Düşünce Denizi

Cumhuriyet’ten… “ABD Kerkük’te Ateşle (mi) oynuyor (?)

Dr. Vakur KAYADOR‘un 13 Mart 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Koyutmalar yazara, italik vurgulamalar Nazenin’e aittir.

Sn. Kayador yazısının bir düşünce cimnastiği, beyin cimnastiği niteliğinde olduğunu belirterek, bazı olasılıkları gündeme taşımış. İyi ve sade bir analiz sonrasında bu olasılıkları gündeme getirdiği için yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir….. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası ‘Ortadoğu’da kaos’ olan ABD’yi de sarsabilir”
Alt başlığını taşıyan yazı önce Ortadoğu’da Musul bölgesinin Osmanlı’nın elinden çıkış hikayesini özetlemekle başlıyor.

“Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin elimizden çıkma öyküsü ilginçtir, anlamlıdır, ibret dersleriyle doludur. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul Vilayeti Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindedir. Ancak aynı gün General Marshall bölgedeki Kolordu Komutanı Ali İhsan Paşa‘dan vilayeti terk etmesini ister, İstanbul Hükümeti de bu doğrultuda bir direktif yollar. Çaresiz kalan Paşa birliklerini Nusaybin’e çekmek zorunda kalır. Buna karşın Musul Misak-ı Milli sınırları içine alınır ve Ankara Hükümeti Lozan’da İsmet Paşa baskanlığındaki heyetiyle bu konuda son derece ısrarlı davranır, bu nedenle sorun konferans sonunda çözüme kavuşamaz. 1924’te düzenlenen Haliç Konferansı’nda Musul’un Türkiye’ye bırakılması bir yana Hakkari’nin Süryanilere verilmesi önerisi masaya getirilir ve küçük çaplı bir isyan başlatılır. Daha sonra 1925’te Şeyh Sait İsyanı patlak verir.

Buradan hangi dersleri çıkarmak gerekiyor? .. 1920’li yılların koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin Musul bölgesine yönelik hak ve taleplerinde ısrarlı olması durumunda Diyarbakır ve Güneydoğu’dan vazgeçmek zorunda kalabileceği anlatılıyor… İkinci ve daha önemli ileti ise I. Dünya Savaşı’nın en öncelikli amacının Osmanlı Devleti’nin petrol bölgelerine el koymak olduğudur. Güneyden kuzeye doğru Suudi Arabistan, Kuveyt, Basra ve Musul petrollerinin ele geçirilmesi, dünya petrol rezervlerinin yüzde 60’lık bir bölümünün sahiplenilmesi demektir. İşte Türkiye’nin, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında üstesinden gelemediği sorunun boyutları budur. Kimsenin kuşkusu olmasın, Türkiye o tarihte askeri bir müdahalede bulunsaydı, galip Avrupa devletlerini de, hatta ABD’yi de karşısında görebilirdi.

Ankara Antlaşması

Öyküyü yarım bırakmayalım… Son bölüm -tek sözcükle- hazindir. Sorun 1925’te Milletler Cemiyeti’ne götürülür ve durum, beklendiği üzere, aleyhimize sonuçlanır, o anki sınırlar kabul edilir. Bölgenin elimizden çıkması 1926’daki Ankara Antlaşması’yla kesinlik kazanır. Yirmi beş yıl süreyle buradan elede edilecek petrol gelirinin yüzde 10’unun Türkiye’ye bırakılması karara bağlanır, ancak, bu madde de uygulanmaz.

Dünden bugüne değişmeyen en önemli gerçek, petrolün vazgeçilmez önemini sürdürüyor olması.

Petrollerin denetimi

ABD’nin günümüzdeki temel amaçları;Irak petrollerinin denetimi, Irak’ın -Batı’nın petrol jandarması olan- İsraili için tehdit unsuru olmaktan çıkarılması ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması olarak sıralanıyor. Daha önce yine Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Ortadoğu ve Irak’la ilgili iki yazımda, ABD’nin kurulacak Kürt devletinin Türkiye, Suriye, İran üzerinden kuzeye yönelmesini ve Hazar bölgesi petrollerine ulaşacağı köprü olmasını istediğini belirtmiştim. Amaç -bir anlamda- ikinci İsrail oluşturmak ve kendi çıkarlarının savunuculuğunu yaptırmaktır. Burada Türkiye’deki bir tartışmaya değinmekte yarar var. Bizim ülke olarak 1 Mart 2003 Tezkeresi ‘ne onay vermeyerek, ABD’nin işini zorlaştırdığmız ve ABD’nin de zorunluluk nedeniyle Kürt gruplarla işbirliği yapmak durumunda kaldığı dile getiriliyor. Bunların hiçbir ciddiyeti yok. ABD ve Avrupa on yıllardır, hatta yüzyılı aşkın bir süredir diledikleri gibi kullanabilecekleri bir Kürt devleti kurma sevdasındalar. Bu tezkerenin tarafımızdan reddedilmesi ABD -eğer koşullar uygun olursa, gücü yeterse- Türkiye’yi de hedef tahtasına yatıracaktır.

Şu anda, Ortadoğu’da en temel sorun;yukarıda çok kısaca yakın dönem tarihçesini özetlediğim Kerkük-Musul petrol gerilirinin önemli bir bölümünün Kürt devletine bırakılıp bırakılmayacağıdır. Körfez Savaşı ile 2003 Irak Savaşı arasında zaten Irak’ın kuzeyinde bir devletin asli unsurları gerçekleştirildi. Uydu devletin parlamentosu açıldı, parası basıldı, ordusu kuruldu, ayrıca Irak Cumhurbaşkanı bu insanlardan biri oldu. Şu aşamada sorunun can alıcı, can yakıcı boyutu burada değil, artık başka yerde. ABD’nin petrol gelirini bölgeye akıtması halinde, özellikle Türkiye’de ayrılıkçı terörün çok daha fazla finanse edileceği ve lojistik desteğin olağanüstü artacağı ortada. Bu durumu Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil. Aynı şey İran ve Suriye için de geçerli. Kerkük referandumu sonucunda petrol zengini bir devlet oluştuğunda, içeride Şii-Sünni birlikteliği, dışarıda Türkiye-Suriye-İran güvenlik ortaklığı oluşabilir. Bu konuya daha önce değinmiştim. Bu durumun yaratacağı kaotik ortam, temel politikası “Ortadoğu’da kaos” olan ABD’yi de sarsabilir. Çünkü, ABD ve Avrupa, denetil altına almayı amaçladıkları ülkeleri “kontrol edilebilir istikrarsızlık” çizgisinde tutmak isterler. Oysa bu koşullarda oluşacak istikrarsızlık ABD denetimini sarsabilir belki de ortadan kaldırabilir. ABD için doğru olan, ayrılıkçı hareketi başka yollardan desteklemektir. Daha önce de yaptığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bu iş için bilinen en iyi yöntemlerdir, ayrıca ABD’nin meşrebine de gayet uygundur… 2001 Afganistan işgalinden bu yana bu ülkede haşhaş üretiminin neredeyse bin kat artmış olmasınını bununla ilişkilendirmek mümkün mü acaba? … Bunlar yalnızca olasılıklar. Yapmaya çalıştığım zihin cimnastiğinden başka bir şey değil. Asla unutmayalım, bugün ABD’deki neocon yönetimi her türlü çılgınlığı yapacak kadrolardan oluşmaktadır ve bu nedenle bölge ülkeleri en kötü olasılıklara karşı önlem almak zorundadırlar. ABD’nin Kerkük’te ateşle oynaması işten bile değildir.

