları doğuştan görgü yoluyla, gelenekle edinilmesi ve yaşatılması kısmı.

Bektaşilik, sonradan, özgür iradeyle, seçerek, eğitim alarak bu felsefeyi, bu bakış açısını veren kültürü öğrenmeyi dileyerek edinilen kültürel bütünlük… Bektaşi ailenin çocukları olsalar dahi içine doğup büyüdükleri , kısmen gözleyerek kısmen de kulak misafiri olarak fikir sahibi oldukları bu kültürü erişkin yaşa geldiklerinde kendi iradelerini kullanarak ve kendi birinci derecedeki kan bağı olan akrabaları dışında bir Baba’dan nasip alarak eğitsel zincire dahil olmaları koşuluyla edinebilecekleri bir eğitim süreci ve bu sürecin sağladığı kültürel bütünlüğe dahil oluş olarak algılayabiliriz.

Bu durumda, insan Alevi bir aileden gelebilir ve Bektaşi seyr-i sülüğüne (eğitsel sistemine) dahil olabilir, veya Alevi bir aileden gelmese de (sunni bir kökenden gelebilir veya başka bir din kökeninden de gelebilir mesela Hıristiyan kökenli olabilir ve Budhist olabilir) kendi özgür iradesiyle bu eğitsel sisteme dahil olmak isteyebilir.

Veee bu yüzden Alevilik ve Bektaşilik birbirlerinden ayrılamayan, aynı zemine oturan ama farklı işlevlere yanıt vermiş gelişmeler olarak karşımıza çıkmıştır. Birbirleriyle el- ele olmak durumundalar… Öyle ya, el- ele;el Hakk’a dememişler mi!..

Gelelim tarikat meselesine, gerçi daha önceki yazılarımızda da değindik konuya ama, tekrarlamakta zarar yok.

Eskiden, örneğin Osmanlı döneminde, halk eğitim görecek diyelim. Nasıl görecek? Eğitim kuruluşu neresi? Medreseler var. Peki kaç tane medrese var? Çok az sayıda var. Nufusun tümünün eğitim görmesine müsait mi? Hayır değil.

O zaman halk nasıl eğitim alacak? Ya da hiç almayacak mı?
İşte halk kendi içinde, kültürel niteliğine uygun olarak öne çıkan bilge kişilerin etrafında bir eğitsel sistem geliştirmiş. O zaman kültürü en çok etkileyen şeyler inançsal edimler… İnançsal edimler kültürün çok önemli bir parçası. Dolayısıyle inançsal konuda da bilgisine güvenilen, toplumda kültürel ve hatta bazen siyasal etkinliğe sahip lider özelliğindeki kişiler öne çıkmaya başlamış. Bazı insanlar bu kişilerin etrafında toplanmış, bilgi edinmiş, yaşamlarını planlamakta bu kişilerin önderliğinden yararlanmış… Zamanla bunlar kurumlaşmış… Bu kurumlara “tarikat” adı verilmiş. “Tarik” “yol” demek… Yani aynı amaca hizmet eden başka başka yollar. Amaç ne? Demiştik ya, öncelikle dinsel-inançsal eğitim öğretim ön planda… Bilgi en çok bu alanda önemli o dönemlerde… Dolayısıyle daha çok “Tanrı’ya giden yol” anlamında kullanılmış Tarikat kelimesi. Tanrı’ya giden yol, Hakikate giden yol… Eğitim, halkın eğitimi, yaygın eğitim, medreseye gidemeyen halkın eğitimi işte bu şekilde o zamanın Tarikat adını alan kurumsallaşmalarıyla sağlanmaya çalışılmış. Başka eğitim sistemi yokmuş o zamanlar…

Alevi-Bektaşi kültüründe olay tamamen bu şekilde cereyan etmiş… Bu kültürde de medrese eğitimi içeriğinde bulunan anlayış onların geleneksel anlayışına uyumlu olmamasının da rolü gerekçelerine eklenerek, toplum kendi kültürünü yaşama, yaşatma ve eğitsel aktarımını sağlama ve geliştirme ihtiyacı nedeniyle bir kurumlaşma, sistemleşme ihtiyacını duymuş ve bu gereksinmeyi karşılamak üzere Bektaşilik oluşmuş. Ama, olayın başlama noktası sadece inanç olmamış… İnancı da içeren bir kültürel bütünlük olmuş… Bu yönüyle Alevi-Bektaşi kültürü veya Bektaşilik diğer tarikat oluşumlarından farklılaşır.

Burası çok önemlidir, lütfen dikkat ediniz. Çünkü diğer bütün tarikat oluşumları doğrudan İslam dininin bir yorumu, bir uyarlaması şeklinde oluşum süreçlerini geliştirmişlerdir. Onların dayandığı farklı bir kültürel alt yapısı yoktur. Bu yüzden de Alevi-Bektaşilik gibi iki terimli bir tanımlamaları hiç olmamıştır.

Oysa Alevilik ve Bektaşilik iki ayrı vurgu yapar ama aynı kültürel zemin üzerinde yeşerir.
Bektaşilik yani kültürün eğitsel boyutu, zamanının diğer tarikatlarının yaptığı kurumsallaşma sürecini adapte etmiştir. Çünkü o zaman halkın eğitim alacağı yani okulluluk düzeni olarak medrese dışındaki tek seçeneği buydu. Daha doğrusu islam dünyasındaki okulluluk olgusu medrese dışında sadece buydu… ( Örneğin eski Yunan felsefe okullarındaki okulluluk da, tamamen benzer işleve, o tarihte, o kültürün yanıtı olarak ortaya çıkmıştı. İslam kültüründe bu yanıt tarikat adı altında çıkıyordu. Alevi-Bektaşi kültüründe de Bektaşilik olarak çıktı… )

Gelelim daha yakın tarihlere ve tarikat kavramına, kurumuna ne oldu? ona bir göz atalım.

Biliyorsunuz, bir çok kurumun bir ömrü vardır. Kurumlar toplumun ihtiyaçlarına yanıt verdikleri sürece yaşarlar. Yanıt veremez olduklarında, ya da verdikleri yanıtlar yeterli olmadığında yavaşça yok olurlar veya değişir, başkalaşırlar…

Tarikatler de ilk oluşum süreçlerinde toplumun gereksinmelerine yanıt vermiş ve toplumun bazı noktalardaki gereksinmelerini karşılamışlardır. Ancak, tarih içinde kültür değişmeleri devamlıdır. Kültürel değişim süreci, toplumları etkilemiş, yeni yeni gereksinmeler ortaya çıkmış ve bunlara yanıt verecek farklı kurumlar oluşturulmuştur. Örneğin günümüzde artık eğitsel ihtiyaçlara örgün eğitim sisteminde üniversiteler, ilköğretim ve ortaöğretim kurumları yanıt vermektedir. Eskiden üniversiteler yerinde medreseler vardı. Bugün birçok modern yaygın eğitim sistemi de bulunmaktadır. Dolayısıyle zananının “tarikat” oluşumu da işlevini yitirmiştir diyebiliriz. Ama, bana sorarsanız, tarikat oluşumunun üstlendiği bazı görevler yine de kısmen boşta kalmıştır. Bugün hala tarikat oluşumlarının el altından varlığını sürdürmesinin nedeni de budur. Bu işlevlere en güzel ve modern yatını hazırlamış ve verebilmiş olan Halk Evleri ve Köy Enstitüleri idi ama malesef onlar da iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gerekirken kapatıldı. Onların kapatılması tarikatlerin boşlukta bıraktığı işlevlerin doldurulamaması ile sonuçlandı. İşte bugün hala yozlaşmış ve denetlenemez illegal kurumsallaşmalarla ülkenin başının dertte olmasının nedeni budur. Çünkü halkın bazı ihtiyaçları karşılanamamıştır.

Tarikat oluşumları neden yozlaştı? Sorun neydi?
Bazı kurumların yapısal olarak belirli noktalarda zaafları bulunabilir. Mesela tarikat oluşumunda (genel olarak, hepsini düşünerek söylüyorum) en büyük zaaflardan biri şeyhlik düzeni olmuştur. Şeyh mutlak itaat edilecek kimse olarak yer almıştır. Bu da baştakinin dikte ettiği, özgür düşüncenin kısıtlandığı bir itaat kültürünü geliştirmiştir. İşte bu zaaf yozlaşmalara açık hale getirmiştir bu kurumları. Çünkü Şeyh iyi, dürüst, bilge kişiyse herşey iyi giderken, bazen öyleleri çıkmıştır ki, bu gücü kendi menfaatleri için veya kendi doğruları için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Dolayısiyle sistemde bir köhneleşmeye, bozulmaya, yozlaşmaya yol açmışlardır. Hepimiz biliriz ki, toplumlardaki düşüş süreçleri, yozlaşmaların, çözülmelerin hızlandığı süreçlerdir. Osmanlı’nın da düşüş sürecinde toplumda kültürel sistemlerde de düşme, yozlaşma ve çözülme izlenmiştir. Tarikatler de bundan nasibini almıştır.

Bu arada dünya kültüründe genel olarak birçok değişim yaşanmış, bir ilerleme sıçrama dönemi yaşanmıştır. 18. ve 19. yüzyıl böyle bir dönemi oluşturmuştur. Çeşitli keşifler, yeni bilim dallarının oluşması, kısaca dünya bilim ve teknoloji tarihi büyük atılımlar yapamıştır. Sanayi devrimi ve onun neden olduğu kültürel değişim de bu sürece rastlar.