Şimdi can alıcı şu soruyu sorabiliriz…Ülkemiz çok kırılgan ve krizlere açık ekonomisiyle, Cumhuriyet tarihinde hiç yaşamadığı yönetim zafiyetiyle bu dertleri, hatta ölüm kalım mücadelesini kazanacak güce sahip midir?

Elbette sahiptir, ancak bu ayrı bir değerlendirme konusudur.”

Yazı böylece son buluyor…

Sanirim yazıyı sizler de beğenmişsinizdir. Az, öz, yalın ve açık…
Bir arkadaşımın birkaç gün önce aktardığı “müthiş özet” başlıklı yazıyı canlandırdı zihnimde, onu da sizlerle paylaşayım:

Sadrettin Kuşoğlu’ndan..

Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:

– Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, “zenginlerin yazdırdığı” müfredatı okuyacağız.

Dedi ve devam etti:

– Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş.

1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret..

2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset…

3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!..

Evet, tüm bunlardan sonra, “BARIŞ” diliyorum. Umarim Atatürk’ün öğüdünü tutabiliriz: “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” .
Sevgiyle kalın…
Nazenin...

Reklamlar

13 Mart 2007 Posted by | Seçme yazılar, Siyasal hayat | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri- Mehmed Ali Hilmi Dede Baba’dan…

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba 1842’de doğmuş ve 1907 yılında Hakk’a yürümüştür. Mehmet Ali Dedebaba diye de tanınır. Mahlası , yani yol adı Hilmi dir. Ondokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İstanbul’ludur. Babası, Sultan Ahmet yakınındaki Güngörmez Camii’nin imamı Nuri Efendi’dir. Annesi Emine Hatun’dur. Hem annesi hem de babası Merdivenköy Şah Kulu Sultan Tekkesi postnişini Hasan Baba’dan nasiplidir. 1857 yılında Bektaşiliğe giriş yapmıştır. 1864 yılında Şah Kulu Sultan dergahının postnişininin Hakk’a yürümesinin ardından bu posta oturur. Merkez dergah olan Hacı Bektaş Dergahında (şu sırada müze olan) o yıllarda görev yapmakta olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan, Mehmed Yesari Baba’nın rehberligi ile hilafet alır. İstanbul’da Şah Kulu Dergahını genişletir, görevine burada devam eder. Önce tekkenin kış meydanı yanına gömüldüğü bilinir. Daha sonra ise, akrabaları tarafından kabri nakledilir, sağlığında yaptırmış olduğu, Gözcü Baba bahçesindeki özel mezarına taşınır.

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın birçok Bektaşi babası gibi şiirleri vardır. Iyi bir şairdir. Hilmi mahlasıyla şiirlerini yazmıştır. Divanı 1909 yılında ahmed Mehdi Baba tarafından basılmıştır. Daha sonra, 1909 yılında Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba tarafından, sözlük eklenmesiyle birlikte, yeni yazıya çevrilerek tekrar yayımlanmıştır.

Hilmi Baba’nın divanında, 2666 beyit bulunur. İcinde 25 koşma, 238 gazel, 1 muaşşer, 6 müseddes, 8 muhammes, 1 murabba, 1 tahmis, 3 mersiye, 1 nasihatname, 40 tarih, 3 kıta , 10 müfred bulunur. Şiirlerinde gerek aruz, gerekse hece vezni kullanmıştır.

Şimdi birkaç örnek verelim.

Bektaşi sofralarının neredeyse vazgeçilmez nefeslerinden biri olan Hanbağı ile başlayalım:
,
Hanbağı’na kurulmuş aşıkların otağı
Gülzar-ı aşk olubdur aşk ehlinin durağı

Gel Pir evine aşık, eyle özünü puhte
Yanuptur aşk oduna erenlerin ocağı

Hak nur-i kudretinden lütf eyleyüb uyarmış
Mahşerde dahi sönmez aşıkların çerağı

Ey saki-i meveddet, sun bize aşk meyinden
Pus eylesün hemişe mestaneler ayağı

Mescudumuz cemal-i yar olduğun nihan tut
Faş olmasın bu esrar, vardır yerin kulağı

Gir kalb-i mümine sen, her canibe sucud et
Tefrik olur mu beytin, etrafı solu sağı.

Hilmi özün hemişe derviş-i derdment et
Dostun müdam oluptur, derdli gönül konağı.

Bir tane daha örnek verelim.

Ayine tuttum yüzüme,
Ali göründü gözüme,
Nazar eyledim özüme,
Ali göründü gözüme,

Adem Baba Havva ile,
Hem Allemel esma ile,
Çerhi felek sema ile,
Ali göründü gözüme,

Hazreti Nuh Neciyyullah,
Hem İbrahim Halillullah
Sina’da Kelimullah,
Ali göründü gözüme,

İsa’yı ruhullah oldur,
İki alemde Şah oldur
Müminlere penap oldur,
Ali göründü gözüme,

Ali evvel, Ali ahır,
Ali batın, Ali zahir,
Ali tayyib, Ali tahir,
Ali göründü gözüme,

Ali candır, Ali canan,
Ali dindir, Ali iman,
Ali Rahim, Ali rahman,
Ali göründü gözüme

Hilmi gedayi bir kemder,
Görür gözüm, dilim söyler,
Her nereye kılzam nazar,
Ali göründü gözüme.

12 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Şiilik ve Alevilik üzerine…

alacakaranlik-deniz.jpg

Öncelikle şunu söylemekte yarar görüyorum. Ortalıkta iki ayrı terim, kavram varsa (aynı dilde) bunların tıpatıp aynı anlam açılımını ifade ediyor olmaları mümkün değildir. Yani, iki ayrı kavram varsa iki farklı anlam vurgulaması var demektir.

Bu da şu demek oluyor. Şiilik ile Alevilik aynı kapsamı tanımlamaz. Farklı kapsamları tanımlar.

Peki, o zaman, Şiilik ne demek? Kısaca şöyle açıklanıyor:
Peygamberin ölümünden sonra meşru halifenin Hz. Ali olduğu görüşünü benimseyen kişilere verilen genel addır. Kelime anlamına bakılırsa, “taraftar” , çoğul olarak da “taraftarlar” anlamına gelir.
Hz. Ali’ye taraftar olanlara “Şia”, bu taraftarların oluşturdukları mezhebe de “Şiilik” denilmiştir.

Dikkat ederseniz burada vurgulama “taraftar olmak” kelimesindedir. Bu bir siyasal tercih erkini de göstermektedir. Zaten Şii’lerin ittifak ettikleri ve diğerlerinden (sünnilerden) ayrıldıkları en önemli konu imamet, ya da hilafet konusu, diğer bir deyişle de devlet başkanının kim olması gerektiği konusudur. Çünkü, o dönemde halife aynı zamanda islam devletinin de başkanı konumundadır.

Alevi kelimesine baktığımızda, onun da anlamının “Ali’den yana olmak” şeklinde açıklandığını görürüz. Ancak burada ince bir nuans vardır. Ali’ye taraftar olmak ve Ali’den yana olmak aslında tamamen aynı kapsamı anlatmazlar. Taraftarlık siyasal bir tercihi vurgularken, Ali’den yana olmak, onun yolundan gitmek, izinden gitmek, onun görüşünden gitmek vurgusunu taşır. Yani burada vurgulama siyasal değil ilmidir. Yorumsaldır.

Işte bazı insanlar Ali’nin yanında olurken, izinden giderken, daha doğrusu onun gösterdiği yol ile İslam’ı benimserken, bu yolun içeriğini önemsemişlerdir. Bunlara Alevi diyoruz.

Ali’nin yolu nedir?
Diğerlerinden farklı birşey önermemiş olsa, Ali’nin yolundan söz edebilir miydik? Edemezdik.
O zaman, neydi Hz. Ali’nin yolunu, yol yapan?
O güne kadar önce Arap, sonra İslam geliyordu neredeyse… Yani Arap kültürü baskınlığı altında bir İslam anlayışı empoze ediliyordu. Böyle devam etseydi belki de İslam bir “kavim” dini olarak kalabilirdi de!… Çünkü, farklı kültürlerle temasında zorluklar yaşanacaktı.

Oysa Hz.Ali’nin yorumu İslam’ın evrensel yorumuydu. Farklı kültürleri de kucaklayan yorumuydu. Bu da elbette daha esnek, daha yalın, katı değil, farklı kültürlerle harmanlanabilecek, hoşgörüyü içeren bir özellik ile ortaya çıkması demekti… Kısaca, özgürlük içermesiydi.

İşte, Alevi terimi ile Şii terimlerinin bazı noktalarda benzer bir zemini tanımlasa bile gerçekte çok kritik bir noktada farklı vurgulamalar üstlenmesinin Nazenince açıklaması böyle…

Düşünce Denizine buyurun, siz de konu üzerinde düşünün…
Şiilik eşittir Alevilik olmadığına göre daha güzel bir açıklama buluyorsanız, görüşlerinizi bize yazın, bizimle paylaşın…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

6 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | 2 Yorum

Atatürk ve Bektaşilik…

images.jpg
Araştırmacı yazar Baki Öz’ün Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler adlı kitabında doğrudan Atatürk ve Bektaşilik ile ilgili bir bölüm yer alıyor.13-35. sayfalar arasında yazar Atatürk ve Bektaşilik ilişkisini inceliyor.

Ben de size kimi zaman doğrudan alıntı yaparak, kimi zaman da özetleyerek buradaki bilgilerin bir kısmını aktarmaya çalışacağım. Zaman zaman da Nazenince yorumlarımı ekleyeceğim.

Öncelikle, “Atatürk’ün Bektaşi olup olmadığı hakkında -eldeki verilere dayanarak- kesin birşey söylenemez. ” diyerek söze başlıyor yazar. Bu konuda Nazenince söylenecek birkaç cümle var.
Bir kere Bektaşilik “bir yıllık” bir olay. Yani, bir kişi nasip alıp Bektaşi güruhuna katılmışsa, bu katılım “baş okutma” denilen cem olayı ile yıllık olarak tazelenmediği takdirde o kişinin Bektaşiliği bir anlamda buzdolabına kalkıyor, ya da uykuya yatıyor. Bir tasavvuf okulu, eğitim sistemi gibi düşünürseniz, okulu bırakmiş kişi durumunda olabiliyor. Dolayısıyle Atatürk bir dönemde Bektaşi gürühuna sadece bu kültür içinde büyümek şeklinde değil de bizzat dahil olmuş olsa da bu üyeliğini devam ettirmemiş olması büyük olasılıkla doğrudur. Çünkü,ilk gençlik yıllarının ardından son derece yoğun bir yaşantısı vardır. Yaşantısının da hemen her dakikası da gözler önündedir. Ancak, bu da hiçbir şekilde bir “nasip alma” olayını yaşamadığı anlamına da gelmez. Pek muhtemeldir ki, ilk gençlik yıllarında böyle bir deneyim de yaşamış olsun… Nitekim, tanıdığımız Bektaşi büyüklerinden bizim de dinlediğimiz kadarıyla, zamanında Atatürk’ün bu kültür ile tanıştığı ve nasip aldığı bilgisini duyduk, ancak bu kişiler daha sonraları , asker olması, siyasetle uğraşması nedeniyle kültürle ilgili olarak gönül bağını ve kültürel zenginliğini sürdürdüğünü belirtmişlerdir.

Dönelim kitabımıza, yazar şöyle diyor:

“…veriler böyle bir yargıya kesinkes varmamız için yetersiz. Kaldı ki, eldeki veriler Atatürk’ün Bektaşi olmadığını da kanıtlamamaktadır. Varolan verileri ve ipuçlarını sağlıklı bir mantıkla değerlendirip eleştirmemiz durmunda Atatürk’ün Bektaşi olduğu kanısı ağır basmaktadır.”
“Olayı Atatürk’ün soyu, düşünce yapısının Alevi-Bektaşik’le yakınlığı ve Alevi- Bektaşiler’le ilişkileri açsından bakarak irdelemeye ve değerlendirmeye çalışalım”.

Yazar, Atatürk’ün soyunun Anadolu’ya dayandığını, Yörük- Türkmen kökenliği olduğunu vurgular. Osmanlılar Rumeli’yi alınca, bazı Türkmenleri Balkanlar’a yerleştirdiklerinden ve Balkanların bu şekilde Türkleşmesi ve İslamlaşmasının amaçlandığına değinir.