Pek doğal olarak, mültürel değişme sürecinde de, iletişim artmış, toplumların birbirleriyle teması sıklaşmış, insanların eğitime ve bilgiye ihtiyaçları çoğalmıştır. Değişmiştir. Bu da topluma yeni eğitim sistemlerinin ve hatta artık inançsal düzenden ayrışmış eğitim sistemlerinin sunulması gereğini doğurmuştur.

Böyle bir durumda, yavaş yavaş Osmanlı’nın son dönemlerini görebiliriz. Çoğunlukla tarikatlerin artık yozlaştığı bir dönem olarak karşımıza çıkar, üstelik artık dünya kültürel değişim süreci göz önüne alınırsa, bunların halkın eğitim ihtiyacına yanıt vermesi düşünülemez duruma gelmiştir bile…

Veee sonunda bir çöküşü takip eden yeniden doğuşla Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni ihtiyaçlara yanıt verecek eğitsel düzen kurulur, artık eskiler tarihe gömülmüştür… (Ama, yukarıda saydığım nedenle, yozlaşan, işlevini günün ihtiyaçlarına göre yapamayan kurumun kapatılmasıyla yerine onun işlevlerinin tamamını örtecek kapsamlı bir modern kurumsallaşmanın gerçekleştirilememiş olmasından dolayı kapatılmış olmalarına rağmen gayri yasal olarak bir şekilde varlıklarını sürdürme çabasına girişmişlerdir ve bu zemini de bulmuşlardır).

Bektaşilik bu durumda hangi posizyondadır? Bektaşilik zaten II. Mahmut döneminde yediği büyük darbe ile kurumsal sisteminde büyük bir erozyona uğramıştır. O tarihten önce Osmanlı toprağının hemen her yerinde sayısız Bektaşi dergahı varken onların birçoğu kapatılmış, çoğunun da başına Nakşi şeyhleri geçirilmiş olduğundan (II. Mahmut döneminde) ve Bektaşiler kendi kimliklerini, kitaplarını saklamak zorunda bırakıldıklarından zaten büyük ölçüde güç kaybetmişlerdir. Yani bu kültürel bütünlüğün (Alevi-Bektaşi kültürel bütünlüğü) eğitsel zincirinde ‘Bektaşilik’ ayağında kırılmalar olmuştur. Ya diğer zinciri, yani Alevi ayağında neler olmuştur? O kısımda da büyük yıkım yaşanmıştır. Nasıl mı? Sultan Yavuz döneminde özellikle… Çünkü bu dönemde özellikle Anadolu ve doğu Anadolu topraklarında yaşayan Alevi-Bektaşi kültüründeki halk Türkçe konuşan, Türk töresiyle yaşayan halktı. Sarayın Arap-Acem kültürüne olan hayranlığı ve tutkunluğu onları üvey evlat durumuna düşürmüştü… Tam da bu sırada, doğuda diğer bir Türk Devletinin ,”Safevi” devletinin varlığı, onları kültürel olarak çekmekteydi. Öyle ya, yemeyenin malını yerler!… Osmanlı sahipsiz bırakınca Türkçe konuşan Türk kültürüyle yaşayan evlatlarını, diğer Türk devleti çekim noktası haline gelmeye başlamıştı. Hele de Osmanlı Devleti’nin Yeniçerilerin kaldırılmasıyla başlayan (nedeni bu değildi ama Yeniçerilerin kaldırılmasına neden olan olay da Osmanlı kurumsal yapısındaki yozlaşma ve çoküştü) gerileme dönemi nedeniyle artan vergilerden bunalan halk, kendine sunulan alternatiflere çözüm umuduyla bakar olmuştu. İşte bu dönemde dayağı yiyen de yine bu halk oldu. Yani Alevi’ler… İktidar da, Halifeliğin de ele geçirilmesiyle, giderek Alevilerin kültüründen daha farklı olan ve bugün Sunni adı altında andığımız yoruma doğru kaydı.

Böyle bir ortamda zaten Alevi-Bektaşi kültürü dilediğince rahat nefes alamıyordu. Kültürel zenginliklerini de rahatça sergileyemiyordu. Giderek daha kapalı bir toplum haline dönüşüyordu.

Bektaşiler öğretilerini yani felsefelerini ve dünya görüşlerini saklı kalıplar altında, içinde yaşadıkları toplumu rahatsız etmeden sürdürmenin yollarını oluşturmuşlardı. Bu bir SIR ÖĞRETİSİ haline gelmişti. Ancak, üyeleri ile paylaşıyorlardı felsefelerini… Ama sayıları gittikçe azalıyordu.

Sonuçta, bir dünya görüşü çevresinde yaşam tarzı sergileyen Alevi dediğimiz kitle, bir de bu görüş ve yaşam tarzını eğitsel zeminde zenginleştiren bir felsefe okulu diğerlerinden farlı bir zemine oturmuş olarak varlığını sürdürmeye çalıştı.

Bektaşilik kurumsallaşma olarak çağının kurumsallaşma şekli olan “tarikat” adı altında anılmıştı yıllarca. Dolayısıyle diğer tarikatlarla benzer bir şekilsel kurumsal yapıyı oluşturuyordu. Döneminin yayın eğitim kurumlarından biriydi. Bu yönüyle bir tür alış veriş de vardı diğerleriyle aralarında, üstelik eğitsel bazda tasavvuf konularını yorumladıkları için de ortaklaştıkları bir bütünlük vardı. Ama, öyle bir farklılıkları vardı ki, herşeyi değiştiriyor ve Bektaşiliği BİRİCİK yapıyordu diğerlerine göre. O da, mürşidin konumuydu. Burada şeyhlik yoktu. Mürşidlik diğerlerinden farklı algılanıyordu. Burada herşeyin önüne koyulmuş olan bir tür anayasa niteliğindeki YOL KURALLARI vardı. Mürşid bunun önüne geçemezdi. YOL KURALLARI da DÜŞÜNEN İNSAN istiyordu ilk madde olarak. Düşünen insan da körü körüne itaat eden insan olamazdı. Yani şeyhlik anlayışı yoktu. Mürşid yol kurallarına uyuyorsa, senin de aklın onun dediğini kabul ediyorsa o zaman ona uyabilirdin, körü körüne değil. AKILLA GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIK demişti Pir’leri… AKILCI olmak gerekiyordu. DÜŞÜNMEK gerekti. O zaman da İTAAT kültürü olmuyordu bu. Öyle körü körüne inanan, şeyhin her dediğini yapacak CEMAAT yoktu. Kimse de adam toplama merakında değildi. Çünkü öğetinin öneli özelliklerinden biri, ALMAYA değil, VERMEYE dayanmasıydı. Vermek de zorla olmazdı ki!… İsteyene verilirdi. Hem de ciddi ciddi isteyene, talibe… Zorla güzellik olamazadı ki!…

İşte bu nedenler farllılıkların sadece birkaçı ama önemli birkaçı…

Böyle farklılaşmalar nedeniyle Bektaşilik aslında bir tarikat değildi belki, ama zamanında tarikat adı altında kurumlaşmıştı. Özlemleri daha çok Cumhuriyet Rejimi’nin sunduklarıyla örtüşüyordu.
Onlar için, özgür irade, düşünmek, akılcı olmak, seçici olmak önemliydi. Eşitlik önemliydi. Bu çok cok önemli bir özellikti. Hele de kadın- erkek eşitliği açısından ele alınınca… Adalet, hak, DENGE çok önemliydi. O zaman…. Cumhuriyet rejiminin kendilerine sunduğu, Laik, demokratik, hukuk devleti özelliği tam onlara göre BİÇİLMİŞ KAFTANdı.

Bu nedenle, dört elle sarıldılar Atatürk’e... İstiklal savaşında sonuna kadar desteklediler. Tarikatlerin kaldırılması sürecinde kendi kurumlarının kurumsal yapısının ortadan kaldırılışına gönül rızasıyla onay verdiler. Yeter ki, bundan sonraki yaşam şekilleri, kültürel bütünlükleri onların özlediği gibi olsun… Her inanca saygılı, inancı empoze etmeyen, kültürel değerleri koruyan, yaşam şeklini çağdaş yaşam şekli halinde sürdürmelerine olanak sağlayan, modern eğitim nimetlerinden yararlandıran, kadını ve erkeği toplumda eşit haklara sahip kılan, özgür düşünceyi benimsemiş, dini siyasete alet etmeyen bir yönetim ve yaşam biçimi…

Bugün de Alevi-Bektaşi kültüründeki insanlar aynı özlemlerini sürdürüyorlar… İçlerindeki İNSAN SEVGİSİNİ de koşulsuz olarak herkese VERMEYE gönüllüler... Yeter ki, onlar da, bu şekilde SEVGİYLE karşılansın…

Bu yazıyı bitirirken tekrar bir vurgulama yapmak istiyorum.

Bugünün koşullarında artık Bektaşilik bir tarikat değildir. Bir dünya görüşü çerçevesinde oluşmuş yaşam tarzını işleyen ve bu doğrultuda, “Nasıl bir İnsan” ve “Nasıl bir Toplum” olmasını istediğini işleyen bir hayat okuludur. Bir felsefe ve inanç okuludur.

Hepinize iyi bir haftasonu diliyorum…
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

16 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 2 Yorum

Turna simgesi üzerine…

images2.jpgÖncelikle bu simgeyi anlamak için Kam (şaman) kültürüne gitmemiz gerek. Eski Türk geleneklerinde Kam kültürünün çok büyük bir önemi vardı. Bu dönem geleneklerinde “ruh” genelde “kuş” ile simgelenirdi. Zaten daha sonraki birçok inanca ruh’un kuş ile özdeşleştirilerek kullanımı taa bu dönemdeki yaygın inanca dayanır.