“Atatürk’ün annesi Zübeyde hanımın soyu da bu amaçla ve bu siyasa gereği Konya Karaman dolaylarından alınarak Batı Makedonya’daki Vodina ilçesinin batısındaki Sarıgöl bucağına yerleştirilmişti. Son dönemler ise Selanik dolaylarına yerleşmişlerdir. Yörük- Türkmen kökenlidirler. Ailede de bu inanış vardır.”

Konu üzerinde Şevket Süreyya Aydemir’in araştırması bulunduğundan bahseden yazar bu araştırma bulgularını kısaca özetler.

“Bilindiği gibi Osmanlılar’da yerleşik yaşama geçmiş ve yönetimle bağ kurmuş kesimin, resmi ideoloji olan Sünniliği benimsemelerine karşın, düzen karşısında daha özgür hareket eden, resmi ideolojinin etki alanı dışında kalan göcer Türkmen boylarıysa Şii-Alevi inanışta kalmış, kurulu düzene karşı tepki öğesi olmuşlardı. Bu özelliğin Atatürk’ün ana soyundan da görülebileeği olası. Zaten bu halk, Fatih Mehmet ‘in Karamanoğulları Beyliğini 1466’da ortadan kaldırması üzerine Rumeli’ye göçürülen Karamanlı halkıydı. Halk içerisinde Alevi yaygındı. Oğuzlar’ın Avşar boyunda olan Karamanlı Beyliği’nin kurucusu Nure Sofi Şii eğilimli “Babai” tarikatındaydı. (Prof. .İ. Hakkı Uzunçayırlı- Anadolu Beylikleri, S:1)”

Atatürk’ün babasoyu üzerine Hüşeyin Şekercioğlu’nun inceleme ve araştırması önemlidir. Şekercioğlu bu araştırmasıyla Atatürk’ün babasoyunun izlerini Anadolu Türkmen boyları içerisinde bulur. Atatürk’ün dedesi Kırmızı Hafız Ahmet’tir. (Bu tespitler için bkz. Hüseyin Şekercioğlu-“Atatürk’ün Soy ve Sülalesi Hakkında Anadolu’da Yaptığım Araştırmalar” , Türk Kültürü Dergisi, Sayı:145, S:7 / Aydemir S:42, 409 ile Burhan Göksel’in ‘Atatürk’ün Soy Kütüğü Üzerine Bir Çalışma, s:19 referansları verilmektedir)

Atatürk’ün babasının nufus kaydı “Yörük taifesinden” olarak geçmektedir. Bu Yörük boyu Manastır’daki kayıtlarda “Kızılkocalılar” Selanik’teki kayıtlardaysa “Karakocalılar” olarak geçmektedir. bu Türkmen boyları II. Murat ve oğlu Fatih Mehmet dönemimlerinde Sivas, Tokat, Ankara, Amasya, Konya, Isparta, Aydın ve Balıkesir bölgelerinden alınarak Rumeli’nin çeşitli yörelerine yerleştirilmişti. Şekercioğlu’na göre “Kızılkocalar” veya Kızılcalı Türkler’i Oğuzların ‘Kızılca Oğuz’ boyundandırlar. Bunlara ‘Kızılca Bölüklü’, Kızılca Örenli Türkleri adı da veriliyordu. Bunlar Anadolu’da Çorum, Amasya, Tokat ve Sivas’a yerleştiler. Tokat’ın Reşadiye dolaylarındaki “Kızılözenliler Yurdu” bu topluluğa aitti. Bugünkü Kızılören Köyü dolaylarında beylik kurmuşlardı. 1410 yıllarında kurdukları bu beyliğe ‘Kızıl Ahmetliler Beyliği’ de deniliyordu. II. Murat’ın buyruğuyla Amasya valisi Yörgüç Paşa 1424’de bu beyliğin beylerini Amasya’da zindanlara doldurtarak dumandan boğmuş, böylece beylik halkı Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılmıştı. (Şekercioğlu, Sayı:145,s:7 v.d: Osmanlı ‘Varakname’leri Kızılkocalı Türkmen kıyımına oldukaç geniş yer verirler. Bkz: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s:118 V.D, Müneccimbaşı Tarihi, 1/210 vbd: neşri Tarihi, 11/89 v.d: Tacü’t Tevarih, 11/57. )

“Kızıl” lık özellikle Aleviler’e takılan addır. Bunun ötesinde adı geçen yöreler genellikle Alevidir. Özellikle bu boyun yerleştiği Almus- Tozanlı vadisinde bir- iki köyün dışında geri kalan bütün köyler kümesi Alevidir. Osmanlı’nın yerleştirme (iskan) siyasası gereği bir bölümünün Rumeli’ye göçürüldüğü Atatürk’ün soyu “Kızıl Kocalı Türmenleri’nin Anadolu kolu bilindiği kadarıyla Alevidir. Rumeliye geçtikten sonra da, Bektaşilik’in etkin olduğu bu bölgede Aleviliklerini korumaları ve sürdürmeleri olası. Dahası Bektaşilik’in ağır bastığı bu yörede daha pekiştirebilecekleri de mantıksal olarak söylenebilir ”

Evet, Baki Öz’ün kitabında konu böyle ele alınıyor. Aslında Balkanlarda o yıllarda Bektaşilik çok yaygın. Hatta, o yıllardaki yaygınlığı II. Mahmut dönemi öncesine göre son derece azalmış olmasına rağmen yine de yaygın. Bu şekilde baktığımızda, daha sonraları bazı ailelerde Alevi-Bektaşi geleneklerinin küllendirilmiş ve hatta sünni geleneklerine yakın uygulamaların geçerlik kazanmış olduğu görülse de, gelenek ve görenekleri iyice araştırıldığında çoğunun altında Bektaşi inançları ve pratiklerinin zengin örnekleri çıkmakta….

Aynı kitabın sayfalarından birkaç küçük alıntı daha sunuyorum:
…”Atatırk’e esin, duygu ve duşünceleri için besin kaynağı olan N. Kemal Bektaşi’ydi. Bektaşi bir ailenin çocuğuydu. Ana yoluyla dedesi olan Adüllatif Paşa inançlı bir Bektaşiydi. N. Kemal bu dedesince büyütülmüş ve eğitilmişti. N. Kemal’in geçliğinden itibaren entellektüel gelişmesine bu Bektaşi etkeni damgasını vurmuştu. “Kerbela Mersiyesi”, şiir defterinde “Ali Aşkı”yla yazılan “Şahımdır Ali”, Eşref Paşa’nın “Aleviyiz” diye başlayan bir gazeline nazire olarak “Aleviyim”redifli şiiri, Namık Kemal’in inançlı bir Alevi-Bektaşi olduğunu kanıtlar. N. Kemal’in ülküsü Bektaşi geleneğinin öğretilerinde olduğu gibi hoşgürü ve gönül yüceliğiydi.”…

“Atatürk bu kaynaktan beslenmişti. Atatürk üzerindeki N. Kemal etkisi bilinenler arasında. Bektaşik’ten Namık Kemal’e , Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e uzayan bir düşünce, inanç ve gönül etkileşimiydi bu. N Kemal’e ilgi duymasında ikisi arasındaki düşünce ve inanç birliği de etkin olmuş olabilir. Bektaşi oluş ikisi arasında duygu, düşünce ve anlayış birilğini de yaratmış olabilir. bu durum gözardı edilemeyecek bir olasılık.”

….

“Doç. Mete Tuncay, Atatürk’ün soy olarak Rumeli Bektaşilerinden geldiği, gençlik arayışları içerisinde bu tarikatla ilgilendiği söylentilerini doğru buluyor ve Abdülkerim Paşa’yla Kurtuluş Savaşı yıllarında kurduğu iletişimde Bektaşi terimleriyle anlaşmalarına dikkatleri çekerek, bektaşi olan Abdülkerim paşa gibi M. Kemal’in de Bektaşi olduğunu, o nedenle bu tür şifre kullandıklarını kanıt olarak ileri sürüyor. Adil Gülvahapoğlu da bu sava katılmaktadır. …”

Meclise de Bektaşi ve Alevi kültüründen gelen birçok ismin girmesini Atatürk özellikle istiyor. Şöyle bir bilgi var. Onu da nakledelim:

“Atatürk çalışmalarını Alevi- Bektaşiler’le ortak yürütmüş, önemli ve stratejik noktalara bu güven duyduğu Alevi-Bektaşileri getirmişti. Cemalettin Efendi’yi meclis ikinci başkan vekilliğine, Albay Hüsabettin’i (Ertürk) gizli haber alma örgütünün başına Bektaşi Babası Dr. Ragıp Erensel’i özel doktorluğuna, A. Naci Baykal’ı (Bektaşi Babası) PTT’deki gizli şifre amirliğine getirmesi gibi…”

Kitapta ilginizi çekecek daha birçok konu var.
Baki Öz’ün Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler , Can Yayınları, 1995 İstanbul künyeli kitabını okumanızı salık veririm…

Sevgiyle kalın…
Nazenin…

1 Mart 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Seyfullah erenlerden…

Bu aşk bir bahr-i ummandır, buna hadd ü kenar olmaz
Delilim sırr-ı Kur’andır, bunu bilende ar olmaz

Süregeldik ezeliden, pirim Muhammed, Ali’den
Şerab-ı La-yezaliden içenlerde humar olmaz

Eğer aşık isen yare, sakın aldanma ağyare,
Düş İbrahim gibi nare, bu gülşende yanar olmaz

Kıyamazsan baş ü cana, uzak dur girme meydana
Bu meydanda nice başlar ,kesilir hiç soran olmaz.

Hakk ile Hak olanlara, kendi özün bilenlere
Dost yolunda ölenlere, kan bahası dinar olmaz

Bak şu Mansur’un işine, halkı üşürmüş başına
Ene’l Hakk’ın firaşına düşenlerde tımar olmaz

Seyfullah özünde mesttir, pirinden aldığı destdir,
Divane- ra kalem nist’dir, ne söylese kınar olmaz.

20 Şubat 2007 Posted by | Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri-Şahi’den…

Kurbanlar tığlanıp gülbank çekildi
Gaflet uykusundan uyana geldim
Dört kapu sancağı anda dikildi
Üryan büryan olup meydana geldim

Evvel eşiğine koydum başımı
İçeri aldılar döktüm yaşımı
Erenler yolunda gör savaşımı
Can ü baş koyarak kurbana geldim

Ol demde uyandı batın çerağı
Üç adım ileri attım ayağı
Rehberim boynuma bendetti bağı
Koç kurban dediler emana geldim

Dört kapu selamın verip aldılar
Pirin huzuruna çekip geldiler
El ele, el Hak’ka olsun dediler
Henüz masum olub cihana geldim

Pirim kulağıma eyledi telkin
Şah-ı Velayet ‘e olmuşuz yakin
Mezehebim Cafer-i sadık-ul-metin
Allah dost Eyvallah peymana geldim

Özüm darda yüzüm yerde durmuşum
Muhammed Ali’ye ikrar vermişim
‘Sekahüm hamrin’anda görmüşüm
İçip kana kana mestane geldim

Yolumuz on İki İmam’a çıkar
Mürşidim Muhammed Ahmed-i Muhtar
Rehberim Ali’dir, sahih Zülfikar
Kulundur ŞAHİ ya divana geldim.

20 Şubat 2007 Posted by | Nefesler | 1 Yorum

Sevgi ve özgürlük üzerine …

sari-gul.jpg

İnsanı insan yapan en önemli özelliği nedir?

Düşünen varlık olması değil midir? Düşünen insan, özgür insandır.

Olaylar üzerinde düşünür, araştırır, karar verir. Davranışlarını bu kararlar doğrultusunda oluşturur.
Seçenekler üzerinde düşünür, tercihler yapar. Tercihlerinin sonuçlarını değerlendirir, daha iyiye ulaşmak için gayret eder. Tüm bunları yapabilmek bir özgürlük ortamında mümkündür.
Özgür olmayan insan ise, itaat kültüründe yaşar. Birilerinin ona ne yapacağını söylemesi, emretmesi gerekir. Ya da ona yön vermesi gerekir. Kendi iradesiyle yön tutamaz. Kuldur, köledir. Onun adına karar veren birileri vardır. Düşünmek onun işi değildir. Tutsak bir zihne sahiptir…

Bu iki insan tipi biribirinden öylesine farklı ki!…
Peki yönetmesi kolay olan hangisi?
Elbette ki “koşulsuz itaat eden” insanları yönetmek, yönetici erkini elinde tutan için çok daha kolaydır. O zaman iktidarı elinde tutanlar için düşünmeyen, itaat eden kalabalıklar daha makbul değil midir? Bu insanlar mutlu yaşamış, yaşamamış umurlarında mıdır? Sorun çıkarmadan yaşasınlar, onların sırtından da bir küçük zümre ayrıcalıklı yönetici ya da iktidar sahibi refah içinde yaşasın… Tarih bunların örneğini pek çok görmüştür…