Kuşlar içinde de farklı cinslerin farklı anlamlarla ortaya çıktığını görürüz. Örneğin Zümrüd-ü Anka Kuşu, Güvercin ve Turna Kuşu Bektaşi edebiyatı içinde önemli yer tutan kuşlardır. Bugün bunlardan Turna üzerinde durmaya çalışacağız.

Turna, Horasan Erenleri’ni simgeler… Ahmet Yesevi’yi simgeler…Yerine göre Turna Ali’yi simgeler… Yine yerine göre Turna İnsan-ı Kamil’i simgeler… Tanrısal ruhu simgeler. “Sana ruhumdan üfledim” cümlesindeki geçiş, Tanrısal diyardan İnsana aktarılan ruhun simgesidir. Kim ki Tanrısal sıfatlarla yüklenmiştir, donanmıştır, O’nu simgeler. Bu sıfatlarla donanana zaten İnsan-ı Kamil deniyor. İnsan-ı Kamil zincirinin başını da Ali çekiyor. Sonra da bu nurla nurlananlar… Erenler…

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bektaşi inancında DEVRAN var. Yani ruhgüçü… O’ndan gelir, O’na döner, yine O’ndan gelir, yine O’na döner… Bir dönüş çevrimi var. Ruhun dönüş çevrimi… Turnalar döner, döner, aynı ruhun dönüş çevrimi gibi.. Eeee Bektaşi bu… Zahiri olacak ki, Batını olabilsin… Soyutu somutla anlatabilsin ki, anlaşılsın… Öyle değil mi???
images-15.jpg

Şöyle bir hikayesi vardır:
Türkistan diyarının ünlü Pir’i Ahmet Yesevi bir gün Horasan Erenleri’nden bir davet alır. Bir yerde buluşmak istenmiştir. Bu toplantıya gitmek üzere Horasan Erenleri turna donuna girerler (Turna görünümüne bürünürler) ve Semerkant yakınlarında Amü ırmağının kıyısına konarlar. Ahmet Yesevi de buraya gelerek Horasan Erenleriyle buluşmuştur. Erenler burada buluşmak için Turna donunda yol almıştır. Ahmet Yesevi’ye saygılarını sunan Horasan Erenleri tekrar Turna donunda buradan Horasan’a dönerler. Ahmet Yesevi de halifeleriyle Türkistan’a döner.
Böylece Turna, öğretinin önemli bir durağındaki buluşmayı simgeler. Çünkü öğreti daha sonra Horasan Erenleri tarafından geliştirilecektir.

Öğretinin en üst durağında Ali vardır. Dolayısıyle Turna donundaki seyahat sonunda Ali’ye varır. Işte bu nedenle de bazı yerde Ali’yi simgeler.
images-26.jpg

Şimdi Pir Sultan’a kulak verelim, bize Turna’ları nasıl anlatmış:

Yemen illerinden beri gelirken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi
Hava üzerinde sema ederken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

Şahım Hayber kalesini yıkarken
Nice yezid halka olmuş bakarken
Muhammed Mustafa Miraç çıkarken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

Kim gördü deryada balık izini
Eğilip öptü Kamber’in yüzünü
Nerde dinler Ali’m hub avazını
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

Havanın yüzünde sema tutarken
Ab-ı Kevser şarabından içerken
Muhammed’im gülü reyhan biçerken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

Şeriat yolunu Muhammed açtı
Tarikat menilin Murtaza seçti
Bu meydandan nice erenler geçti
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

Pir Sultan’ım eydür vuran gidiyi
Dilim zirkederen daim Hüda’yı
On iki imamların nesli sultanı
Turnalar Ali’mi görmediniz mi

İşte yukarıda simgenin Alevi-Bektaşi kültüründeki açılımını anlatmaya çalıştım. Bu nedenlerle Turna bir tür kutsanmış kuş niteliğindedir. Buradaki anlamların pekiştirilip, işlendiği bir de semah mevcuttur. Buna da Turnalar Semahı denir. Turnalar Semahının da diğer semahlar arasında özel bir yeri vardır. Çünkü bu semahta da işlenen tema, kutsanmış ruhların buluşmasıdır. Hareketler, belirgin, yavaş ve olgundur. Sevgi, kavuşma ve tevhid işlenir.
Önce semah dönenler kollarını yanlara açıp yavaş ve ritmik adımlarla bir sıra halinde yürürler. Daha sonra bir buluşma simgesel olarak sergilenir, bu arada ritm hızlanır… hareketler hızlanır. Bir tür kendinden geçiş, hemhal oluş yaşanır…

Evet bir de İlhami Baba’dan bir Turna nefesi ile bu yazıyı da bitirelim.

İki turnam gelir başı ciğalı
Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?
Birisi Muhammed birisi Ali
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen

İki turnam gelir rengi yem yeşil
Biri imam Hasan ol pak-i nesil
Biri İmam Hüseyin cennette bir gül
Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen

İki turnam gelir rengi kırmızı
Biri İmam Zeynel sürelim yüzü
Biri İmam Bakır edek niyazı
Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?