Bu yöntemi kullananlar bazı yollarla halkı bir tür afyonlarlar… Yani onları düşünmeden yaşayabilecek kıvamda tutabilmek için, sus payı niteliği taşıyacak asgari geçim olanaklarını en alt düzeyde sunmaya çalışırlar, bir de onları oyalayacak uğraş sunmaları gerekir… Mesela magazin yüklü TV programları gibi.. Yüzeysel bilgi ile dolan kafacıklar, toz pembe gösterilen gidişat, biraz da geçim olanağı sağlanmışsa düşünmekten yoksun bu toplumu idare etmek kolaydır. Formülü bozan tek şey geçim sıkıntısı çekmeleri olabilir. “Kazı bağartmadan yolmalı” anlayışı burada iflas eder. Ancak canı ciddi şekilde yanan insan, yolunduğunun farkına varabilir ve bağarmaya başlar… Afyon burada tükenir… Büyü bozulur… Huzursuz bir toplum ortaya çıkar… Ister istemez düşünenler seslerini çıkarmaya başlar… Sessiz toplumdan cılız da olsa ses çıkar hale geçer. Bu da elbet birilerinin canını sıkar. Kimlerin mi, itaat kültürünü empoze etmiş olan iktidarların…

Bir de diğer seçeneğe bakalım. Düşünen insanlardan oluşan bir topluluk. Bu topluluk her kararı irdeleyecektir, alternatifleri gözden geçirecektir ve durum için en uygun olanını tartışarak kabul edecektir. Yani özgür düşünce hakim olduğu takdirde, her bireyin hakkı, hukuku devreye girecektir. O zaman eşitlik, hak, hukuk, adalet gibi kavramlar da gündeme gelecektir… Bunun sonucu da yüksek değerlere ulaşmış, erdemli bir topluluğun ürünü olması gereken demokrasi kavramına ulaşılabilir. Işte demokrasinin yaşayabilmesi, hakkıyla yaşatılabilmesi için böylesi bir topluma ihtiyaç vardır.Eğitim seviyesi yüksek, yüksek değerleri eşitçe ve hakça paylaşabilmiş bir topluma ulaşabilmelidir ki onun ürünü olan demokrasi idealize edildiği gibi yaşatılabilsin. Kısaca önce toplum belirli bir seviyeye ulaşmalıdır ki, demokrasiyi sindirebilsin, özgürlükleri doğru şekilde ve toplumun tümünün yararına kullanabilsin… Topluma yolunacak kaz gözüyle bakılmasın… Aksine, paylaşımsal, çalışkan, ilerleyen insanların biribiriyle fırsat eşitliği kuralları gereğince yarıştığı bir toplum oluşur.

Bektaşi felsefesi de insana bu güzel ve olumlu değerleri aşılamayı hedefleyen geleneksel öğreti sistemidir. Öğretinin ilk kaidesinin “düşünen insan istemesi” kuralına bağlı oluşu da bu yüzdendir.
Yine bu yüzden yola bağlananlara “seni aldık, şimdi şeyhinin emrinde bulun” demezler de, “seni senden aldık, sana teslim ettik” derler. Aksi halde, yani bir şeyhe, mürşide vs. teslim edilmiş olsaydı, o zaman bir itaat kültürünün üyesi olurdu. Oysa, seni senden aldık, sana teslim ettik dedikten sonra, artık mürşidin ve rehberin yol göstericiliği ile kendi iradesiyle yola devam edecektir. Mürşit, yani eğitmen yol bilgisini sunan kişidir. Bir kaynaktan akan su gibi bilgiyi aktarır… Rehber, yoldaki kişinin yoldaşıdır. Danışacağı, örnek alacağı kişidir. Ancak, irade, kendisindedir. Gayret kendisindedir. Mürşidinin ve rehberinin sunduklarından yararlanmak kendisine düşer. Kimse ona, şöyle yap, böyle yapma demez… Ona sunulan sadece, bu yolda yürümüşlerin ne yaptıklarının hikayesidir. Kıssadan hisse çıkarıp, kendi kabını genişletmek yine ona düşer. Kabını ne kadar genişletirse, akan suyun altına koyduğunda kabına dolan su o denli fazla olacaktır. Suyun burada bilgiyi simgelediğini anlamışsınızdır. Demek ki, marifet kabını genişletmektedir. Kabını genişleten kişinin bilgisi, irfanı da genişler, artar.

Bütün bu gayretler “iyi insan” olmak içindir. Iyilerin çoğaldığı bir dünyada, barış, mutluluk, huzur, refah da çoğalacaktır. İnsanoğlunun aradığı cennet de budur.

Bektaşiler derler ki, iyi olabilmek için “insanın kötülüğü aklından, yüreğinden çıkarıp atması gerekir”. Bu hiç kolay bir iş değildir. Binbir olasılık içinde yaşayan insanın, bu olasılıklardan en iyilerini oluşturmaya çalışması çok önemli bir nefis terbiyesini gerektirir.

Üstelik böyle bir terbiye bireysel olabileceği için, ancak bu terbiyeyi almaya soyunmuş bireylerin çoğaldığı bir toplum istenen seviyeye ulaşabilir. Bencilliğin kolgezmediği, komşusunun aç olup olmadığının umursandığı, işsiz gençlerimizin derdine çarelerin arandığı, kadınların erkeklerden aşağı görülmediği, çocukların gerçek anlamda sevilip, önemsendiği, yaşlıların saygı gördüğü, üretken, adil, saygılı bir toplum mutlu insanlar üretir. “Biz” duygusuyla, birlik duygusuyla birbirine kenetlenir, sen-ben kavgası yapmaz, bir olur, iri olur, diri olur… Güvenli olur… Güçlü olur…

İnsanı sevmek bu işin can alıcı noktalarından birini oluşturuyor. İnsanı seven, onu tutsak mı eder, özgür mü kılar? Özgür ve düşünen insan, sevmeyi de bilir, sevilmeyi de… Tadına da ancak o varabilir bu duyguların.

Arada, sırada hatırlatmakta yarar var. Bektaşiliğin özü burada anlattıklarımızda yatıyor. Diğer herşey bu ana fikre ulaşabilmek için oluşturulmuş çeşitli yol, yordam, yöntem, şekiller… Onlar da çok önemli ama teferrutta kaybolup, ana fikri de kaçırmamak gerek…

Yüreğinizden sevgi eksik olmasın… Düşünmeyi hiç bırakmayın…
Nazenin…

18 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik | Yorum bırakın

Bektaşi Nefesleri – Hasan Dede’den…

Eşrefoğlu al haberi
Bahçe bizim gül bizdedir
Biz de Mevla’nın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Erlik midir eri yormak
Irak yerden haber sormak
Cennetteki ol dört ırmak
Çoşkun akan sel bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Adem vardır cismi semiz
Abdest alır olmaz temiz,
Hakk’ı dahleylemek nemiz,
Bilcümle vebal bizdedir.