İki Turnam gelir rengi Caferi
Biri İmam Rıza sürelim yüzü
Biri Musa Kazım edek niyazı
Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?

Turnalar Hicaz’dan sökün eyledi
Muhammed Mehdiyi’yi yakın eyledi
Hakikat ehlini memnun eyledi
Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?

Turnalar geldiler verdiler selam
Aldım selamını eyledim kelam
İlhami şüphesiz gördüm vesselam
Eğlen turnam eğlen Ali misin sen
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen

Sağllıcakla kalın, sevgiyle kalın…
Nazenin…

12 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Simgeler, Tasavvuf | Yorum bırakın

S E V M E K Z O R M U ?

images-41.jpg

Sevmek zor mu?
Kimler sevebilir?
Kimler sevilebilir?

Hadi biraz düşünelim…
Bence, insan ancak kendinde olanı verebilir.
Yani, eğer paranız varsa, para verebilirsiniz… Eğer bilginiz varsa, bilgi verebilirsiniz ve aklınız varsa, akıl verebilirsiniz. İşte aynı bu şekilde SEVGİNİZ varsa, SEVGİ VEREBİLİRSİNİZ…

Demek ki, sevebilmek için önce, kendiniz sevgiyi barındıran kişi olmalısınız. Sizin içinizde sevgi olmalı.
Sizde sevgi yoksa, sevmeniz mümkün değildir. O başka birşeydir. Mesela bazı insanlar görüyorum, içlerinde sevgi beslememelerine rağmen, gerek gördükleri yerde, ellerinden geldikçe severmiş gibi ilgili davranabiliyorlar. Ama, bunlar içten olmuyor, devamlılık göstermiyor. Hemen her zaman ilerideki “alacağa mahsuben” verilen bir ilgi oluyor. Alacakta bir anlık aksama olsa, ilgi acımasızca, sertliğe ilgisizliğe dönüşüyor. Ben bunları “YATIRIM” olarak görüyorum.

Tamam, hayatta belki bu tarz ilgilere, sevgi gibi görünen duygulara da ihtiyaç vardır. İnsan ilişkileri bunu gerekli kılıyordur, ama, bunlar sevgi değildir. Çünkü, sevginin içinde “KARŞILIK BEKLEMEDEN VERILMESI” ilkesi bulunur. Şöyle izah etmeye çalışayım, anne çocuğunu sever, hiçbir karşılık beklemeden sever. Bu gerçek sevgidir.

Ancak, sevgi verilene doğru bir geri dönüşüm yapar. Yani, sevgi ekilir, sevgi biçilir. Anne çocuğunu sever, onda sevgi tohumlarını yeşertir, çocuk da anneyi sever… Bu beklenen döngüdür, ama anne bu işe başlarken “çocuğum beni sevmezse onu sevmem” duygusuyla başlamaz.

Sevmek zor iştir. Öyle herkes kolay kolay sevmeyi beceremez. Sevdiğiniz insanın oluşumuna katkıda bulunacaksınızdır. Yani, sevgi oluşturucudur. En büyük sevgi annenin çocuğuna yönelik sevgisidir, o yüzden örnekleri buradan vermek istiyorum. Bir anne, çocuğunun herşeyiyle ilgilenmeye çalışır, onun oluşmasında katkısı vardır. Sanki imzasını atar. Bu demek değildir ki, çocuğun kendinden kattığı birşey yok… Elbette vardır, hem de çok.. Ama, seven de sevdiğinin oluşumunda pay sahibidir.

Bir düşünün sizin siz olmanızda kimlerin katkısı oldu bugüne dek? İşte sizi gerçekten sevmiş olanlar, onlardır.

İçinde sevgi olan insan, bu sevgiyi, sevdiklerine karşı bir karşılık beklemeden verir, sunar dedik… Bunu yapmak da kolay iş değildir. Dünya gittikçe bencilleşirken, benlikten sıyrılmak kolay mı?

Zor, ama mümkün… Sevgiyi bilmek gerek. Sevmeyi öğrenmek gerek. İnsanları sevebilen insanlar çoğaldıkça dünyamız güzelleşecek.

İşte, bu siteyi bunun için oluşturdum. İçimdeki sevgiyi, tanımadığım, beni tanımayan, dolayısıyle hiçbir karşılık beklemem söz konusu olmayan, sevgi sunabileceğim insanlar için oluşturdum. Belki bendeki sevgi, onların oluşumuna katkıda bulunur, yaşadığımız dünyaya bir zerre sevgi de benden yayılır diye…

Içinizde sevgiyi yeşertmeye, büyütmeye çalışın, sonra korkmayın verin… verin ki alasınız… Siz karşılık beklemeden verin, o bir şekilde dönecektir. Bu dönüş kendiliğinden olursa, makbul olan budur. Diğeri de güzeldir ama içinde yatırım olgusunu barındırır. Asıl sevgiye göre ikincildir. Yine de kıymetlidir.

11 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, kadın, Tasavvuf | 6 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Kemteri’den…

Bektaşi sofralarında, özellikle nasip törenlerinden sonraki sofralarda, sıkça söylenen bir nefesi sunuyorum. Nefesler eğitsel ortamın parçalarıdır. Bu nedenle sözleri mutlaka öğretici, eğitici anlamlar yüklü olur. Nitekim bu nefes de yola girişle ilgili olarak yazılmış… Nasip törenini anlatıyor. Nasip sırasında ikinci doğuş, yani yola doğuş, yani Baba’dan doğuş yaşanır. Babanın, yani Mürşidin eteğinden tutamak, Mürşidden el etek tutmak şeklinde geçer… Rehberi ise bir annenin çocuğuna yol gösterişi gibi ona yol gösterir. Dolayısıyla Rehber anne, Mürşid baba olarak anılır… Mürşid Muhammed, Rehber Ali’dir.


ALİME DE HÜÜ
veya ERENLER KEREMİNE başlığıyla bilinir…

Erenler keremine
Gerçeklerin demine
Kırkların sır cemine
Lütfu ihsanına Hüüü

Ali’me de Hü, gülümede de Hü
Gülüme bülbülüme Hü
Hünkar Bektaş Veli’nin
Dem ü devranına Hüüü

Açıldı Hak kapısı
Sunuldu aşk dolusu
Dört kapıdan içeri
Girenin canına Hüü

Nakarat

Erenlerin yoluna
Canlar feda oluna
Baş açık, yalın ayak
Gelen kurbanına Hüü

Nakarat

Anam çekti elimden
Babam sordu dilimden
Aşkın bahrine daldım
Cesim ummanına Hüü

Nakarat

Babam tuttu elimi
Ben tuttum damenini
Gözüm gönlüm şen oldu
Ahd ü peymanına Hüü

Nakarat

Kemine Kenteriyim
Gülamı Hayderiyim
Erenlerin hemişe
Yolu erkanına Hüü

Nakarat

9 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler, Tasavvuf | 1 Yorum

Bektaşi Olmak Ne Demek?

Bu sorunun yanıtını Cemali Baba bir nefesle vermiş. Önce onu nakledelim. Sonra, biraz sohbet ederiz.

Bektaşilik kolay zan etme aşık
Tarik-i Nazenin sırrı la feta,
Eline diline beline sadık
Olmayan Bektaşi taklittir cana

Şeriat babından girmeyen aşık
Tarikat sırrına ermeyen aşık
Marifet abıyla yunmaşan aşık
Hakikatte kamil değildir asla

Dört kapıyı kırk makamı bilmeyen
Mirac-ı hakikat nedir görmeyen
Muhammed Ali’ye secde kılmayan
İblisin taati hebadır heba

Hacı Mektaş erkanına girelim
Hakikatın pazarını örelim
Deste deste güllerini derelim
Muhabbet bahçesi sefadır sefa

Cemali der her dem seçer kallaşı
Cevherle karışmış olsa çay taşı
Taklit kabul etmez asla Bektaşi
Kem ayarı tanır çeşm-ürefa

Evet Cemali Baba “Bektaşilik kolay iş sanma ey aşık” diye uyarıyor. Zaten Bektaşi kültüründe, kimseye “gel de Bektaşi ol” demek yoktur. Öyle her katılmak isteyene de “buyur hemen” demezler. Önce o kişinin bu eğitimi almaya hazır olup olmadığını iyice bir tartmasını isterler. Elbette kendi ölçütleri de vardır kabul etmek için ama, onda önce, talip olanın geçici bir hevesle ortaya çıkmış olup olmadığını anlamak isterler. Bu yüzden de onu bu isteğinde vaz geçirmek için bir süre bayağı gayret sarfederler. Nasihatler ederler. Mesela ,

Bu yol bir demir leblebidir.
Gelme, gelme,
Dönme, dönme…
Gelenin malı,
Dönenin canı!
” sözlerini her talip duymuştur.

Bakın Seyfullah nasıl dizelere dökmüş bu konudaki Bektaşi görüşünü:

Bu aşk bir bahr-i ummandır
Buna hadd ü kenar olmaz
Delilim sırr-ı Kuran’dır
Bunu bilende ar olmaz

Süregeldik ezeliden
Pirim Muhammed Ali’den
Şerab-ı La,yezaliden
İçenlerde humar olmaz

Eğer aşık isen yare
Sakın aldanma ağyare
Düş İbrahim gibi nare
Bu gülşende yanar olmaz

Kıyamazsan başü cana
Uzak dür girme meydana
Bu meydanda nice başlar
Kesilir hiç soran olmaz

Hakk ile hak olanlara
Kendi özün bilenlere
Dost yolunda ölenlere
Kan bahası dinar olmaz

Bak şu Mansur’un işine
Halkı üşürmüş başına
Enel-Hakk’ın firaşına
Düşenlerde tımar olmaz

Seyfullah özünde mesttir
Pirinden aldığı destdir
Divane-ra kalem nisttir
Ne söylese kınar olmaz.