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Canan bizden kacıp gezer
Arı biziz, bal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Kimi sofi, kimi hacı
Cümlemiz Hakk’a duacı
Rasul’ü Ekrem’in tacı
Aba, hırka, şal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin içindeyiz
Hacı Bektaş köçeğiyiz
Edep, erkan, yol bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

Kuldur Hasan Dede‘m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Cim ararsan Dal bizdedir…

Hü Ali’m, Ali’m Ali’m Hü Şah’ım Hü,
Hü gerçekler demine Hü…

7 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | 1 Yorum

Bektaşi Nefesleri- Yunus Emre’den…

Ben bu meclislerde ibretler gördüm
Uyurdum uyandım hep ayan gördüm
Kalbimi nur ile boyanmış gördüm

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin imsi yad olur dilde

Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül kabesinini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar
Kanadile halka rahmet saçarlar
Ab-ı kevser şarabından içerler

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde

Derviş Yunus gör ne hal oldu sana
Bu aşkın ateşi dounur cana
Aklını başına devşir divane

Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin ismi yad olur dilde…

7 Şubat 2007 Posted by | Bektaşilik ve Alevilik, Nefesler | Yorum bırakın

Seçme Yazılar- Sezer Petrol Kanunu’nu kısmen iade etti

Ekonomi
Kaynak: Hürriyet Gazetesi
06 February 2007

Sezer Petrol Kanunu’nu kısmen iade etti

Cumhurbaşkanı Sezer, Petrol Yasası’nı, bazı maddelerinin tekrar görüşülmesi için TBMM’ye iade etti. Petrol konusunda ulusal çıkarların gözardı edildiğini kaydeden Sezer, devletin yetki devri ve yabancı şirketlere tanınan haklar nedeniyle yasayı onaylamadı.

Günümüzde petrol için savaşlar çıktığına dikkat çeken Sezer, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’nda karşılaştığı ambargo nedeniyle, bu konuda ek önlemler aldığını anımsattı. Sezer, yasa için, “Stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır” dedi.

Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Sezer, yayımlanmasını uygun bulmadığı 5574 sayılı “Türk Petrol Kanunu’nun 2, 4, 19 ve geçici 1’inci maddelerinin bir kez daha görüşülmesi için TBMM Başkanlığı’na geri gönderdi.

TBMM tarafından 17 Ocak’ta kabul edilen kanunun, 1’inci maddesinde, yasanın amacında, eski yasada bulunan “amacın gerçekleştirilmesinde ulusal çıkarlara uygun olma” ölçütüne yer verilmediğini kaydeden Sezer, 3’üncü maddede, petrol hakkının elde edilmesi için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde, istemin ulusal çıkarlara uygun olması gerektiğinin belirtilmediğini ifade etti. Yasanın diğer maddelerinde de, ulusal çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kurallara yer verilmediğini vurgulayan Sezer, Anayasa’nın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunun belirtildiğine işaret ederek, şunları kaydetti:

HİÇBİR ETKİNLİK ULUSAL ÇIKAR DIŞINDA OLAMAZ

“Yasaların kamu yararı amacıyla çıkarılması ve uygulamada kamu yararının öncelikle gözetilmesi hukukun evrensel kurallarının ve hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Kamu yararının da, öncelikle ulusal çıkarları içerdiğinde kuşku bulunmamaktadır. Anayasa’nın 176’ncı maddesinde, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren Başlangıç bölümünün Anayasa metnine dahil olduğu; 2’nci maddesinde de, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Başlangıç bölümünde yer verilen temel ilkelere dayanan bir Devlet olduğu vurgulanmıştır.

Anayasa metnine dahil olan, temel görüş ve ilkeler içeren Başlangıç bölümünün beşinci paragrafında, hiçbir etkinliğin Türk ulusal çıkarları karşısında korunma göremeyeceği açıkça belirtilmiştir.”

ULUSAL ÇIKAR ANAYASA’NIN VERDİĞİ GÖREV

Anayasa’nın 11’inci maddesinde, Anayasa kurallarının yasama, yürütme, yargı organlarını, yönetimi, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan üstün kurallar olduğu açıklandığına dikkat çeken Sezer, “Üstünlük ve bağlayıcılık özelliği, tüm anayasal kuralların, bu bağlamda ulusal çıkarların, uygulamada yürütme organı ve yönetimce, öncelikle ve özenle gözetilmesi gerekeceğini göstermektedir. Başka bir anlatımla, ulusal çıkarların korunacağının Yasa’da açıkça düzenlenmemiş olmasının, devlet organlarının, kamu kurum ve kuruluşlarının ve kamu görevlilerinin Anayasa’dan kaynaklanan yükümlülüklerini ve görevlerini ortadan kaldırmayacağı açıktır” dedi.

Bu organ, kurum, kuruluş ve görevlilerin, Anayasa tüm eylem ve işlemlerinde ulusal çıkarları ve kamu yararını önde tutmak, koruyup güçlendirmek yükümlülüğünde olduğunu belirten Sezer, “Petrol ve doğalgaz gibi stratejik önemi çok yüksek ürünler sözkonusu olduğunda bu yükümlülüğün daha da artacağı kuşkusuzdur” değerlendirmesini yaptı. Sezer, incelenen yasanın amacını düzenleyen 1’inci maddesi ile başvuruların değerlendirilmesine ilişkin kurallar içeren 3’üncü maddesinde, ulusal çıkarların korunacağına ilişkin açık kural bulunmamasının, bu konuda yapılacak uygulamalarda ulusal çıkar ve kamu yararının gözetilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırdığını vurguladı.

DEVLET HAKKINDAN VAZGEÇİYOR

Üretilen petrol ve doğalgaz ürünlerinin ne kadarının ülke gereksinimi için kullanılacağı ne kadarının dışsatım konusu yapılabileceğinin yasada düzenlenmediğini bildiren Sezer, “Başka bir anlatımla, Yasa’da, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir bölümünün, ulusal güvenlik ve ulusal çıkarlar gereği ülke gereksinimi için ayrılmasını zorunlu kılan bir kurala yer verilmediği saptanmıştır” dedi. Bu hükme yer verilmemesinin de Anayasa’ya aykırı olduğunu kaydeden Sezer, “İncelenen yasada, devletin petrol ve doğalgaz arama ve işletme hakkından vazgeçerek bunu yerli ya da yabancı gerçek ya da tüzelkişiler eliyle yapma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Durum böyle olunca, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir kısmının ülke gereksinimi için ayrılmasının, ulusal çıkarlar yönünden önemi daha da belirginlik kazanmaktadır” değerlendirmesini yaptı.