Bektaşi’den beklentiler büyüktür. Hoşgörülü olacaktır, gördüğünü örtecek, görmediğini söylemeyecektir. Kimsenin arkasından gıybet etmeyecektir. Dengeli olacaktır. Nefsine düşkün olmayacaktır ama nefsine eziyet de etmeyecektir. Sözüne sadık olaktır. İkrarına sadık olacaktır. Yaratılmışı hoş görecektir, yaratandan ötürü… Yetmişiki milleti bir görecektir. Yani tüm insanları eşit görecektir. Her kültüre, her inanca saygıyla yaklaşacaktır. Cinsler arasında birini diğerine üstün görmeyecektir. “En küçüğümüz, en büyüğümüzdür” prensibine uyacak ve küçüklere saygı ve sevgiyle yaklaşacak, onlara yatırım yapacaktır. Hiçbir canlıya eziyet etmeyecektir. Zulme karşı olacaktır. Mazlumu kollayacaktır. Yezit, zulmedenin simgesidir, bu yüzden zalimlere yandaş olanlardan uzak duracaktır. Doğa ve bu yaşadığımız dünya O’na (Kamil insana) emanettir, bu yüzden çevreci bir bakış açısını benimseyecektir. Akılla hareket edecektir. Çünkü onu diğer yaratıklardan üstün kılarken kendisine verilen en önemli özellik “akıldır, düşünce yetisidir, iradedir”. Bu nedenle “yaşadığımız dünya, alem, meleklere bile emanet edilememiş ve O’na emanet edilmiştir. Sorumluluğu vardır. Sorumluluğunu yerine getirecektir. Dengeli, barışçı ve uzlaştırmacı olmak durumundadır. İçinde varoluşunun temel nedenlerinden biri olan ilahi aşkı her an canlı tutacaktır. Gönlünde taht kurdurduğu ve şah damarında yakın olan Tanrı’yı belirli zamanlarda değil her an , her baktığında, her gördüğünde, her yaşadığında anacaktır. Daim namazda olacaktır. Tüm bu özellikleri gerçekleştirebilmek için o Kamil Insan olacaktır. Kamil insan olmak için ‘onu ondan alıp, ona teslim edenlerin yolunda” kendi kendini eğitecektir…

Işte size bir Bektaşi olamak ne demek, bunu şöyle bir dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Haksızlar mı şimdi, “demir leblebi” değil mi?

Sevgiyle kalın.
Nazenin…

7 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler, Tasavvuf | 2 Yorum

Cennet, İnsan ve Denge kavramları üzerine…

Erich Fromm‘un Psikanaliz ve Din adlı kitabından dün bir parça sizlere nakletmiştim. Böylece beraberce okumak fırsatını bulmuştuk. Üzerinde düşünmek fırsatını da bulabildiniz mi bilmiyorum ama, Erich Fromm ne Bektaşiliğe giriş yapmıştır, ne de bu kültürün muhtemelen varlığından haberdardır. Ancak, düşünceleri, sorgulamaları öyle noktalara gelir ki, Bektaşilerin yüzyıllarca sorgulayıp hatta yanıtladıkladıkları noktalarla örtüşüverir… Örneğin,
Cenneti, yani doğa ile birliği yitirdiğinden beri...” der… Demek ki, doğa ile birlikteliğin korunması bir tür cennet ortamıdır, onun gözünde… Bektaşinin gözünde de böyledir.
Bektaşi’ye hayat felsefesi sorulduğunda kestirmeden verecekse yanıtı, der ki:

Yazın gömleğimi yıkadım kurudu,
Kışın çorba yaptım soğudu…

Bir Bektaşi için yaşam, doğanın dengesini bozmamakta yatar. Doğaya uygun hareket etmeyi öğütler.

Bana sorsanız Bektaşiliğin en önemli kavramı nedir? diye, sizi şöyle yanıtlardım. DENGE…
images-5.jpg

İşte Bektaşi bu yüzden herşeyin dengede olmasını ister. Onun için de Bektaşinin koyusu, hafifi falan olmaz der. Yani bu adam çok koyu Bektaşi!… Ya da bu adam pek hafif Bektaşi… Gibi şeyler söylenemez. Olsa olsa, bir adam ya Bektaşi’dir, ya değildir denebilir.

Bir Bektaşi için İnsan hem DENGELİ olmalıdır hem de DENGEYI KORUMALIDIR.…Bunun için eğitim almalı, Kamil İnsan olmalıdır. Işte o zaman dünya CENNET olur…

Nazenin…

7 Aralık 2006 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Tasavvuf | Yorum bırakın