Petrolün, dünyanın stratejik değere sahip en önemli ürünlerinden biri olduğunu; dünyadaki tüm anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşların enerji kaynaklarına egemen olabilmek için yapıldığını anlatan Sezer, eski yasada bulunan düzenlemeye şöyle dikkat çekti:

KIBRIS HAREKATI ANIMSATMASI

“Dünyadaki gelişmeler, petrol kaynaklarındaki rezervlerin giderek azalması ve enerji kaynaklarına olan gereksinimin artması petrolün stratejik önemini daha da artırmaktadır.

Ülkemizde üretilen petrolün yarıdan fazlasının ülke gereksinimi için ayrılmasına ilişkin kural, önemli bir uluslararası gelişmenin sonucunda 6326 sayılı Petrol Yasası’na konulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Barış Harekatı sırasında ve sonrasında, uygulanan ambargo nedeniyle uçaklarına yakıt bulmakta zorlanınca, ulusal çıkarlarını korumak için 28.03.1983 günlü, 2808 sayılı Yasa’yla yukarıda açıklanan düzenlemeleri yapmak zorunluluğunu duymuştur.

Stratejik önemi bu kadar yüksek olan petrolün, tümüyle dışsatım konusu yapılabilmesini olanaklı kılan düzenlemelerin ulusal güvenlik yönünden risk taşıdığı ortadadır.”

ULUSAL GÜVENLİKTE RİSK YARATILIYOR

İncelenen yasada, yabancı devletlerin doğrudan ya da dolaylı yönetiminde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için ya da yabancı bir devlet adına hareket eden kişilerin Türkiye’de petrol etkinliklerinde bulunmaları, mülk edinmeleri ve tesis kurmalarının yasaklanmadığına dikkat çeken Sezer, şunları kaydetti:

“Böylece, stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır. Yasada ülke gereksinimi için pay ayrılma zorunluluğunun getirilmemesi, ülkeyi tümüyle uluslararası şirketlerin ya da yabancı devletlerin kararına bırakmak anlamına gelir ki, bu durumu ulusal güvenlikle, ulusal çıkarlarla ve kamu yararıyla bağdaştırmak olanaksızdır.”

Yurt içi tüketimi karşılamakta yetersiz olan az sayıdaki kaynaktan elde edilen petrol ve doğalgazın tümünün yurt dışına satışına olanak tanınarak, daha sonra ülke gereksiniminin tümünün dışalım yoluyla karşılanmasının ulusal gelire ve ülkenin uluslararası kriz dönemlerindeki enerji gereksiniminin giderilmesine olumsuz etki yapacağını anlatan Sezer, “Ayrıca, incelenen yasanın 19’uncu maddesinin yedinci fıkrasının ilk tümcesinde, petrol üreticisinin ödeyeceği devlet payının, kuyubaşı fiyatından hesaplanacağı belirtilmiştir. Devlet’in gereksinim duyduğu petrolün piyasa fiyatından satın alınması zorunlu iken, petrol üreticilerinin ödeyeceği devlet payının kuyubaşı fiyatından hesaplanması ulusal çıkarlarla bağdaşmamaktadır” ifadesini kullandı.

İHRACAT SINIRI KONULMALI

Türkiye’de üretilen ham petrol ve doğalgazın yurt dışına satılmasına sınır getirilmesi; bu üretimin belli bir kısmının “memleket ihtiyacına” ayrılması konusunda yasaya kural konulmasını isteyen Sezer, en azından yasa ile bu konuda Bakanlar Kuruluna, durumun gerektirdiği önlemleri ve kararları alma yetkisi verilmesinin ulusal çıkarlara ve kamu yararına daha uygun düşeceğini bildirdi.

Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesine işaret eden Sezer, üretim tutarına bağlı olarak, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasının öngörüldüğünü anımsattı. Bu düzenlemeyle, petrolün türüne, yerine, tutarına, kalitesine ve üretim yöntemine bağlı olarak devlet payının düşürüldüğünü vurgulayan Sezer, devlet payı oranının yüzde 2’ye, hatta kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesine olanak sağlandığını belirtti. Yasanın geçici 1’inci maddesine değinen Sezer, eski yasa ile alınan arama ve işletme ruhsatlarının da incelenen yasa kurallarına bağlı olmasının sağlandığını kaydetti.

DÜNYA PAYI ÇOĞALTIYOR, BİZ AZALTIYORUZ

Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payının daha da yukarılara çekilmesi için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesinin haklı bir nedene dayanmadığını ifade eden Sezer, “Ayrıca, petrol ve doğalgaz kaynaklarına yönelik rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde, bu kaynakların işletilmesinden alınan Devlet payının düşürülmesini gerekçelendirmek de güçtür. Bu nedenle, devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır” dedi.

YEREL YÖNETİM ÖZERKLEŞTİRİLDİ

Yasanın 19’uncu maddesinin son fıkrasında, “Karalarda elde edilen devlet hissesinin yüzde 50’si işletme ruhsatının bulunduğu ilin il özel idaresinin açtıracakları hesaba aktarılır” düzenlemesine yer verildiğine işaret eden Sezer, hükümetin bundan önce yaptığı, yerel yönetimlere özerklik sağlayan İl Özel İdare Yasası’na dikkat çekti. Bu durumun Anayasa’nın 123, 126, 127’inci maddelerine aykırı olduğunu belirten Sezer, “Kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz üretiminden alınan devlet payının yarısının aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak sonuçlar doğuracak niteliktedir” değerlendirmesinde bulundu. Ayrıca, devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına aktarılmasının, ülke kaynağının tüm toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine, bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulmasının, petrol zengini iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracağını belirterek, şunları kaydetti:

BÖLGECİLİK YAPILIR

“Düzenleme, doğal kaynaklar üzerindeki bölgecilik akımlarını besleyecek ve tekil devlet yapısına zarar verecektir. Ülke kaynakları ulusun tümüne ilişkindir. Karada elde edilen ve tüm ulusa ilişkin olan petrol ve doğalgaz üretiminden alınan devlet payının yarısının, öteki bölgelerin ve illerin gereksinimi ve devletin mali kaynaklarının, kimi koşullarla yurdun tüm bölge ve illerinin kalkınmasında kullanılması gerektiği gözardı edilerek, doğrudan bir ya da birkaç ile özgülenmesi makul ve adil bir çözüm olarak görülemez. Düzenlemenin haklı dayanağı bulunmamakta ve bu uygulama kimi sakıncaları da kendi içinde taşımaktadır.”

7 Şubat 2007 Posted by | Seçme yazılar | Yorum bırakın